19 Kasım 2023 Pazar

Cahillik Mutluluktur

Cahil denince aklına herkesin farklı bir grup özelliğe sahip insan tipi gelir ve bu yüzden bu yazı da fazlasıyla subjektif bir yazı olacak.

Cahil insan ve cahil olmayan insan arasında görünüşte aşırı bir fark yoktur. İki taraf da insandır ve yaşamları genelde birbirinin hayatlarının paraleli gibidir. İki taraf da normal şartlar altında sabahları kalkıp işine gider çalışır emeğinin karşılığını alır evine gelir kendi karakteri doğrultusunda zevklerini yaşar ve bunu tekrar eder.

İki tarafın da ihtiyaçları hemen hemen aynıdır. İki taraf da karnını doyurmak ve bir şekilde hayatta kalmak zorundadır. İki tarafın da çevresinde belirli sayıda insan vardır ve bu insanlar ile sürdürülen farklı yakınlıkta ilişkiler vardır. 

Ancak dışarıda benzer olsalar da ikisinin de aklı farklı çalışır. Temel ölçüde bir farklılık iki kişinin zihninin birbirinden ayrı şekillerde düşünmesine ve dünyaya bakmasına sebep olur. Bu farklılık bir kişinin dünyaya baktığı zaman gördüğü şeyler haricinde başka bir şey görmemesi ve diğer kişinin ise dünyaya bakarken hem dünyayı hem de dünyada bulunan şeylerin ötesinde olan anlam ve imaları da görmeye çalışmasının sonucudur. 

Bir taraf yalnızca yaşamında gördüğü problemlerin elle tutulur tarafını ve yüzeysel olarak gözlerinin önüne kadar sokulmuş olan sonuçları görebilir. Bu problemlerin çözümünü suyu bulandırmadan ve üzerine uykularını kaçıracak kadar düşünmeden bulur ve yapar. Hemen ardından genelde rutinleşmiş ve alışkanlıklara dayalı hayatına dönerek onun için toplum tarafından hatları çizilmiş hayatına devam eder. Genelde bu kişiler başlarına bir olay gelmediği sürece mutludurlar ve bariz sıkıntılar yaşanmadığı sürece hayatlarında üzülmeleri için başka bir sebep ortaya çıkmaz. 

Diğer taraf ise özellikle kendisini geliştirmediği taktirde karşısına çıkan her şey üzerine aşırı kafa yorar. Gereksiz detaylara takılarak sosyal ortamlarda ne yapacağını bilemez ve iç dünyasında yaşadığı düşüncelerin fırtınası ile ifade edemediği duygular ve kötü olasılıklara odaklanarak cesaretini toplayamadığı için geceleri uyuyamaz. Genelde yaşadığı hayat şartlarından çok etkilenir ve onun gibi insanlar olmasına rağmen büyük bir kısmı kendisini kendilerine has farklı sebeplerden ötürü ifade edemedikleri için kendisini yalnız hisseder ve düşünceleri onu yiyip bitirir. 

Cahil insan gereksiz yere düşünmez. Bu durum düşünceleri üzerinde kontrolü olduğu için değil sadece beyni bu dünya için tam olarak gerekli seviyede çalıştığı ve daha fazlasını akıl etmek için kapasiteye sahip olmadığından dolayıdır. 

Bu kişiler hayatlarında çıkan tipik zorlukların içinden çıkamadıklarında bile geceleri uyku saati geldiği zaman vücutları eğer yorgunsa bebek gibi uyurlar ve zihinlerinin kontrolleri dışında oradan oraya savrulması gibi problemleri nadir olarak yaşarlar. Cahillikten uzak olan kişiler de cahil insan ile aynı problemleri yaşarlar. Ancak bu kişilerin farklı bir tür sıkıntıları daha vardır. Bu kişiler kendi beyinleri ile kavga içerisindedirler. 

Bu kavga her kişide farklı olmakla beraber genelde kişinin karakterinde zıtlıklar, huzursuzluk, mutsuzluk ve keyif alamama olarak ortaya tezahür eder. Kimisi kendisini çok küçük görürken diğeri ise herkesten üstün görür ve yapayalnız kalır. Bazıları hayatının kontrolünde ve iyi yaşıyormuş gibi görünürken içten içe her şeyin anlamsız olması onu yiyip bitirir fakat kimisi ise hayatta büyük resime bakarken normal insan sorumluluklarını bile beceremeyecek kadar geride kalır. 

Bazısı kendi iç dünyasında yaşadığı için diğer insanlar ile ortak paylaşım yapamaz ve herkesin içinde olup kimse ile bağlantı kuramaz ve bazısı herkes ile bağlantı kuruyor gibi gözükürken kimseye gerçek yüzünü göstermez veya gösteremez. 

Cahil insan evrende ne kadar küçük olduğunu, yaptıklarının hiç bir anlam ifade etmediğini, peşinden koştuğu zevklerin geçici olduğunu, hayatta var olan olguların karmaşıklığını, nasıl bir karaktere ve o karaktere neden sahip olduğunu, zamanın ne kadar hızlı bir şekilde geçip gittiğini, her geçen gün fırsatların nasıl elinden kayıp gittiğini, ne yaparsa yapsın hayatının her kısmını (iş, aile, aşk vs.) asla dengeleyemeyeceğini, kaderin onu nasıl ve neden buraya getirdiğini, seçeceği seçimlerin ne kadar doğru olduğunu, iyi bir insan mı kötü bir insan mı olduğunu, insanların davranışlarını anlamlandırmaya çalışmayı, ne yaparsa yapsın çevresinde olan herkesin bir gün hayattan göçüp gideceğini, bugün yaptığı şeylerden ileride pişman olup olmayacağını ve hayata neden geldiğini merak etmez ve ilgilenmez.

Bu fikir ve düşünceler kişinin dışarıdan bakanların farkına bile varmadığı zamanlarda aklından geçer. Görünüşte hala oradadır ve diğer insanların arasındadır fakat aslında onlarla birlikte değildir. Dışarıya karşı gülümsüyordur ve kafasını sallıyor hatta konuşuyordur fakat kafası tamamen başka bir yerdedir. Bu düşünceleri dengeleyip gerçek dünyaya adapte olabilen çok az insan vardır ve büyük çoğunluğu kendi iç dünyasında kaybolup gider. 

Böyle dediğime bakmayın tabi. Cahil insan dünyaya kesinlikle fazlasıyla gereklidir. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki modern dünyanın bu halde olmasının en önemli sebeplerinden biri cahil insanın ellerini kullanıp harekete geçmeyi uzmanlık haline getirmiş olmasıdır. Bu insanlar çalışırlar ve işleri haricinde takıldıkları yüzeysel, geçici ve cevabı kolaylıkla bulunabilecek soruların haricinde hiç bir şey düşünmezler.

Diğer tarafın sıkıntısı ise onların yaşadıkları sıkıntıların üzerine kendi kafalarında sürekli olarak dönen ve uyku haricinde hiç gitmeyen düşünceleridir. Zihni çok hızlı akan bu kişiler yalnızlıktan hem hoşlanır hem de fazlasına tahammül edemezler. Kendi beyni dışarıdan uzun süre boyunca ses gelmemesi durumunda onu istemediği yerlere götürür ve bu yüzden sıkılıp daralmamak için sempati duymadığı insanlar ile görüşmek zorunda kalırlar.

Belki bir gün bunları okuyan birisi bunlara empati duyabilir fakat hangi tarafa bilemeyeceğim. İki taraf da dünyaya lazım orası kesin. Cahillik mutluluktur şahsen bunda hiç bir şüphem yok ancak cahil olmak ister miyim? Sanmıyorum. Akıllı olmak ister miyim? Onu da sanmıyorum. Sanırım cahiller gibi ayaklarımız yere basarken akıllı insanlar gibi kafamız yukarıda olmalı. Cahil olursak zaten kötü bir durum ancak fazla akıllı olup zihnimizin kontrolünü kaybetmek de optimal değil. Yoksa sonumuz Thomas Leroy'un "Düşüncenin Ağırlığı" isimli heykelinde olan adama döner. Bu yazının ilham kaynaklarından biri de o heykeli geçenlerde keşfetmem olduğu için bakmanızı mutlaka isterim gelecekte bunu okuyan sayın okuyucum.

Sabah 05:52. Uyuma vakti. 

17 Kasım 2023 Cuma

Herkes Cümle Kurabilir, Herkes Konuşamaz

Beynimiz iletişim kurmak için öyle bir şekilde evrimleşmiş ki karşımızda olan insana istediğimiz mesajı iletmenin bir yolunu mutlaka buluruz. Yeni doğmuş bebekler annelerinin yüz ifadelerini taklit ederek başlarlar bu iletişim kurma yeteneğinin gelişimine. Üstelik her ne kadar doğruluğundan şüphe etsem de mantıklı bulup okuduğum bazı araştırmalara göre bebekler doğumdan sonraki ilk 6 ay boyunca annelerini kendileri ile aynı varlık sanıyorlar. Daha kendilerinin ayrı bir varlık olduğunu anlayabilmiş değilken bile bebekler ağlayarak ihtiyaçlarının eksikliğini belirtip gördükleri yüz ifadelerini imite etmeye çalışabiliyorlar. Bu gayet doğaldır çünkü insanın ihtiyaçları süreklidir ve bir türlü bitmez. Daha kundakta olan bir bebeğin de kendi kendisine yetmesi beklenemez ve bu yüzden iletişim yeteneğimizin doğar doğmaz başlaması haricinde bir seçeneğimiz yoktur. Ertelenmesi söz konusu bile değildir.

İşte bu yüzden bir insan hayatının 12-13 yaşlarına gelene kadar dil öğrenmeye karşı inanılmaz bir kabiliyet gösterir. Beyin enerjisinin büyük bir kısmını sesleri algılamak ve analiz etmek için harcar. Duyduğu cümleleri inanılmaz bir hızla içselleştirmeye başlar ve çevresinde hakim olan dil ne ise onu öğrenir. Bebekler ve çocuklar sadece fiziksel değil aynı zamanda zihinsel olarak da sürekli aktif oldukları için uykuları uzun sürer. 

Hayvanlar aleminde ise işler biraz daha basittir. İnsanların aksine pek çok hayvan türünün yavrusu doğar doğmaz iletişim kurabilir. Kediler miyav sesini çıkarmak için bir okula gitmezler ve köpekler de miyavlamak yerine havlamaları gerektiğini zaten bilerek doğarlar. Bizim gibi yıllara ihtiyaç duymazlar kendi türleri ile iletişim kurmak için. 

Ancak insanlar ile hayvanların iletişim kurma tarzları burada farklı olsa bile asıl farklılık nasıl iletişim kurduğumuzdan çok ne için iletişim kurduğumuzla alakalıdır. Hayvanlar insanların aksine sadece içgüdüleri ile yönetilirler. İçgüdüler ise basittir. Hayatta kalıp üremek için çabalamayı hedefler o kadar.

Hemen hemen her memeli hayvanın tehdit altında hissettiği zaman verdiği, çiftleşmek istediği zaman verdiği, sinirliyken verdiği ve açken verdiği tepkiler vardır. Sesli tepkiler olmak zorunda değildir bu tepkiler. Bir eylem veya vücut kullanılarak yapılan hareketler de iletişimdir. Nasıl olursa olsun hayvan tarafından iletilmek istenen mesaj bir şekilde belirtilir.

İşte burada yol ayrıma girer çünkü insan tıpkı hayvanlar gibi içgüdülere sahip olsa bile daha fazlasına da sahiptir. İnsan sadece hayatta kalıp üremekten başka şeylerin peşinde de koşar. Bir hayvan depresyona girip yeme içmeden kesildiği zaman haberlere çıkacak kadar nadir bir olay sayılır. Ancak insanlar sürekli olarak üzgün veya mutlu hissediyorlar. Hiç bir şeyi olmayan sokakta uyuyan bir insan nasıl aklı başında yerinde olmasına rağmen mutluysa dünyalara sahip olsa bile üzgün olan insanlar da vardır dünyada.

İnsanın iç dünyası basit değildir. Belki de keşfedilmesi ve çözülmesi en zor şeylerden biridir şu koca evrende. Her şeyin mükemmel olduğundan emin olsak bile insanın iç dünyasında hiç anlayamadığımız ve ifade edilemeyen bir şey sessizce bekliyor olabilir. Bu şey her ne ise sahibinden bile gizli olabilir ve asla çözülemez. Bu yüzden her insan gerçekten bir dünyadır.

Çoğu zaman ise iletişim yeteneğimiz her insanın bir dünya olmasını ifade edecek kadar gelişemez, pek çok sebepten ötürü geride kalır. Bu sebepler çocuklukta içinde bulunulan aile, yaşanılan toplum, kültür, zaman gibi pek çok sebepten veya yalnızca kişinin fıtratında dışarısı ile iletişim kurmaktan çok içine kapanmayı tercih eden birisi olmasından dolayı da olabilir.

İletişim yeteneğimizin geride kalması ile kişiler ifade etmek istedikleri şeyleri tam olarak anlatamazlar. Cümleler boğazda düğümlenir veya ortaya boğazda düğümlenecek bir cümle bile çıkmaz. Kişinin aklına içinde tuttuğu düşünceleri karşıya iletecek kadar düzenli ve anlaşılabilir cümleler gelmez.

Bazen ise kişinin iletişim yeteneği iyi olsa da iç dünyası o kadar karışıktır ki söylediklerini duyan kişi anladığını düşünür fakat anlatılmak istenen yarım kalmıştır. Bu durumda söyleyen kişi bile karşısındaki kişinin reaksiyonundan dolayı söylemek istediği her şeyi söylediğini sanabilir.

Asıl trajik olan ise iletişim kuramadığını hisseden insanların vereceği birbirinden farklı tepkilerdir. Her kişi yine kendi kişiliğine göre iletmek isteyip yapamadıklarını bir şekilde iletmeye çalışacaktır. Sözle olmadığı için farklı şekillere başvurup karşılarında olan kişinin onları duyabilmesini umut eder içten içe. Umut ettiklerini bilmemin sebebi ise hala çabalamaları. Hiç bir şekilde duyulmayacağını anlayan insan kayıtsızlaşır ve kendini ifade etmeye çalışmayı bırakır. 
 
İletişim kuramayan insanlar pek çok şekilde çabalamaya devam eder. Çok büyük kısmı bu yaptıklarının farkında bile değillerdir ve kimisi yıllarını böyle geçirir. Çevrelerinde olan bakıp göremeyen dinleyip duyamayan insanlar ise söz konusu kişinin ne kadar değiştiğinden ve önceden nasıl olduğundan bahsederler. Sanki bu kişi bilgisayar programıymış da bir gün güncelleme geldiği için sebepsiz yere değişmiş gibi neden değiştiğine bakmadan içi tamamen boş cümleler sarfederler. 

Kişi kendisini ifade edemediği veya karşısında olan kişinin anlama yeteneği yetmediği zaman genelde toplumun büyük bir kısmının başvurduğu silaha yani öfkeye başvurur. Sinirlenmeler ve gerginlikler sık sık yaşanmaya başlar. Kimi zaman büyük kavgalar ve öfke patlamaları ile ilişkiler yerlerinden oynar. Bazı kişiler ise pasif agresifliğe başvurarak sitemlerini dile getirebilirler. Tabii ki sitem edilen kişi kalın kafalı ise bunun sebebinin iletişimsizlik olduğunu anlayamaz ve başka sebepler arar. 

Bazı insanlar ise iletişim kurulamadığı zaman karşısındaki kişi ne derse ona katıldığını söyleyerek konuyu uzatmamaya çalışır. Kendi fikirlerini görmezden gelerek daha da bastırır.

Kimi zaman ise kişi yeterince anlatamadığını hissedip bunu telafi edeyim derken aşırıya kaçarak karşısındaki kişiyi dinlemeden sürekli konuşmaya başlar. Çenesi hiç durmaz ve makineli tüfek gibi ne kadar saçmalık varsa söylemeye başlar. Genelde bunun sonucu olarak bu cümleleri duyan kişi kendisini içeriye çekerek dinliyormuş gibi görünerek en kısa zamanda oradan gitmeye çalışır ve bu sefer de o duyulmamış gibi hisseder.

Bazı insanlar ise iletişim kurmayı keserken kimisi konuyu kapatıp sanki hiç bir şey yaşanmamış gibi devam etmek isterler. Bu da tabii ki hiç bir şeyi çözmez. 

Kişi kendisini ifade etmek için fiziksel görünümünde bir değişime gidebilir, stresi atmak için espirilere başvurabilir, uzaklaşabilir, ağlayabilir, normalde asla yapmayacağı şeyleri yapmaya başlayabilir... Say say bitmez. Üstelik siz onu duymadığınız için bu tepkileri veren fakat sizin hala göremediğiniz veya yaptığı değişik hareketleri başka sebeplerden dolayı olduğunu düşündüğünüz insanlar bile olabilir çevrenizde. 

İnsanlar konuşmak kolaydır sanar ki evet hakikaten kolaydır konuşmak. Başta bahsettiğimiz gibi insan bedeni kendini ifade etmeye dünyaya gözünü açtığı andan itibaren başlar.

Ancak konuşmak kolay olsa bile bir insanın kendisini ifade etmesi o kadar kolay bir şey değildir. Kabiliyet gerektirir ve yeteneği yetmeyen bir insan içinde olan düşünceyi açığa çıkartmak için her yolu dener. Bu yüzden anlaşılmak ve ifade etmek tıpkı yemek veya içmek gibi temel bir ihtiyaçtır. 

14 Kasım 2023 Salı

Kopuk Bir Dünya

Karşılaştığımız insanların kaçta kaçı için gerçekten çaba gösteriyoruz acaba? Bunu hiç düşündük mü?

Kaçta kaçını anlayıp yaklaşmak için çaba gösteriyoruz acaba? Yaklaşıp anlamak ve anlaşılmak için ne kadar deniyoruz ki? Dost olsun sevgili olsun eş olsun fark etmez. Ne kadar insanı gerçekten anlamaya çalıştık? Ne kadar çok insanı hayatımızda tutarken aynı anda fark bile etmeden bir kol uzaklığında tuttuk?

Ne kadar çok insanın kalbini kırdık ve birlikte güzel bir şekilde anılar biriktirerek geçirebileceğimiz o çok değerli zamanı çocukların yapacağı saçma akıl oyunları ile boşu boşuna harcadık?

Artık insanlar arasında paylaşım ve ilişkinin en zirvesinde olduğu düşünülmekte. Bunun sebebi de herkesin bütün dünya ile bağlantı içerisinde olması ve herkesin internette veya giderek sosyalleşen toplumda birileri ile tanışabiliyor olması.

Fırsatların dünya tarihinde hiç olmadığı kadar çok olduğu şüphesizdir ki doğru. Ama ne kadar ilişkimiz tamamiyle gerçek?

Tanıştığımız bu insanların kaçta kaçının yanında bütün sosyal maskelerimizi çıkartıp kendimiz olabiliyoruz? Kaçı ile zorlama olmadan akıcı bir şekilde ortak paylaşımlarda bulabiliyoruz? Kaçının iç dünyasını biliyor ve öğrenmek için çaba gösteriyoruz? Kaçı ile ortak noktalar oluşturmaya çalışıyoruz? İlk bakışta insanların çevreleri başka insanlarla kaplı ve her yerde farklı farklı sosyal ortamlarda gezinip eğlendiklerini görüyoruz.

Peki bu ilişkiler gerçekten gerçek mi yoksa herkes sadece kendisine odaklandığı ve başkalarının kendisine gelmesini istediği için derin adı altında yüzeysel bir şekilde yürütülen vakit geçirmelerden mi ibaret?

Günümüzde toplumun kaçta kaçı kendi duygularını ve dikkat çekme isteğini kenara bırakarak yanında olan insanı derinlemesine tanımak için çaba gösteriyor? Çaba derken öyle basit soru sormalar ve konuşmalardan bahsetmiyorum. Onları tanımaya dair yoğun bir istek ve meraktan bahsediyorum. 

Ne kadarımız konuştuğumuz insanların kim olduğunu ve nasıl düşündüklerini biliyor? Ne kadarımız tanıştığımız yeni bir insanın kim olduğunu bulmak ve öğrenmek için sabırsızlık duyarak gerçekten heyecanlanıyor?

Yoksa herkes sadece insanların karşılık olmadan kendilerine gelmelerini ve hiç gayret etmeden sadece oldukları yerde oturarak değerlerinin bilinmesini mi istiyor? 

Bütün insanlar başka bir insanın gelip onları tanımak için çaba göstermesini bekler ve bu ağırdan alınarak ve adım adım yapılırsa herkesin de hoşuna gider. Ama kaç kişi bunun aynısını başka insanlar için yapmaya hazır?

İlişkilerinin yüzeysel kalmasını kimse istemez ancak kendi derinliği olmayan insan başka bir insanın ne derece derin olduğunu nasıl anlayabilir? Böyle bir derinliğin tanıştığı veya yıllardır tanıdığı kişide olması ihtimalini çoğu kişi algılayamaz bile. Çünkü bütün hayatı kendisinin evrenin merkezi olduğunu düşünmekle geçmiştir.

Alçakgönüllü olmayan insan herkesin kendisine gelmesi gerektiğini düşünür ve buna göre yaşar. Kazanılacak bir kupa gibi bekler ve başkalarının onun için uğraşmasını ister. Fark etmez ki kendisini bir ödül olarak görmek onu sadece satın alınacak bir mal yapar. Karşılık olarak verilecek olan ücret para değildir ancak zamandır o kadar.

Bu alçakgönüllülükten yoksun insan kendisini insan zanneder ancak sadece bir nesne olmuştur. Uğruna savaşılacak bir nesne ve bu sırada hayvanların aksine çeşitli şekillerde iletişim kurarak karmaşık şeyleri anlayabilecek ve empati kurabilecek insanlığından da kayıp vermiştir.

Bu kişiler kendilerine değer verdiklerini düşünürler fakat tek yaptıkları şey kendi kendilerini iç dünyalarında yalnız bırakmaktır. Bu insanların toplumda olan ezici çoğunluğu da herkesi kendi içlerinde ve kafalarında yapayalnız olmaya iter. Çünkü kimse yanında olan kişiyi gerçekten tanımaya çalışmaz.

Bütün bir dünya yapayalnız kalır. Hemde görünürde herkesin arkadaşları ve aileleri birlikteyken. Sonra da herkes başkalarına diğer insanların onları anlamadığı ve kafa dengi bir insan bulamadıklarından yakınırlar. Gerçekten kafa dengi olabilecek kaç kişi ile tanışmışlar fakat fark edememişler düşünmek bir an bile akıllarına gelmez. 

Çünkü herkes dünyaya sadece kendi gözlerinden bakarlar. Gözlerimizin uçup başka bir açıdan bakma gibi bir durumu yoktur ve kendini başka bir insanın yerine koymak da zeka gerektirir. Zekayı kullanmak da zor olacağı için daha kendini tanımaya efor sarfetmeyen alçakgönüllülükten yoksun bir insan başka insanların gözünden bakma fikrini bile düşünemez.

Ve sonuçta kimse kimseyle gerçek bir ilişki yaşayamadan toprağa karışır giderler. 

13 Kasım 2023 Pazartesi

Kendini Kandırmak

Duyguların bastırılması, başarıların öne çıkarılması, eksikliklerin görmezden gelinmesi, yapılan hatalara karşı verilen cezalar, yüksek beklentiler, edinilmesi zor yetenekler ve tarihte görülmemiş kadar çoğalmış bir insan nüfusu.

Bütün bunlar bir insanın içerisine doğduğu fıtratın yani dünyaya gelirken getirdiği sebebi ve nereden geldiği açıklanması imkansız olan özellikleri kişiliğinin en diplerine kadar bastırarak yok sayması için yeter de artar bile. Dışarıdan gelen beklentilerin artık bir zorunluluğa dönmüş olması kişileri belirli zamanlarda belirli şeyleri elde etmeye ve yapmaya iterken hata yapılması durumunda insanın çevresinde olan herkes tarafından saldırıya uğraması gerçeğinin etkisi ile insanlar yapmak istemedikleri işlere ve yollara sokulur. Çoğu insan ne istediğini bile bilemeden ve kendisinin kim olduğunu çözme zahmetine girmeden ve girse bile vakit kalmadığı için kendisine yabancı bir şekilde ölmesine sebep olan bu sistem insandan kısacık ömrünün aslında her şeyini almakta. 

Kişi kaptan rolünde değil ve hatalarını göstermesi durumunda herkesin dikkatini çekeceği için dışarıya elinden geldiği kadar hata ve eksikliklerini kendi içerisine hapseder. Artık ne kadar kendini kabul etmek ve eksikliklerimizi kucaklamak popüler bir terim olsa da iş pratiğe en ufak şekilde dökülmüş değil. Hala insan negatif ve hoş sayılamayacak olan özelliklerinden bahsettiği zaman insanların garip bakışlarını üzerine çekmekte. 

Bütün bu faktörler bir araya geldiği zaman size soruyorum bir insan nasıl gerçek şahsiyetini dışarıya güvenli hissetmeden apaçık bir şekilde ortaya koysun ki?

Koyamaz. Ne yaparsa yapsın toplumda her zaman rol oynamak zorunda kalırız. İçimizde zenginliğinden fazlaca hoşnut olan kibirli birisi olsa bile dışarıya bunu göstermek negatif tepkileri çeker diye göstermeyiz. İçimizde bir meslek grubuna önyargılıysak yanlarına gittiğimiz zaman çenemizi kapatıp gülümseyerek konuşuruz işimizi görsünler diye. Güzellik algımıza uymasa ve normal hayatımızda salaş giyinmeyi sevsek bile kadınlar tak tak diye yeri titreten topuklularını ve erkekler de boğazlarından nefes geçirtmeyecek kadar sıktıkları kravatları ile giderler resmi ortamlara.

Bütün bunlar sosyal ortamlara uyum sağlamak için yaptığımız beyaz yalanlardır sadece. Ne var canım altı üstü 5 dakikalığına fakir birisi ile konuştum ve ondan ne kadar tiksindiğimi belirtmedim. Ne var canım altı üstü bir işim olduğu için gelip adamın yüzüne gülümsedim hemen yanından gideyim diye. Ne var canım normalde sevmem ama patron beni düzgün giyinmiş görürse belki daha çok etkinliğe çağırır böyle. Bunlar aklıma 30 saniyede falan gelen örneklerden ibaret. Daha yüzlercesini sıralayabiliriz ve hala geriye binlerce başka örnek kalır. 

Ancak yazının başlığı insanları değil kendini kandırmak ve bunlar tam olarak da kendini kandırmak sayılmaz fark ettiyseniz. Bir insan kendisinin aslında kim olduğunu bilerek yaparsa bu eylemleri o zaman sıkıntı kalmaz değil mi? Sadece işine geldiği için bir süre dışarıya olduğu kişiyi yansıtmadı o kadar. Ne var ki bunda?

Gerçek ve bu sıkıntıya yakalanmış bir kişinin hemen hemen hiç bir zaman fark edemediği sorun uzun bir süre boyunca hayatını sözlü olmasa bile davranışsal olarak kendi iç dünyasını ve gerçek fikirlerini gizleyerek, dışarıya yansıtmayarak yaşayan insanın sonunda kendi hatalarını ve hatta kimliğini bile reddedecek konuma gelmesidir. 

Bu kişiler büyürken sosyal ortamlarda rol yapması gerektiğini anlamış ancak özel hayatlarında yakın olup kendilerini özgürce açabilecek bir insanın varlığından mahrum kalmış olurlar genellikle. Hiç olmazsa bir kişiye kendilerini rahatça açabildikleri bir fırsatları olsaydı dışarıda sosyal olarak çevrelerine uyum sağlayıp iç dünyalarında da kendileri ile olan bağlantılarını koparmadan yetişkinliğe erişebilirlerdi. 

Bu kişiler kendilerini o kadar kandırırlar ki yaptıkları hatalar her zaman başkalarının sorumluluğu ve başka sebeplerin sonucudur. O kadar kandırırlar ki kendilerine bugün rahat olmak için yaptıkları planların hepsini ileride bir tarihte belirli şartların gerçekleşmesinin ardından yapacaklarını söylerler. O kadar kandırırlar ki kör bile öyle olmadığını görse de kendilerini sahip olmadıkları özelliklere sahipmiş gibi görüp tanıtırlar. O kadar kandırırlar ki kendileri bile yapmadıkları tavsiyeleri başkalarına yapmaları için öğüt verirler. O kadar kandırırlar ki başarısızlıklarına binbir çeşit bahane bulup asla ben denedim ve başaramadım demezler.

Bu kişiler kendilerini öylesine kandırırlar ki yaptıkları işlere şeytanın hayranlığını kazanacak kadar kötülük karıştırsalar bile yine de kötülük yapmak yerine başkalarının iyiliğini düşündüklerine veya bir amaç uğruna yaptıklarına inanırlar.

Asla ve asla aptal bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla tembel bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla yalancı bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla gereksiz dramatik bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla kabiliyetsiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla narsist olduklarına inanmazlar. Asla ve asla geri kafalı olduklarına inanmazlar. Asla ve asla sıradan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla düşüncesiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla bencil olduklarına inanmazlar. Asla ve asla yeteneksiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla hatalı olduklarına inanmazlar. Asla ve asla zayıf olduklarına inanmazlar. Asla ve asla hayalperest olduklarına inanmazlar. Asla ve asla hedefsiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla cesaretsiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla azimsiz olduklarına inanmazlar.

Gibi ve daha pek çok fazlası. Bu insanların bazıları dışarıya yansıttıkları yalanın bir yalan olduğunu bile görmekten korkarlar çünkü gerçek olan o kadar içeriye gömülmüştür ki yalanın ortadan kalkması durumunda özlerinde ne kadar var olmadıklarını göreceklerdir. İşte özellikle bu kişiler eleştiri karşısında aşırı tepki veren ve patlayan kişilerdir. Bu yalan onlar için her şeydir ve ölüm pahasına koruyacaklardır. Bu kişilerin bu durumdan kurtarılması neredeyse imkansız hale gelmiştir. Dışarıya yansıttıkları kimlik onların kişiliği olmuştur ve doğarken getirdikleri fıtrat ve büyürken edindikleri özellikler yerin 2 metre dibine gömülmüştür.

Bu insanlar heryerdeler. Düşündüğümüzden daha çoklar ve modern hayatın aralıksız çalışmayı empoze etmesinin sonucu olarak bu kendisinden bihaber ve yürüyen kabir diyebileceğimiz insanlar maalesef çoğalmaya da devam edecek. 

Yıllar önce okuduğum Richard Eugene Nisbett adlı Amerikalı psikolog ve yazarın ''Düşüncenin Coğrafyası'' isimli kitabında batı medeniyetlerinin doğu medeniyetlerine göre daha elle tutular olana odağına ve doğu medeniyetlerinde iç dünyaya yönelimin daha çok olduğundan bahsediyordu. Şimdi bunun bariz bir örneğine bakalım.

Kintsugi sanatı Japonya'da ortaya çıkmış ve kırılmış porselen eşyaların parçalarının toplanarak içlerine altın, gümüş veya platin gibi madenlerin tozlarının karıştırılarak renklendirilen tutkallar ile birleştirilmesidir. Bu tutkallar ile tekrar birleştirilip ortaya çıkan porselen eşya genelde maddi olarak ürünün orijinalinden daha yüksek bir değere ulaşmış olur. 

Bu sanatın altında yatan felsefe Wabi Sabi denen ve merkezinde insanların kendi kusur ve eksikliklerini oldukları gibi benimseyerek kusurlarından kaçmaktansa yüzleşmesi ve kendi parçası olarak kabul etmesi olan felsefedir. Bu kendisini kandıran bir insanın yapamadığı şeyin ta kendisidir. Gerçekte olduğu kişiyi bastırmak veya görmezden gelmek Kintsugi sanatının vermek istediği mesajın tam tersidir ve maalesef milyonlarca insan kusurlarını bastırmakta ve eksik yönlerini bahaneler üreterek, başkalarına suç atarak veya görmezden gelerek kendilerini kandırmakta. 

Eğer ki kendimizi kandırdığımız şeyler ve kusurlarımız ile arada hiç bir perde olmadan yüzleşebilirsek onları kabullenebilir, çözüm üretebilir ve sonunda kendi benliğimize altın renkli bir tutkal ile yapıştırabiliriz. Yapıştırmak yerine kendimiz hakkında inkar ettiğimiz şeylerin hepsi bizden eksilmiş olan bir parçadır ve bu parçalar çok büyürse kişiliğimizde olan boşluk da büyüyecek ve mezara giren bedenimiz ile ruhumuzun kapladığı yer arasında o boşluk kadar büyük bir yer olacak.

Bu yüzden hepimizin sık sık kendimize karşı olabildiğimiz en dürüst halimizle konuşmalar yaparak neyi kabul edip neyde kendimizi kandırdığımızı görmemiz bu hayatta yürüyen bir boşluk olmamamız için reddedilemez bir ihtiyaçtır.


11 Kasım 2023 Cumartesi

Topluma Karşı Gelenlerin Kaderi

Bir insan hayatında pek çok kere seçimler yapmak zorunda kalır ve bilinmeyen yollardan geçer. Herkesin hayatına başladığı nokta diğerinden farklıdır ve benzer noktalardan başlanılmış olsa da bu noktadan sonra her kişinin seçeceği nokta birbirinden ayrılır. Bu yolların da aralarında benzerlikler olsa bile hiç birisi tamamen aynı değildir. Sonuç olarak herkes diğer insanlardan tamamiyle farklı bir hayat yaşar ve kar tanesi gibi uzaktan birbirimize benzesek bile hiç kimsenin hayatının aynısı ne önceden başkası tarafından yaşanmış ne de ileri bir tarihte yaşanacaktır.

Bu kişisel hayatlarımızın detaylarının akışıdır. Mesela iki çok benzer koşullarda doğmuş insan çok çalışıp kendilerine ev alırlar fakat birisi müstakil ev, diğeri ise bir apartman dairesi alır. Hemen hemen aynı şey olmuş gibi görünür fakat detaylar farklıdır.

Ancak hayatların bir de genel akışı vardır. Bu akış insanın detaylardan çok genel olarak toplumun kişiden belirli yaşlara geldiği zaman belirli başarılara ve kazanımlara sahip olması gerektiğini veya belirli koşulların içerisinde olması gerektiğini dikte eder. Örneğin genel kanı 24 yaşlarında olan birisinin yavaştan evlilik peşinde koşması gerektiğidir. Üniversiteyi bitiren birinin hemen iş bulması beklenir. 30-35 yaşlarında olan kişinin çoktan evlenmiş ve çocuğunu yapıp evi ve arabayı halletmiş olması uygun görülür. Bütün bu beklentileri görmezden gelmek fazlasıyla zordur çünkü toplum dört bir yandan saldırır. Asla ve asla kimse hayatları boyunca bir kere bile olsa bu beklentilere şahit olmadan gitmez dünyadan.

Bir gün 6 yaşlarında bir çocuk sürekli olarak asla durmayan zamanın akışı ile birlikte bir nehirden aşağı doğru sürüklenmekte bulur kendini. Nehir fazlasıyla yoğun ve şiddetli bir şekilde akmakta ve çocuğun vücudunu sürekli olarak sarsmaktadır. Ancak bu nehirde sadece kendisi yoktur. Etrafına baktığı zaman kendi yaşlarında onlarca çocuğun nehirden aşağı onunla aynı hızda gitmekte olduğunu görür. Kendisi insan sürüsünün en arkasındadır. Bu sürüklenme esnasında nehirin ara sıra üçe, dörde, beşe, altıya, yirmiye, otuza, elliye ve hatta bin tane farklı yola ayrıldığına şahit olur. Ancak nedense insanların hepsi beraber en önde baş çeken yaşlı amca ve teyzeler hangi yola girerse o yolun peşinden gitmek için kulaç atmaya çalışmaktadırlar. E ne yapsın o da tabii ki ortama uyum sağlar. Böylelikle yıllar geçer ve çocuk sürünün ortalarına kadar gelir. Çevresinde olan çocuklar da büyümüştür artık.

Bir gün sürü nehirde sürüklenmeye devam ederken boyu epey uzun bir adam gelir ve ileride bir ayrım olduğunu gördüğünü söyler. Ayrımı herkes görür ve uzun boylu adam ayrımın ötesinde akmaya devam eden nehrin her detayını göremese de suyunun altın gibi parladığını ve şu an yüzdükleri suyun aksine daha sakin göründüğünü söyler. Bunu duyan insanlar ayrımın ötesinde olan altın parlaklığında ki suyu görmeye çalışırlar ancak kimse göremez. Ana karakterimiz uzun boylu adama ona da ayrımın ötesini göstermesi için yalvarır. Yıllarca nehirde sürüklenmek ve oradan oraya çarpmaktan bıkmıştır çünkü. Uzun boylu adam sırtına çıkmasını söyler ve gösterir. İşte oradadır. Yıllar sonra ilk kez içinde bulunduğu nehrin oradan oraya çarpmasından kurtulabileceği bir yol karşısında duruyordu. 

O sırada sürünün en ilerisinde yüzmeye devam eden yaşlılar ise bu daha iyi olma olasılığı olan yolu görmeyip başka bir ayrıma saparlar. Yaşlandıkları için gözleri görmemekte olan bu yaşlılar daha iyi bir nehri es geçip gidiyorlardı. İkili bu durumun farkına varırlar ve suya atlayıp sürüden uzaklaşarak diğer ayrıma doğru gitmeye başlarlar. Sürüden bazı insanlar da onların peşinden yüzmeye kalkarlar fakat sürünün özellikle ön taraflarından insanlar arasında bağırış çağırışlar kopmaya başlar. Gitmeyen herkes kaçan grubun arkasından bağırarak yapmamalarını ve geri dönmelerini, bu yolun önde bulunan bilge yaşlılar tarafından seçildiğini ve doğru yol olduğunu söylerler. Kaçan gruptan çoğu kişi bunun üzerine sürüye geri döner ve ikili başbaşa kalır. O sırada uzun boylu adam duraksar ve geride kalan sürüye bakarak aralarında tanıdığı insanları görür. Çoğu onunla yıllarını paylaşmış ve nehirde sürüklenirken edindiği bilgileri ona vermiş insanlardır. Bazıları ise onun dostu ve bazıları da sevgilisi olmuş kişilerdir. Tüm bunları bırakamayacağını düşünen uzun adam sürüye doğru geri yüzmeye başlar. Sürünün diğer ayrıma girdiğini gördüğü tek kişi ise bizim ana karakterimizdir. Bir daha ondan haber alınamaz. Taa ki...

Şimdi size soruyorum. Ana karakterimiz bir risk aldı, güzel görünse de ne olduğunu bilmediği bir nehir ayrımına tek başına girdi. Sürüden onu uzun bir süre boyunca kimse görmedi ve sonunda tekrar onunla karşılaştığı zaman sizce sürünün yani metaforik olarak toplumun ona karşı bakış açısı ve tepkisi ne oldu?

Toplumlar risk alan, farklı yoldan giden, onların kurallarına ve beklentilerine karşılık vermeyen insanlara karşı olabildiğince sert davranır. Onların içlerinde olan ateş gibi akan kanı söndürmeye ve kalplerinin çarpmasında olan gücü zayıflatmaya çalışır. Ve en kötüsü bunu her zaman bariz bir şekilde sopa göstererek yapmaz. Bazı toplumlarda modern ve yenilikçi bir imaj vermek hedeflenerek farklı yollar üreten ve normlara uymayan insan tiplerinin varlıkları değer veriliyormuş ve bu insanların daha çok çoğalması cesaretlendiriliyormuş gibi gösterilir ancak bu gerçekten çok uzaktır. İnsanlar kendi yapamadıklarını yapabilen insanı çekemez ve çok az insan böyle insanlardan gerçekten gurur duyacak kadar alçakgönüllü olmayı başarabilir. Üstelik bu toplumun farklı yollar çizen insanların yaptıkları eylemlerin daha başındayken verdiği tepkidir. Asıl ikiyüzlülük birey kendi yolunu çizdikten sonra ortaya çıkan sonuçlar ile birlikte meydana gelir.

Eğer ki kişi her şeye rağmen toplumdan koparak bir yol izleyip bu yolun sonunda herhangi bir zafer kazanırsa, herhangi bir kazanç sağlarsa ve bu yolu seçmeyen insanlardan bir üstünlük elde ederse düne kadar bu yolun yanlış olduğunu dikte eden toplum o kişiye ne kadar cesaretli, ne kadar akıllı, ne kadar çalışkan olduğunu söylemeye başlar. Sanki kısa süre önce akıl verme bahanesi altında her türlü cesaret kırıcı negatif olasılık toplum tarafından bireyin gözüne sokulmamış gibi aferinler havada uçuşur. Hiç kimsenin aklına haksız olduğunu belirtmek gelmez.

Öte yandan kişi her şeye rağmen toplumdan koparak bir yol izleyip bu yolun sonunda herhangi bir yenilgi yaşarsa, herhangi bir kayıpla ayrılırsa ve bu yolu seçmeyen insanların aşağısına düşerse dün bu yolun yanlış olduğunu dikte eden toplum o kişiye ne kadar beceriksiz, ne kadar aptal, ne kadar cahil olduğunu söylemeye başlar. Sanki bu eleştirenler hayatlarında aykırı herhangi bir yol izlemiş gibi ben sana söylemiştimler havada uçuşur. Hiç kimsenin aklına ''ben bu yolun başlangıcını dahi başarabilir miydim?'' diye düşünmek gelmez.

Ve en önemlisi şudur: Bu iki senaryoda söz konusu olan yol veya plan aynı yol veya plan olabilir. Sadece ikinci senaryoda bir şeyler eksik gitmiştir belki. Belki bu yolu izleyen kişinin gücü ve kontrolü dahilinde olmadığı bir olay yüzünden planları suya düştü ve bir süre geri çekilip tekrar deneyecek.

Toplum bu detayları düşünecek zekaya sahip değildir. Sadece yargılar ve uyum sağlar. Asla hatasını kabul etmez ve içinde bulundurduğu insanları sığ ve sıradan tutmak için elinden geleni yapar. Başka insanların yukarıya çıkması onun için bir ölüm gibidir fakat zaten ayrı yol izleyip başarıya ulaşan bir insan ile kavga etmenin manası yoktur. Çünkü toplum aptal görünmeyi de istemez. Geri kafalı olsa da öyle olduğunu kabul etmez. Yenilikçi bir fikir yaygınlaştıysa hemen ona uyum sağlar ve düne kadar gerici olanlar bugün yenilikçi olur. Kimin sesi çok çıkıyorsa tahtta o oturur.

Kısacası toplum kendi kendisi dahil her şeyi manipüle etmeye çalışır. İnsanların kendisinden daha iyi olma olasılığı bile onu korkutur ve bu yüzden farklı bir yol bulan kişi sert veya yumuşak fark etmez bir şekilde yolundan geri döndürülmeye çalışılır. Eğer ki bu kişi devam edip başarısız olursa toplum yere düşmüş olanı tekmeleyerek kendisini daha iyi hissetme fırsatını kazanır ve bu başarısızlık örneğini diğer kutunun dışında düşünen insanları tekrar kutuya sokmak için kullanır. Şayet kişi başarılı olursa cahil görünme korkusu ile önceden bu kişiye engel olmaya ve korkutmaya çalıştığını tamamen kenara atar. Tam tersine bir davranış sergilemeye başlayarak başarılı olan kişiyi yenilikçi düşünceleri için kutlar ve herkese bahseder. Bu da toplumun içten içe hissettiği cahillik hissiyatını üzerinden atmasını sağlar. Yeni yolu bulan kişi toplumun ondan daha az bildiğini ve daha dar baktığını başarısı ile kanıtlamıştır. Ancak toplum bunu yok sayar ve olmamış gibi tebriklere boğar kişiyi. Alkış sesleri arasında kimse bir şeye odaklanamaz ve bu sevgi karşısında zamanında toplumdan çeken fakat şimdi başarıyı kazanmış kişi bile yaşadıklarını unutur. Unutmasa ve toplumun yüzüne ona zamanında ne kadar kötü davrandığını bağırsa da toplum için fark etmez. O zaman da kişiye kendini beğenmiş ve kaba olduğu lakapları takılır ve bir daha yüzüne bakılmaz olur biter. Hiçbir senaryoda toplum kendisine laf getirmiyor. Kendi içinde dogmatiklik kazanmış dini sistemleri andıran garip bir organizma ortaya çıkmış insanların sosyal hayvan olmalarının bir sonucu olarak. 

Sanırım mesajı anlamışsınızdır. E tabi hikayenin de bir bitişi olmalı sanırım değil mi? Fakat bu yazının anlam ve önemi için hikayenin de bir tane değil iki tane bitişi olması gerekli tabii ki.

Taa ki sürünün içinde bulunduğu ayrım uzun süredir çok uzaklardan ilerlediği görülen bir nehir ayrımı ile yakınlaşana kadar. Bu nehir kıpkırmızı ve insanın derisini uzaktan bile yakacak kadar sıcak bir lav nehridir. Sürüdeki herkes o nehirde olmadığı için bir oh çeker ve gözleri lavların parlaklığına alıştıktan sonra bu nehirde olan ve çırpınan korkunç görünümlü bir adam görürler. Adam acı ile bağırmaya çalışsa da bağıramaz, kolları hareket etmez, ağzını bile kıpırdatamayacak haldedir fakat hala hayattadır. Nehirden çıkış sadece en önlere kadar gitmek olduğu için ne kadar acı çekse de hala yaşıyordur. İnsanlar bu kişinin kim olduğunu anlamaya çalışırlarken heybetli ve uzun bir adam onu tanıdığını söyler ve hikayesini anlatır. İnsanların bazıları adamın hikayesini hatırlar ve sürüde lav nehrinin içinde olan bu adamın ne kadar aptal olduğu, söz dinleseydi bu hale gelmeyeceği, sürünün ne kadar güvenli olduğu ve yaşlıların liderliğinin önemi konuşulmaya başlanır. Sonunda nehirler tekrar birbirinden uzaklaşırlar ve adamı bir daha kimse görmez.

Veyaaaaaaaa... 

Taa ki sürünün içinde bulunduğu ayrım uzun süredir çok uzaklardan ilerlediği görülen bir nehir ayrımı ile yakınlaşana kadar. Bu nehir kıpkırmızı ve insanın derisini uzaktan bile serinletecek kadar saf bir şarap nehridir. Sürüdeki herkes o nehirde olmak istediği için bir of çeker ve gözleri şarapın parlaklığına alıştıktan sonra bu nehirde olan ve sırt üstü yüzen genç görünümlü bir adam görürler. Adam neşe ile bağırır, el sallar ve hiç durmadan şarap içer. Nehirden çıkış sadece en önlere kadar gitmek olduğu için zevküsefa  içinde yaşayacağı uzun bir ömrü vardır. İnsanlar bu kişinin kim olduğunu anlamaya çalışırlarken heybetli ve uzun bir adam onu tanıdığını söyler ve hikayesini anlatır. İnsanların bazıları adamın hikayesini hatırlar ve sürüde şarap nehrinin içinde olan bu adamın ne kadar akıllı olduğu, güzel bir yolu seçtiği, onun sürüdeki diğer kişilerden özel olduğu ve sürünün önünden giden yaşlılar gibi kendi yolumuzu seçmenin önemi konuşulmaya başlanır. Sonunda nehirler tekrar birbirinden uzaklaşırlar ve adamı bir daha kimse görmez.

10 Kasım 2023 Cuma

Oyunu Kurallarına Göre Oynamak

Buraya yazdığım ilk yazılardan birisinde eğer çürümüş, haksızlıklarla dolu ve doğru dürüst çalışmayan bir sistemin değişimini istesek de o an elimizden bir şey gelmiyorsa gereksiz yere üzülmek yerine bir sigara yakarak değişimin gerçekleşmesi olasılığını gördüğümüz ana kadar keyfimize bakmamız gerektiğini yazmıştım.

O yazının üzerinden iki yıl geçti ve artık sanırım biraz üzerine koyma vakti geldi. Bu iki yılın ardından rahatlıkla söyleyebilirim ki hayatın kurallarının mantıksızlığı üzerine şikayet ederek ağlamanın asla ve asla manası yoktur. Eğer kişi hayatta ileriye gitmek istiyorsa sistemden şikayet etmek ona hiç bir şey katmayacaktır. İstediği kadar her şeyin ne kadar haksızlıklarla dolu olduğunu söylesin veya istediği kadar ara sıra her şeyi bırakıp çekip gitme isteği hissetsin fark etmez. Eğer hayat oyununda ileriyi istiyorsan kurallardan şikayet etmeyeceksin. Tam tersine oyunun kurallarını herkesten daha iyi bileceksin. Bu da bizi ana konumuza getiriyor. 

İnsanoğlunun düzene koyduğu her sistem fazlasıyla kusurlu ve eksikliklerle dolu. Akla gelebilecek en mükemmel sistem bile insan elinden çıkma olacağı için bazı problemlere sahip olacaktır. Sonuçta hiçbir insan kusursuz ve mükemmel değil. 

Sistemler yöneticiler tarafından kurulur, bu sistemler de diğer alt yöneticiler tarafından daha alt sistemlere ayrılır ve bu böyle gider. Bütün bürokrasi bundan ibarettir. Ancak sorun şu ki en üstte olan yöneticiler dünyanın en yaygın yönetim biçimi olan demokrasiden dolayı halk tarafından seçilir. Halk ise bir kişi değildir. İnsanlar hem sayıca çoktur hem de her insan diğerinden farklıdır. Ve yöneticiler de yönetici olarak kalmak için sistemi mümkün olduğu kadar çok insanı mutlu edecek şekilde düzenlemeye çalışırlar. 

Sistemlerin her insana hitap edeyim derken içine aldığı bazı konular üzerinde hakimiyetlerinden feragat etmek veya bir konuda belirli koşulları sağlayan veya belirli durumlarda olan insanları istisna saymak zorunda kalması da bunun sonucudur. 

Bazen kanunlarda veya yönetim şekillerinde görünüşte olan düzenin satır aralarında çok saçma sayılabilecek bir detay olabilir. Mantık çerçevesinde bakan, gözlem yeteneği yüksek ve fırsatlara her an açık olan birisi ise diğerlerinin aksine çok farklı şeyleri fark edebilir. 

Yani sistemler her şeyi kapsayamamakla beraber bir de görüp araştıran insan için çeşitli ve hiç akıl almayacak yollar gösterebilir. Pek çok insan üniversite diploması bile olmadan belirli işlere tamamen alakasız ve kısa yollar ile girilebildiğini ve bunu devletin onayıyla yapabileceklerini bilmiyorlar mesela. Veya belirli belgelere sahip kişilerin belirli haklara ve ayrıcalıklara sahip olduklarının farkında değiller.

İnsanlar sistemlerden şikayet ederken sistemi kuranların onlar için açık bıraktığı kapıları göremiyorlar ve değerlendiremiyorlar. Gerçek çaba ve sıkı çalışmanın sistemlerin açık kalan kapılarının belirlenmesi ile birleştirilmesi oyunu oynayan kişinin hayatta istediği hedeflere diğer insanların hepsinden daha hızlı ilerlemesine sebep olur.

Akıllı çalışmak sadece verilen çabanın nasıl verildiği değil nasıl değerlendirildiği ile de alakalıdır. Sistemlerde olan bu irili ufaklı açıklıkları belirleyip yakalayan insan verdiği çabanın nereye yönelirse en çok verimi alabileceğini de bilir. Sistemlerin açıklıklarını görebilen kişi göremeyen kişiye göre çok daha az emek vererek istediği yere ulaşır ve bazen hiç efor sarfetmesine bile gerek kalmaz.

Bu yüzden oyunun kuralları hakkında şikayet etmek yerine oyunun kurallarını herkesten, hatta kuralları koyanlardan bile daha iyi bilmeliyiz. Akıllı ve sıkı çalışan kazanacaktır. 

8 Kasım 2023 Çarşamba

Bir Anlık Utanç

Şimdiye kadar olan pek çok yazımda sürekli olarak hayatın kısalığından ve zamanın nasıl yaş ilerledikçe daha da hızlı gittiğinden bahsettim.

İnsanların kendini sabote ederek hayatlarını verimli bir şekilde dolu dolu geçirmelerinin önemini vurguladım. Şimdi ise bu sabote etme sebeplerinin en önemli ve en felç edicisine geleceğim ki zaten diğerleri ile de bağlantılı. 

Maalesef ki insanlar olarak varlığımızın çoğunu oradan oraya savrularak ve bir yerden bir yere koşarak girdiğimiz farklı şartlar altında yaşamımızı idare etmeye çalışarak geçiriyoruz.

Bu farklı şartlar gerek ekonomik şartlar, çevresel şartlar veya kültürel şartlar olsun hepimizin hareket ve yönelimlerini farklı yerlere itecek pek çok faktör hayatlarımızı bir kuklaymış gibi oradan oraya çekmeye çalışıyor.

Ancak bu şartların kişiye etkisi özellikle iş hayatına atıldıktan sonra derinden etkilemeye başlıyor. Kişi ailesinden uzaklaşmaya ve bağımsızlığını kazanmaya başladığı zaman bu koşullardan dolayı toplumun içine tamamiyle girmesinin sonucu olarak etkilenmeye başlıyor.

Bu şartların bir ürünü olarak ortaya çıkan toplum tarafından kabul edilen kuralların varlığının kişi yaş olarak büyüdükçe giderek daha çok uyması gerektiği hissiyatı ile yaşamını şekillendirmesiyle kişiye bir utanç hissi gelir. 

Bu utanç hissi kişiye özellikle toplum tarafından empoze edilir. Çoğunluğun kabul ettiği ve doğru gördüğü kural ve yollardan geçen insan alkışlanır ancak bu kural ve yollara uymayan insanları bırak sadece doğruluk ve mantığını sorgulayan insanlar bile yukarıdan bakılır. Bu kişiler akıl ve bireyselliklerinin sonucu olarak çoğunluğun gördüğü şeyi daha reddetmemiş olsa da sadece sorgulayarak diğerlerinin dalga geçmesine, eleştirisine ve genel olarak saldırılarına hedef olur. Artık fiziksel olarak saldıramadıkları için diğer insanların zihinsel saldırılarını çeker birey. 

Ve bazı insanlar bu tür saldırıları çocukluklarından itibaren yaşamalarının sonucu olarak utanç ile büyür. Hayatlarını bu yoğun utanç hissi ile yönlendirirler ve herkesin doğuştan gelen fıtratı farklı olduğu için bir çocuğun bir anlık yoğun utanç yaşaması bile onun bütün kişiliğini bu utanca karşı bir savunma mekanizması olarak yaşayıp 70 yılını böyle harcayıp fark etmeden bu şekilde ölmesini sağlayabilir.

Bir anlık utanç hissi ile o hissi bir daha yaşamamak için kişi çevresinde gördüğü kişilerin en iyi özelliklerini kendisine geçirerek utanç duymaya sebep olacak kapıları kapatmaya çalışabilir. Mesela kişi çok başarılı olmaya çalışabilir veya tam tersine dünya umrunda değil gibi bir tavır takınarak girdiği her ortamın şaklabanı olmaya çalışabilir. Kulağa saçma gelebilir ancak yalnızlık çeken bir çocuğun ileri yaşlarında beyninde 20'den fazla kişiliği barındırmasına sebep olacak hastalıklara yakalanabiliyorsa buna da şaşırmamak gerekli.

İşte o bir anlık utanç hissi veya belki de uzun süre boyunca çocuğun başta ailesi olmak üzere çevresinde olan insanlar tarafından utanç hissettirilmesi kişinin karakterinde değişimlere yol açar.

Bu değişimler genelde tahmin edilmesi zor değişimler değildirler. Kişi hemen hemen her senaryoda sonunda inisiyatif almaktan çekinen birisi haline gelir ve içeride gömülü olan utanç hissi her hareketinden önce kişiye bu eylemin sonucunda gidebilecek kötü senaryo ve ihtimalleri hatırlatır. Bu da kişinin cesaretinin kırılmasına ve utanç hissinin verdiği daha da çok utanç hissetmekten kaçma refleksinin sonucu olarak yapılmak istenen eylem yapılmaz.

İşin en kötü yanı utanç hissi diğer insanlar tarafından empoze edildiği için çoğu zaman yine başka insanlarla olan ilişkilerimizde büyük bir rol oynar. Derinlerinde utanç yatan insan karşı cins ile konuşurken rahat edemez, tabu olan konuları konuşamaz ve hatta o kişinin gözlerine dahi bakmakta zorlanır. Kimisinin utanç hissi o kadar güçlüdür ki hele hele kişi ağır ağır kendisini bu utançtan kurtarmaya çalışmadıysa o zaman hoşlandığı bir kişiye bakmakta bile zorlanır. Çoğu zaman da yapmaz zaten. 

İlişkiler genelde insanların en çok aklında kalan anılar olduğu için bu örneği verdim ancak bu daha pek çok farklı durum için de kullanılabilir. Kişi canı gönülden inandığı bir gerçeği başkalarının ortasında savunamayabilir. Kişi bir grupta sevdiği bir arkadaşına hakaret eden birisini görürse ayakta durup savunma yapmaktan çekinebilir. Utanç hissinin arka planda çalışması yüzünden bunun gibi pek çok durum kişinin istediği şekilde gitmeyebilir.

Peki ne olur sonunda?

Aradan yıllar geçer, söz konusu kişi artık yaşlanmıştır ve gelecekte görebileceği bir şey olmadığı için geçmiş anılara dönmüştür. Geçen yılları, yaşanan olayları, giden insanları düşünmeden edemiyordur son zamanlarda. Ancak onlarca yılın ardından geçen pek çok anı içerisinde bir tane anı aklına takılıp durur. Bu anı beraberinde bir çok farklı soru ile gelir. Zamanında bu yaşlı amca veya teyzemiz utanma korkusu ile yapmak istediği bir şeyden çekinmiştir. Bu şey her ne ise onun orada konuşması, harekete geçmesi, ilerlemesi veya başka bir şey, herhangi bir şey yapması gerekiyordu. Ancak yapmadı. Utanç hissetmenin korkusu ile dondu. Sessiz kaldı ve sanki zihni tamamen kapandı. Harekete geçemedi.

Şimdi ise aradan geçen o kadar zamana rağmen hala orada insanlar bana alay eder diye yapmadığı şeyin pişmanlığını çekiyor. Acaba orada utanmaktan korkmasaydı ne olurdu? Acaba harekete geçip utansaydı ne olurdu? Bu utancın sonucunda kendisine çeki düzen vererek daha güçlü bir insan olur muydu? Yoksa daha da utanç hissi içerisinde yüzen birisine mi dönüşürdü?

Bu düşünceler ile ölümüne kadar sorgulamaya devam eder kişi. Çünkü bir gerçeğin farkına maalesef çok geç varmıştı: Bir anlık utancın acısı ömür boyu sürecek bir pişmanlık hissi ile karşılaştırılamaz. Bir an utanç duyacağım diye bir şeyden çekinmek kişiyi ömür boyu utanç hissine mahkum kılar. Bu da hiç kimsenin son günlerinde yaşamaması gereken bir durumdur. Bu yüzden utanç hissinin korkusunun bizi sabote etmesine izin vermemeliyiz. 

5 Kasım 2023 Pazar

Kaygı

Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard 1844 yılında "Kaygı Konsepti" adlı kitabı ile ilk kez İngilizce'de "Anxiety" kelimesini ortaya atmış ve bu kelime bizim dilimize "Endişe", "Kaygı", "Anksiyete" gibi birden çok şekilde çevirilmiştir. Hala bu çevirilerin hiçbirisinin yaygın bir kullanımı yoktur ancak ben kaygı kelimesini seçtim. 

Kierkegaard ilk başta kaygının bizim düşündüğümüzden farklı olarak "özgürlüğün baş döndürücülüğü" olarak ifade etmiştir. Yüksek bir dağın kenarında duran bir kişinin istediği taktirde kendisini atabilecek özgürlüğe sahip olması gerçeği gibi mesela. 

Veya herkesin evlenecek iyi bir kişiyi araması ve seçtikleri kişinin doğru kişi olup olmadığına dair kaygı hissetmesi. Kişi seçiminde özgürdür ve bu özgürlük kişiye endişe verir.

Kaygı bir düşmandır. Kişiyi tutsak yapar ve felç eder. Kaygı içerisinde olan kişi hareket edemeyerek sınırlarının içerisinde kalmaya zorlanır. Üstelik kaygı elle tutulur bir şey değildir. İçeriden gelen korku hissinin farklı bir yansımasından ibarettir. Buna rağmen kaygı hissi günümüzde milyonların kabuklarından çıkmalarına engel olur. Kaygı hisseden insanlar seçim yapmaktan çekinirler ve uzak dururlar. Fırsatları varsa karar verme yetkisini başkasına devrederler veya hepten geri çekilerek bir şey yapmayı reddederler. Halbuki kaygı dediğimiz şey normal bir düşman değildir aslında. Kaygı bir öğretmendir. Kaygı duyulan şey insanı geliştirecek olan ve hem ödüllendiren hem de korkunç şekilde cezalandırabilecek bir öğretmendir. 

Üçüncü bir kişinin kaygı hisseden kişi için seçim yapması kaygılı insanın sahip olduğu ders alma potansiyelini elinden almış ve o durumu ucuzlaştırmıştır. Kaygı sahibi kişi hem gelişme ihtimalini elinden çıkarmış hem de kendi kendisine sırt çevirmiştir. Çünkü kaygı kişinin bizzat içinden gelen bir korkudur. Bu korku kişinin iç dünyasının kendi kendisine olan konuşması ve kendi kendisine bir çözüm yolu aramasıdır. Kişi problemin çözümünü kendisinde arayarak kendi kendisine dayanır ve ayakları üzerinde durur. Başka bir kişiye karar verme yetkisinin öylece verilmesi demek kaygının galip geldiği ve kişinin kendi konfor alanından çıkmayı başaramadığı anlamına gelir. Kişi felç olmuştur ve sınırlar dahilinde yaşamaya devam edecektir. Kaygının kişiyi felç ettiği her durum bir referans noktası haline gelecektir ve başarısızlıklar silsilesi kişiye karşısına çıkan her problemde hafızası tarafından tekrar hatırlatacak ve kişi bir döngü içerisine hapsolacaktır. 

Bunun aksine Kierkegaard insanın kaygılarının üzerine direkt olarak yürümesi gerektiğini savunmuştur. Çünkü insanın gelişimi ve kişinin kendisini gerçekleştirmesinin kaygının bulunduğu durumlarda bu kaygılara karşı kişinin cesaretini toplayarak harekete geçmesi ve bu kaygılar yüzünden değil kaygılara rağmen hayatını yaşayıp hayatının kontrolünü tekrar ele geçirmesini doğru bulmuştur. 

Çünkü kaygıların getirdiği risk, tehlike ve sorumluluğu kabullenerek hayatımıza kaygılarımızın değil bizim kaptanlık ettiğimizin ilanı gibidir bu eylem. Her ne kadar kaygılarımızın gelecekte bir belirsizlik veya problemin olabilme ihtimaline işaret ettiğini bilsek de bu ihtimaller tarafından ele geçirilmeyi reddederiz. Kaygılarımızın rahatsız edici olduğunu kabullenerek aynı zamanda bizi pozitif gelişim ve dönüşüme yönlendirebilecek bir pusula olarak da kullanılabileceğini fark ederiz. 

Kierkegaard'ın karmaşık ve dini motiflerle kaplı felsefesinin kalbinde insanın gelişmesinin yaşadığı kaygılar ve zorluklar ile yüzleşebilmesi arasında olan koparılamaz bağ vardır. Çünkü Kierkegaard insanın hayatın sunduğu belirsizliklere sıkı sıkı sarılarak kaygılarına rağmen ileriye gitmesi ile sınırlarını aşıp hayatta bir anlam elde edilebileceğine inanmıştır. Böyle yaparak insan dışarıda bulunan dikkat dağınıklıklarına dalmak yerine içsel dönüşüm ve keşfini tamamlayabilir.

Bununla birlikte Kierkegaard kaygılar ile yüzleşmenin kolay olmadığını da belirtir. Kişi belirsizlik ve korkulanın üzerine giderek kendisini önceden sokmadığı durumlara sokar ve bu senaryolar içerisinde nasıl davranacağını, nasıl hissedeceğini kendisi bile bilmez. Kişi tamamen bilinmedik bir arazidedir ve bu da onun kendisini tanıyıp keşfetmesini sağlayacaktır.

Bu yüzden Kierkegaard kaygılarımızı sakinleştiren her türlü şeye de karşı çıkmıştır. Alkolden tutun parti yapmaya, televizyon izlemekten alışveriş yapmaya hepsi kaygının varlığını unutturacak geçici bir rahatlamadan ibarettir. Kişinin kendi bireyselliğini keşfetmesinin önüne geçebilecek kısa vadeli bu eylemler yalnızca yapılacak olan bir seçimi ileri tarihlere erteler. Kaygılara boyun eğmek, kaygıları başkasının çözmesini istemek veya kaygıların üzerine yürümek. Hepsi bunlardan ibarettir. 

Kierkegaard kaygıların üzerine gitmek için sessizlik ve yalnızlığı önermiştir. Kişinin dikkatinin dış etkenler tarafından dağıtılmadan ve kaçabilecek yeri olmadan dünyada harekete geçmeden önce iç dünyasında kaygılarını çözmesi gerekmektedir. Yalnız bir ortamdayken çok konuşan ve sürekli pozitif olan arkadaşın dedikodu yapması faktörü olmayacaktır bu yalnızlığın içinde. Televizyondan gelen saçma sapan dizi replikleri veya haberlerin cızırtıları da dikkat dağıtamayacaktır. Yalnızca kaygı sahibi ve kaygısı başbaşa olacaktır. Kaygı benimsenerek üzerine yürünmediği müddetçe kenara itilecek ve her defasında başka bir kaygı pek uzun zaman geçmeden o kaygının yerini alacaktır. Ta ki insan kaygılarının üzerine gitmeyi öğrenene kadar. 

4 Kasım 2023 Cumartesi

İnançların Zincirlerini Kırmak

1999 yılında çıkan Mumya filminde bir sahnede Imhotep yani dünya üzerinde olan her insanı rahatlıkla öldürebilecek, tüfek ve tabanca gibi silahların bir şey yapamadığı insanüstü güçlere sahip mumya bir kedinin odada bulunan bir piyanonun üzerine çıkıp ses çıkardığı için korkup kaçar.

Bir kedi. 

Evet ilginç. Normal şekilde öldürülmesi imkansız olan süper güçlere sahip mumya bir kediden kaçıyor. Neden peki?

Çünkü Antik Mısır zamanında kediler kutsal sayılırdı. Bu inanca sahip olan mumya kediyi öldürmeye çalışsa rahatlıkla öldürebilecekti. Sorun şu ki bunun farkında değildi.

Kişisel olan ve olmayan her inanç insanlarda mutlaka iki şekilde tezahür eder: İnsan inancından dolayı bir eylemi yapar veya o eylemi yapmaktan uzak durur. 

Mesela asansörlerden korkan birisi her türlü asansörden uzak durup merdiveni tercih edecektir. Veya şans getirdiğine inanan birisi sürekli olarak belirli doğal taşlar arayıp kolye veya bileklik satın alacaktır kendisine. 

Ancak benim bahsettiğim inançlar böyle basit şeyler değil. Ufak tefek şeyleri ha öyle yapmışsın ha böyle yapmışsın genelde hayatımızın büyük bir kısmını etkilemez. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta daha büyük, daha geniş çaplı inançlardır.

Dışarıdan insanın hayatının kökenine etki eden inançlar o kadar büyük sonuçlar doğurabilir ki bir insan diğerini öldürebilir. Milletler birbirine girip aslında üzerimizde hiç bir gücü olmayan ve özünde sadece fikir olan inançlar yüzünden savaşlar çıkabilir ve milyonlar ölebilir. Şu an hala olmakta.

Başta din ve milliyetçilik olmak üzere her türlü inanç kişiye dışarıdan empoze edilir. Her empoze etme şekli farklıdır. İnsan cehennem ve sonsuz ızdırap ile tehdit edilip korku duygusudan etkilenir, cennet ile ise baştan çıkarılıp karşılığında belirli şekilde davranması istenilerek bir ticaret yapılır, kişinin açgözlülüğüne hitap edilmiş olunur. Düşünsenize bir ömür belirli bir şekilde yaşa ve sonunda sonsuza kadar istediğin her şey olsun.

Bunun dışında kişi gelmeyi seçme kararını bile vermediği bir ülkenin tarihinin güzel kısımları gösterilip düşmanları şeytanlaştırılarak biz onlara karşı mentalitesi yaratılır ve gereken asker ve işçi ihtiyacı karşılanmış olur. Hepsi dengeden ibaret. 

Siyasi partilerin sırf devletten ödenek almak için her seçimde dünyanın sonu gelmiş gibi davranıp insanları perişan hale getirip kendileri için oy toplatma aracılığıyla oy oranlarını yükseltmeye çalışmaları ve herkese bu seçim kaybedilirse vatanın gideceği imajını vermeleri, sırf "o anadır" veya "o babadır" diye çevresinde olan kişilere fiziksel veya zihinsel zarar veren kişilerin geleneklerden ötürü saygı duyulmasının mecbur olduğu düşüncesi yüzünden cezalandırılmamaları veya geleneklere bağlı bir yerde yaşayan kişilerin başkaları ayıplamasın diye belirli şeyleri yapmaktan kaçınmaları veya yapmaya çalışmaları bu örneklerden bazılarıdır. 

Ve belki de günümüzde en yaygını dünyaya geldiği zaman hiç bir şeyden haberi olmayan ve ergenliğe girene kadar iki cinsiyet arasındaki farkın doğru dürüst farkında bile olmayan aptalların sonradan "Erkek dediğin şöyledir" veya "Kadın dediğin şöyle yapar" gibi cümleler kurarak kendilerine ait sandıkları fakat aslında dışarıdan onlara dikte edilmiş olan ve sırf çoğunluk onu normal olarak gördüğü için doğru kabul edilen cinsiyet yasalarını yine tıpkı onlara dikte edildiği gibi başkalarına şart koyduklarının farkına bile varamazlar. Bu döngü böyle gider çünkü hiç kimse oturup ağızlarından çıkan cümlelerin ne kadar anlamsız olduğunu sorgulamaz. 

Bunlar ve daha nice düz mantığımızı köreltip ekstrem duygusal reaksiyonlar göstermemizi veya hislerimizin manipüle edilip bir grup veya kişiye boyun eğmemizin sağlanması düpedüz deli saçmasıdır. Dünyaya geldiğimiz zaman hepimiz çırılçıplak ve şu an kafamızda ne kadar inanç varsa hepsinin etkisinin dışındaydık. İnançların görünmez zincirleri buraya gelmiş olan her insanın üzerindedir ve sokaktan çevirdiğiniz sıradan bir insan kendisini özgür görse bile aslında boynunda prangalar vardır.

Çünkü özgürlük ne kadar dışarı ile alakalı gözükse bile insanın asıl özgürlük savaşı kafasındadır. Pek çok insan güç sahibidir ancak zihninde görünmeyen ve elle tutulur bir varlığı olmamasına rağmen tahta oturmuş bir inanç yüzünden zayıftır.

Bu inançlar örneğin bir "hayvanı incitmemeliyim" düşüncesi gibi değildir. Bu bir seçimdir ve seçimler tamamiyle kişinin kendi inisiyatifine bağlıdır ve iyi veya kötü neye inanırsak inanalım her insan doğru şartlar yerine getirilirse yapmayacağına yeminler edeceği eylemi bile yapabilir. Hem de kendi isteğiyle. Sadece doğru şartların sağlanması gereklidir. 

Hayır, inançlar özellikle kişinin yaşama şeklini etkiler. Kişi asla görünmeyen fikirlerin etkisinin altında kalır ve bu inançlar dogmatiklik taşıyorsa asla sorgulanamaz ve sonuçta kişi ne kadar aptalca bir şeye inanç duyduğunu fark etmeden hayatını tamamlar. Bazı inançlar ise toplum tarafından çok yaygın bir şekilde kabul edildiği için dışlanma korkusu yüzünden kişi inançlarını ona göre ayarlar veya gerçek inançlarını kendi kafasında yaşar. Yine de sanki toplumun sevdiği şeye inanıyor gibi yapar ve genelde asıl inançları zaman içerisinde körelir. Kişi özünde taşıdığı kimliği unutur. 

İnsan şu ana kadar onun kontrolünü ele geçiren her türlü gelenek, görenek, dini, siyasi, ilişkisel ve geri kalan bir yığın farklı şekilde zihinde yer etmiş olan inancın hepsinden kurtulmalı ve hayatına yeni bir sayfa açarak eleştirel bakarak kendi yolunu çizmelidir.

Nasıl yaşayacağına ve ne yapıp yapmayacağına kendisi, hiç bir şeyden korkmadan, hiç bir şey talep etmeden ve hiç bir şeyi kutsal görmeden karar vermelidir. Bu bireysel bir kafa yapısı için yapılabilecek en önemli adımdır. Toplumun sürüklemesinden çıkmış ve kendi başına bir birey olmuş insan sadece öyle empoze edildi, aileden böyle geldi, kültürümüz böyledir veya milletimizin geleneği şöyledir diyerek hayatını yola koymaz. Eğer bu yazdıklarımdan birisi ona uygun ve mantıklı geliyorsa seçer ve alır (başka insanların sınırlarına da saygı duyma çerçevesinde tabii ki). Eğer onun için uygun ve mantıklı sıfatları geçmişte kalan bir düşünce yapısına uyuyorsa geri kafalı da olabilir birey. Fark etmez. Önemli olan şudur ki son kararı kendisi verir.

Öte yandan toplumun sıradan insanı kendi hayatının belki de yarısını görünmeyen inanç zincirleri altında yaşayarak geçirir ve ölür gider. 

2 Kasım 2023 Perşembe

Modern Dünyada İnsanın Gelişiminin En Büyük Düşmanı

Artık çok çok üzücü bulduğum ve gerçekten toplu bir çözümünün olmadığından emin olduğum günümüz dünyasında insanların kendini geliştirmesine karşı olan en büyük düşmandan bahsedeceğim.

Bu düşmanın bütün insanlık tarafından yenilmesinin sağlanabilmesi imkansız. Ciddi ciddi ne kadar düşünürsem düşüneyim ancak kişi kendi farkına varıp inisiyatif alıp gerekirse yalnızlığı göze aldıysa belki yenebilir bu düşmanı ki o da çok uzun zaman geçmeden yapıldıysa. Kanseri erken tespit etmek gibi düşünebiliriz yani. Bu düşman sosyal medyadır.

Zaten sosyal medyaya çok bayılan biri değilim ancak bugün bir anda beynimde şimşekler çaktı ve sosyal medyanın sadece bağımlılık yapması haricinde daha da büyük bir zarar verdiğini fark ettim.

Ama diyeceksiniz ki sosyal medya bir insanın gelişimini nasıl etkilesin?

İki şekilde etkiliyor. Birincisi basit. Gördükleri iki kuruş etmeyen influencer bozmalarını ve diğer kişileri taklit ederek bir gruba aitmiş gibi davranarak kendi kimliklerini unutuyorlar ve kabullenilmişlik hissi sayesinde eksikliklerini çözmeye çalışmıyorlar. Zaten öyle kabullenilmişler yani sonuçta, neden gelişmeye çalışsınlar ki? 

İkincisi ve benim daha yeni farkına vardığım şey ise birinci yöntem ve sosyal medyanın bağımlılık yapıcılığının aynı zamanda odaklanma yeteneğimizi bozmasının sonucu olarak ortaya çıkan bir durum.

Bu durum hepsinin kombinasyonu olduğu için teker teker anlatacağım. Gelin başlayalım. 

Öncelikle insanların odaklanma yeteneği giderek daha az efor sarf ederek farklı içerikler görmelerinin sonucu olarak yerin dibine girmiştir. Araştırmasını falan okumadım ancak odaklanma yeteneğimizin tüm zamanların en düşük seviyesinde olduğundan eminim. Bilgisayarlar önceden sadece yazılara ev sahipliği yapabilirken yayınlayabildikleri şeylere zamanla resimler, sesler, videolar ve daha bir sürü farklı şey eklendi. Bir bilgisayar çok fazla içeriği içinde tutamıyordu ve bu yüzden görebileceğimiz şeyler azdı. Usb flaş belleklerin 1 gb olduğu günler daha 15 yıl önceydi ve o zamanlar 4 gb büyük sayılıyordu.

Sonradan bilgisayarlar ceplerimize girmeye başladılar. Akıllı telefon öncesinde odaklanma yetimizi çok kaybetmemiştik o kısmı geçin fakat akıllı telefonların ve sonrasında internetin cebimize girmesinin ardından sosyal medyanın hızla ilerlemesi durdurulamaz oldu. Sosyal medya platformlatı sadece mesajlaşma aracı olarak kullanılıyordu hani MSN falan hatırlarsınız belki. Şimdi ise aşağı kaydırmalı zaman akışlı sosyal medya uygulamalarına reklamların entegrasyonu ile mesajlaşma, görüntülü konuşma ve iş hayatının da sosyal medyaya gelmesi ile birlikte insanlar her şeyi sosyal medyadan yapar oldu. Bütün bunları yaparken kendi hayatımız dışında başkalarının da hayatlarına maruz kalıyoruz ve başkaları dediğim kişiler bildiğiniz milyarlarca insan. Beynimiz patlamak üzere. Odaklanma yeteneğimiz yok oldu. Sürekli olarak gördüğümüz her şeyi parmağımızı bir kere sürüklememiz ile geçiştiriyoruz.

Bunun ardından sosyal medyanın beğeni ve yorum sistemleri ile kişiye verdiği dopamin ve serotonin hormonlarının deyim yerindeyse kısa devre yapması sonucu sürekli olarak beğeni alma isteğinin merkezde olduğu beğenilme ve en olma ihtiyacının zirve yapması ile kişi gerçek hayatta herhangi bir şey yapma isteğini kaybetti. Çünkü insanlığın herhangi bir şey yapmasının yegane sebebi eylemin sonucunda iyi hissetmektir. Dopamin yani bir şeyi yapınca tatmin olmuş hissettiren hormonunun salgılanması yani. Birisi sizi övdüğü zaman mutlu hissediyorsanız sebebi bu hormondur övülmek değil. 

Son olarak da az önce bahsettiğim kişinin bir gruba ait olma ihtiyacının kolaylıkla giderilmesini sağladığı illüzyonunu verdiği için sosyal medya içerisinde kişi zaten kendisini bir yere ait hissediyor. Orada olan insanların hiç biri ile gerçek bir bağı olmamasına rağmen sanki zaten çevresinde güvenilir insanlarla dolu güvenli bir alan varmış gibi hissediyor.

Peki bütün bunlar nereye çıkıyor? İnsan bunlardan nasıl etkileniyor ve beni bu kadar üzen şey ne?

Uzun vadeli sosyal medya kullanımının sonucunda saydığım 3 şeyin 2 tanesi bir insanda varsa fark bile etmeden kendisini her türlü içsel gelişime kapatmış olma olasılığı. 

Üzmesinin sebebi ise bunu yakın olduğum bir insan ile otururken fark etmiş olmam. 

Dışarıdan kişi hareket ediyor, bir şeyler yaşıyor ve hayatında ileriye gidiyor olabilir. Ancak kendisini istese dahi geliştirmeyecek felç edici bir şartlar silsilesine takılmış olma ihtimali çok yüksek.

Çünkü öncelikle kişi bir gruba dahil olduğunu veya başka insanlar tarafından (takipçiler, "arkadaşlar" vs.) kabul edildiğini hissettiği için kendisini içsel olarak geliştirme ihtiyacı zaten çoktan düşmüştür. Çünkü önemli olan dışarısıdır. Dışarıdan gelen kabullenilmiş hissi ile sahte bir yeterlilik hissi gelir ve kişi kendisini geliştirme ihtiyacı duymaz. Gelişim süreci başlamadan biter. 

Ardından sosyal medyanın kendisine çeken ve sürekli ama sürekli olarak daha da ilgi çekici hale getirilmeye çalışan kısa videolar, trendler, fotoğraflar ve ilgiyi tutmaya çalışan binbir tane farklı silah ile insanın ekrana dalıp bir daha çıkamaması ve bu dikkat çekici araçların dikkat çekici kalabilmeleri için daima daha da geliştirilmeleri. Giren bir daha çıkamıyor ve gerçek dünyada tecrübeler yaşamıyor.

Sonuncusu olarak da kişi bir şekilde kendisine bir şeyler katarak zihinsel ve ruhsal yolculuğuna çıkmayı istese bile çoktan bunu başaramayacak hale gelmiş oluyor. Sebebi de kişinin odaklanamaması oluyor. Düşünsenize 15 saniyelik videoyu ileriye almaya çalışan ve bunu her gün yapan bir insan çaba ve disiplin gerektiren herhangi bir işi yapmakta ne kadar etkili olabilir? Asla ve asla o zorlu yolculuğa giremez ve girse bile devam ettiremez. Zorluklara katlanamayıp yine mutluluğu her zaman bulduğu yerde yani hangisini kullanıyorsa o sosyal medya platformuna gider.

Sonucunda gerçek hayatta oturduğu zaman karşısında olan kişiye söyleyebileceği hiç bir şeyi olmayan, sadece dedikodu yapabilen ve soyut konulara yorum yapamayıp merak da etmeyen insanlar ile baş başa kalırsınız. Bunu demek bana ne kadar üzüntü veriyor anlatamam gerçekten.

Bunun ne kadar fazla olduğunun farkına varmalıyız. Mükemmel bir şekilde insanın bütün motivasyonunu elinden alıp bir şekilde o motivasyon gelirse de yine başarısız olması için bilinçli veya bilinçsiz olarak düzenlenmiş olan korkunç bir sistem.

Gerçekten insanın gelişimini tamamen durduran bir şey olduğunu fark ettiğim an dalıp gittim kendi kafamın içerisinde. Çünkü toplumun bu durumdan kurtuluşunun sadece elektriği çekmek veya interneti kapatmakla olacağını biliyorum. Neredeyse imkansız gibi bir şey yani.

Ancak bireysel olarak ne kadar değişim yaşanabileceğini kestirmek gerçekten çok güç. Umarım bazı sevdiklerim adına çok zor olan bir süreç değildir. 

Feminizme Mantık Çerçevesinde Bir Destek

Günümüzde artık hemen hemen hayatın her köşesinde kendisini gösteren bir diğer ideoloji de Feminizm'dir.

Medya organlarının her köşesinde kendisini dolaylı veya dolaysız olarak gösteren bu akım yeni falan değildir kesinlikle. Yüzyıllardır pek çok kadın eşit haklar için savaşmaktadır. Erkeklerin baskısı altında kimisi adını değiştirerek yazarlık yaparak kimisi direkt erkek kılığına girerek ellerinden geldiği kadar kadınların erkeklere eşit olduklarını ve eşit şartlar altında yaşamaları gerektiklerini göstermeyi hedeflemişlerdir.

Sonunda modern hayatın getirdiği özgür düşünce akımı ile kadınlar seslerini özgür bir şekilde duyurabilmekteler.

Tabii ki her şeyde olduğu gibi bazı insanlar odaklanamayıp duygusal davranıp intikam hissi ile hareket ederek kadın haklarını erkeklerin haklarına eşitleyeceğim derken aşırıya kaçıp erkeklerin haklarını kadınların haklarından aşağı çekmeye çalışmaya başlamışlardır. Bu kişiler günümüzde "Feminazi" olarak adlandırılmakta ve çok da söz edilmeye gerek olmayan kişilerdir. Duyguları ile hareket ederek bütün bir cinsiyetin varlığını gereksiz bulan kişilere nefes tüketmenin anlamı yok.

Feminizm amaç olarak kadın ve erkek haklarının eşitçiliğinin sağlanması olarak görülse de hareketin isminin kökeni kadın anlamına gelen Latince femina kelimesinin Fransızca'ya féminisme olarak geçmesi ve sonuna İngilizce dilinde inançları belirtmek için kelimelerin sonuna getirilen - ism ekinin birleşmesi ile ortaya çıkmıştır.

Yani Feminizm kelime olarak aslında Kadıncılık anlamına geliyor. Hareketin amacı eşitlik olsa da isim olarak tam tersini gösteriyor. Normalde "Equalism" gibi İngilizce dilinden tam olarak eşitçilik anlamına gelen bir şey olsa daha mantıklı olabilirdi. Düşüncenin bazı kesimlerce düşmanca ve ayrımcı olarak görülmesi yanlış bir düşünce fakat sistemin isminin sistemin amacına bu derece ters olması anlamsız. 

Öte yandan kadınların erkeklerden daha yukarıda olmasını değil de gerçekten eşitliği savunan insanların bile topa tutulması ekstra ekstra anlamsız.

Bunun sebebi ise çok basit. Feminizm gerçek anlamda eşitliğin sağlanması için kullanılacaksa kesinlikle uygulanması gerekli. Keşke yüzyıllar öncesinden durum öyle olsaydı hatta. Çünkü neden öyle olmasın? 

Kadınların da elleri ve ayakları var. Okumaları ve çalışmaları engellendiği zaman tam olarak ne yapacak bu insanlar? 

Evinde oturup çocuğuna baksın düşüncesinin saçmalığının bu kadar insan tarafından nasıl fark edilmediğini anlamak gerçekten güç. Kadını evde otursun diye çalıştırıyorsun çocuklarını büyütsün diye. Pekala öyle olsun da soruyorum o cahil bırakılmış kadın çocuğa ne verebilecek? Nasıl bir katkıda bulunup hayata hazırlayabilecek? Hayata dair ne görmüş ki ne versin çocuğuna? 

Gerici kafaların en çok sığındığı argümanın bu kadar basit bir mantık yürütme ile bile yok olabileceğini görmek gerçekten ilginç. 

Pekala eğitim eşitliğini çözdük. Cahil bırakılan kadın cahil nesil yetiştirir. Peki iş? 

Eğer ki kadınların kendi işlerini kurmaları, çalışmaları ve her sektörde çalışmalarının önü açılmış olsaydı insanlık ne kadar hızlı ilerlerdi? 8 milyar insanın yarısı kadın. Bütün sektörlere giren milyarlarca insanı düşünün. Çok sevdiğimiz ülkemizin Çanakkale Savaşı zamanında kadın erkek fark etmeden herkesin elinden geldiği şekilde yardım etmesi ile bu ülkenin hala ayakta durduğunu unutuyor insanlar. İşler kızışıp kan gövdeyi götürdüğü zaman saçma sapan gerici düşüncelerin can kurtarmayacağını anladığı zaman erkekliğini bir kenara bırakıyor bizim millet. 

İşin özü tamamen maksimum verim almak ve üretim kapasitesini arttırmaktan ibarettir. Asla ve asla duygusal saçmalıkların karıştırılmasına gerek yok. Çalışmayan insan amaçsızdır, amaçsız insan mutsuzdur, mutsuz insan faydasızdır ve bir sürü faydasız insan bir ülkenin çöküşüne sebep olur. 

Bu yüzden feminizme kötü gözle bakılmamalıdır. Sırf dünyaya gelmeden önce karar bile vermediğimiz bir cinsiyet yüzünden milyonlarca insanın evde kalıp hiç bir fayda sağlamadan mezarı boylamasını beklemek kadar vizyonsuz ve cahilce bir şey yoktur.

Fakat önemli bir detayın atlanmaması gerekiyor. Feminizm kadınların ve erkeklerin eşit olduğunu savunuyor fakat bunun içerisine fiziksel eşitliği de katıyor. Bu da feminizmi savunanların objektif gerçekliğin dışına çıkmasının sonucudur. Herhangi bir bedensel eksikliği olmayan ve aynı yaşta olan bir erkek ve kadının karşılaştırılması sonucunda hem kas oranı hem de kemik yoğunluğu erkeğin daha fazla olacaktır ve bu gerçek yüzlerce araştırma ile sabittir. Övünülecek veya küçümsenecek bir durum falan da değildir. Çünkü hiç kimse cinsiyetini seçerek gelmedi ve piyangodan ne çıkarsa o şekilde geldik.

Eğer feminizm eşit hakları savunup erkek ve kadınların bedensel farklılıklarını kabul ederek insanların bireysel niteliklerine göre en etkili olacağı ve hak ettiği pozisyona gelmesini savunursa sorun yoktur ve bunun ötesinde her cinsiyetin farklı gereklilikleri, üstün ve eksik yönleri olduğunu kabul ederse nitelikleri yetse bile işlere alınmayan, girdikleri işlerde daha az para kazanan, ailesi yüzünden evlere kapatılan ve bunun gibi çeşitli ayrımcılıklara maruz kalan milyonlarca kadının hayata kazandırılması ile zaten yeterince bölünmüş olan dünyanın birleşmesi için belki de yapılabilecek en büyük adım atılmış olur.


1 Kasım 2023 Çarşamba

Dedikodular

Dedikodu gerçekten çok kafa karıştırıcı bir şey. Ulan birilerini arkalarından çekip çevirdiğin zaman alınan haz ve hemen ardından gelen pişmanlık, kutlama için 2 tane büyük boy pizzayı mideye indirip sonra tartıda 80 kilo olduğunu görmek gibi bir şey (yaşandı). 

Pişmanlık hissi herkeste olmuyor tabii ki ancak pişman olanın da neden olduğunu tahmin etmek zor değil. Birisinin arkasından konuşmak özellikle sevdiğin bir kişi ise kişiye rahatsızlık verebilir ve doğaldır fakat insan düşünüyor neden bu kadar tatlı bu zıkkımı yapması diye. Başkalarını aşağı çekerek kendini yukarı çıkarma çabası kulağa en mantıklı açıklama gibi geliyor şimdilik ama o kadar basit olabileceğini sanmıyorum. 

Herneyse. Tam yanımdan geçen muavinin yan koltuklarda oturan Rus ablalar ile ikram alıp almama mücadelesini izledikten sonra devam ediyorum.

Asıl konumuz "Dedikodumuz yapılacak" düşüncesi ile hareket eden veya direkt dedikodusu yapılan insanların yaşadığı gereksiz stres. Hem kendi neslim hem de benden önce gelen neslin şükür ki artık eskisi kadar etkili olmayan problemi "Elalem ne der?" düşüncesidir.

Elalem ne der ile yaşayan kişilerin yaptıkları her hareketin üzerinde bir gölge bulunur. Bu gölgenin kimlere ait olduğu da kişinin yaşadığı toplulukta dedikoduyu spor haline getirmiş bir grup insana aittir. Bu insanlar herkesi eleştirir ve inceler, gözlemleyip çevrelerinde olan insanların kendi istediği şekilde olup olmadığını analiz eder.

Bu da oldukça can sıkıcı bir şeydir. Düşünsenize evinizde sizi izleyen bir kamera var. Ne kadar huzur bulabilirsiniz ki o evde?

Bu huzur bulamamayı bütün hayatınıza yayın şimdi. Yaptığınız hareketlerden giydiğiniz kıyafete, çalıştığınız işten yaşadığınız şehre kadar her şeye laf eden birisi olduğunu düşünün. Belki aklınızda birisi canlanmıştır bile. Veya canlanmamıştır ancak öyle birisi vardır. Belki de o kişi şu an sizinle aynı ev veya odadadır.

Eğer hiç ama hiç kimse yoksa bile eminim ki herkes çevresinde kişinin belirli bir davranış sergilemesi durumunda arkasından onu çekip çevirecek bir kişi biliyordur. Yaşlı bir tanıdığınızın yanında açık giyinmeniz veya dinlere düşman birisinin yanında saçınızı kapatmanız sonucunda o kişilerin sizi tanıyan başka insanlar ile en azından laf arasında bir iğneleme yapmaları muhtemeldir. Kişilerin bakışlarından ve ses tonlarından bunu sezmek mümkündür. 

Geçmiş zamanlarda olsa insanların dedikodularının yapılmasından korkmalarını ve o dedikoduyu getirecek olan davranıştan uzak durmalarını anlardım. Eskiden bir dedikodu insanın canına ve malına zarar gelmesine sebep olabiliyordu çünkü. İstediğin kadar özgür bir şekilde hareket etmeye çalış kaç yazar? O yüzden o zamanlar yaşamış olan ve dedikoduların baskısına boyun eğmiş olan insanlara anlayış göstermeliyiz. 

Gelelim günümüze. Günümüzde cahillerin bıçağı köreldi. Artık insanlar başka insanların alanına girene kadar nasıl davranacaklarına karar verme ve ne düşündüklerini ifade etme haklarına sahipler. 

Kültürlerin, geleneklerin ve göreneklerin zamanında kişinin üzerine zorladığı düşünce ve davranış şekilleri meydanda taşlanma tehdidiyle dikte edilemiyor. Onu yapmaya yeltenen insan bile şöyle veya böyle çalışan bir adalet sistemi ile karşılaşıyor. 

Bütün bunlar iyi güzel evet fakat sistemin hala çözemediği kısım yine bu yazının başrolü yani dedikodular. 

Adalet sistemi şu an olduğu halinin 3 kat daha sistematik ve etkili haline getirilsin yine de insanlar dedikodu yapacak. İstediğin kadar kısmaya çalış başkalarını aşağı çekerek alınan zevk insanlara fazla tatlı gelecek. Çünkü hiç bir efor sarfetmeden kişiye gelen yapay da olsa bir ilerleme ve başarı hissi. Vücuda bir kaç söz ile giren hızlı bir dopamin ve endorfin etkisi.

İnsanlar bu yüzden her zaman dedikodu yapacak. Ancak işte günümüzde o dedikodu orada kalıyor. Sadece dedikodu. Yapılan dedikodu sözü geçen insanın ölümüne sebep olmuyor. Yapılan dedikodular, elalem ne der düşüncesi, kişilerin çekip çevirmeleri ne kadar doğru veya yanlış olsun fark etmez değer teşkil etmiyor . 

Hatta düzelteyim dedikodular değer teşkil ediyor ancak teşkil ettikleri değer tamamiyle kişinin dedikoduya verdiği tepkiye bağlıdır aslında. Eğer yapılan dedikodulara önem verip dedikodunun sahibi ile kavga etmeye, uğraşmaya veya düşman olmaya çalışırsanız sizin umursamadan hayatınıza devam etmeniz durumunda bir zaman sonra yapılan dedikoduyu unutacak insanlar dönüp bakarlar ne oluyor burada diye. İşte o zaman dört duvar arasında dönen muhabbet çok daha büyümüştür ve önem teşkil etmeye başlamıştır. Kişinin dedikoduya reaksiyonu bu yüzden önemlidir.

Sanırım Game of Thrones'un en ünlü ve akılda kalıcı karakterlerinden olan Tywin Lannister'ın o efsane sözünü yazmazsam olmaz:

"Aslan, koyunların düşüncelerini kendine dert etmez." 

Ve böylelikle bu yazının da sonuna geldik. Kayıtlara geçsin Antalya'dan yola çıkalı 1 saat kadar oldu. Hava güzel. 


31 Ekim 2023 Salı

Bireysel Düşünce ve Sürüden Ayrılmak

Düşünmek bedava değildir. Düşünceler görünen ve görünmeyen ancak materyal dünya içerisinde bulunan her şey gibi enerjidir. İnsan bedeni de enerji gerektiren her şeyden kaçmaya eğilimlidir çünkü bedenimiz bir hayvan gibi hareket eder. Ne kadar az enerji harcarsa o kadar yarına sağ çıkma ihtimali de artar. 

Neyse ki artık yediğimiz yemekten gelen enerjinin ne zaman biteceğini düşünmek zorunda değiliz çünkü her mahalle başında bir market duruyor zaten. Fakat insanoğlu bedenimizin adapte olamayacağı kadar hızlı bir şekilde gelişti ve artık dünya üzerinde en fakir ülkeler haricinde enerji gerektiren şeylerden kaçma gibi bir gereksinimimiz yok.

Ancak en başta dediğim gibi düşünce bir enerjidir ve insan bedeni gereksiz enerji harcamaktan uzak durur. 

İşte bu durum toplum içerisinde pek çok kişinin ağzına sakız olmuş olan özgür düşünce konseptinin gerçekte ne kadar az kişi tarafından özümsendiğinin de açıklamasıdır. Özgür düşüncenin öneminden bahseden kişi bile özgür düşünmenin gereksinimini kendi düşüncesi ile değil başkalarının benimsediği bir düşünce olmasından kaynaklı olarak kendi fikri saymaya başladığının farkında bile değil. Bilinçsiz bir şekilde içten içe inanmadığı fikirlerin ne kadar önemli olduğu konusunda çene çalıyor. 

Toplum belirli dönemlerde belirli trendler dahilinde farklı farklı fikirlerin ve inançların yükselip alçalışına sahne olur. Bir gün insanlar bir şeye inanırken aradan bir kaç gün geçtikten sonra önceden inanılmış olan fikirler tamamen kenara atılmış ve yeni fikirler benimsenmiştir. Toplumun ikiyüzlülüğü içerisinde bugün yaptığı şeyi yarın beğenmeyecek ve ertesi gün de yarının fikrini bir daha bakılmayacak bir rafa kaldıracaktır birey. Çünkü ortalama insan düşünerek enerji harcamayı sevmez. Başka insanların onlar için düşünmesini ister. 

Ancak insan bedeninin kendisini korumak için yaptığı bir şey daha vardır. Diğer insanlarla beraber olmak. 

Fark etmesek de sürüngen beynimizin kendini koruma mekanizması bütün hayatımızı kontrol eder. Farkında olmadan yaptığımız hareketlerin pek çoğu buradan gelir. İnsan bedeni de yüzyıllar süren evrimin ardından diğer insanlardan ayrılan insanların hayatta kalamadığını kaydetmiştir. Toplu bilincimizde bu bilgi saklıdır ancak etkisini kukla oynatır gibi arkadan arkadan gösterir hala bizlere. 

Toplumda varlığını sürdüren kişilerin düşünmeyi bilmeyişinin en önemli iki sebebi bunlardır: İnsan bedeninin enerji harcamaktan kaçınması ve diğer insanlardan uzaklaşan insanların hayatta kalamayacaklarına dair yüzyıllar öncesinden bilinçaltımıza yerleşmiş olan kayıt. Bu yüzden insaan sosyal bir hayvandır.

Sıradan bir kişi toplumun fikir ve düşünce trendlerine uyum sağlar çünkü böylelikle kendisi herhangi bir düşünce üretmek zorunda değildir ve yine sıradan bir kişi topluma uyum sağlamak için moda olmuş olan düşünceyi benimseyerek kendi fikriymiş gibi ortalıkta gezer çünkü sürüden ayrılmak insanı kendi fikirleri ile yapayalnız bırakabilir ve diğer insanlar tarafından kabullenilmemesine sebep olabilir.

Bu da insan id'si yani sürüngen beyni için tahammül edilemez bir şeydir. Düşünmek hem bir israftır (beyin denen organın tek işi problem çözmek ve bedeni gereksinimlerimizi düzenlemektir onun dışında düşünmenin pragmatik olarak bir faydası yoktur) hem de diğer insanlar tarafından terk edilmemize sebep olabilecek bir eylemdir. Hayvani tarafımız buna asla izin vermez.

Tabi bu durum eğer hayvani tarafınız insani tarafınızdan daha güçlüyse geçerlidir.

Sürüden ayrılmak, özgürce düşünmek, bağımsız olmak, kendi hayatının kaptanı olmak herkesin yapabileceği bir şey değildir. Cesaret gerektirir, azim ve yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Başkalarının düşüncelerini yeri geldiği zaman bir anda silip atabilmeyi gerektirir. 

Dışarıdan gelen etkilerden tamamen bağımsız bir zihin ve fikir yapısına sahip olmamız imkansızdır tabii ki. İnsan beyni bir radyo alıcısından ibarettir. Dışarıdan aldığı materyalleri farklı düşüncelere ve oradan da farklı ürünlere dönüştürür. Bu yüzden tamamen bağımsız ve dışarıdan ayrı bir varlık olmamız imkansızdır. Görünen ve görünmeyen her şey birbirine bağlı bir vücudun parçası olduğu için öyle olmaya çalışmak bile saçmalıktır.

Ancak bir birey olduğunu iddia eden insan çevresinden gelen fikirleri herhangi bir korku veya kabul edilme arzusu yüzünden değil de objektif düşünceye göre doğru veya yanlış olarak yorumlayabilecek gelişimi gösterebilmiş olmalıdır. Kabul edip inandığı düşüncelerin de anne ve babalarından mı, toplum dayatmasından mı yoksa başka bir sebepten ötürü mü geldiğini gözden geçirmelidir. Çünkü bu düşünceler şahsi inancıma göre aslında bütün hayatınızın nasıl şekillendiğini de yönlendirmekte.

En ufak şeye karşı olan düşünce ve inancınız sizin hayatınızı belli bir yöne doğru itelemektedir kendi inancıma göre. O yüzdendir bu kadar özgür düşünce ve bireyselliğe karşı odağım. Bir başka insanın düşüncesinin benim farkına bile varmadan hayatımı yönlendirmesi fikri korkunç geliyor. Buraya yalnız geldik biz ve yalnız öleceğiz. Kendi bireysel fikir ve inançlarımızı bizi güçlü yapan tek şeydir. 

O yüzden her şeyi kenara bırakarak kendimizi inşa etmeliyiz. Bu da başkalarının düşünceleri ile olacak iş değildir.





Toplumun Deniz Fenerleri

Toplumun güçlü insanlara, güçlü ve bilge insanlara ihtiyacı var.

İnsanlık ne kadar kendisini kandırırsa kandırsın yine de bireyler görünüşte onlarca farklılıklara sahip olsa da özünde sadece iki çeşittirler. Çobanlar ve koyunlar. 

Bu dünyanın koyun gibi yaşayan ve koyunlar gibi düşünmeyi öğrenememiş olan insanların farkındalıklarının yükselmesi, bireyselleşmeleri ve sürüden ayrılmaları için örnek alabilecekleri insanlara ihtiyaçları var. Bu insanlar birer deniz fenerleridir. Materyal dünya onların sayesinde biraz olsun sığlıktan kurtulur ve bir anlam kazanır. Bu kişiler toplumu ileriye iterler. Bu kişiler çevrelerine ışık saçan bir ateş gibi varlıklarını sürdürürler ve sıcaklıkları ayak bastıkları her yere yayılır.

Anne babalarının anne babalık yapma konusunda beceriksizlikleri yüzünden hiç bir şekilde bireyleşmeleri sağlanamamış ve toplum nereye çekerse oraya giden kişilerin arasında bilinci diğerlerine göre nispeten açık olanların kendi kendilerini ve potansiyellerini keşfetmelerini sağlarlar toplumun deniz fenerleri. 

Bunu da yaptıkları işler, kullandıkları kelimeler ve enerjileri ile sağlarlar. Çok bir şey yapmalarına gerek yoktur bu kişilerin. Sadece fikirlerinin orijinallikleri ve düşünce güçleri bile yeterlidir. Olaylara bakış açıları ve ona dönemin dikte ettiği fikir ve düşünceleri hemen benimsemek yerine kendi bakış açısı ile objektif bir şekilde yorumlayabilen bireylerdir bu insanlar.

Bilinci kapalı bir şekilde toplumun ona belirli trendlere göre dikte ettiği düşünce tarzlarını kabul eden insanlığın devasa bir kısmının içerisinde yanlış eğitim, toplum tarafından kabul edilme ihtiyacı ve hayata atılamama sonucu orijinal düşüncenin ortaya çıkma olasılığı yok olur. Deniz fenerleri ise bu kişileri suda boğulan birisinin elinden tutup kıyıya çeken bir cankurtaran gibi çeker ve kurtarır. 

Hayatına bilinci kapalı bir şekilde ve diğer bilinci kapalı insanların arasında devam eden kişi bu bilinci açık ve kendi kendisine düşünebilen insan aracılığı ile kendi fikir ve değer yargılarını dilediği şekilde oluşturmaya yelken açar. Öğrendiği ve ona o zamana kadar söylenen her şeyin doğru olmayabileceğini kabullenir. Bundan sonra bilinci açık kişi yeni uyanmaya başlayan kişi için bir deniz feneri görevini oynar. O kişi her zaman uyanışa geçen kişi için örnek alınacak birisi konumuna oturur.

Ve bir gün bu kişi de tamamen kendi düşüncelerine sahip birisi olarak başka insanların toplum tarafından kabul edilme ihtiyacını reddetme potansiyeli olan kişilere yol gösteren bir deniz feneri olur.

Çocuklara Verilmesi Gereken Bir Numaralı Nitelik

Sağlıklı bir anne ve baba çocuğunun başarılı, mutlu ve sağlıklı olmasını ister ve öğütlerde bulunurlar, bir şeyler öğretmeye çalışırlat ve genel olarak çocuğun karakterini ahlaklı ve sorumluluk sahibi birisi olarak şekillendirmeye çalışırlar.

Bu tabii ki tipik, dengeli ve bilinçli bir aile türüdür. Sağlıksız olan aileler bugün konumuz değil.

İyi niyetli ebeveynler çocuklarına ellerinden geldiği kadar destek olurlar, iyi bir insan olmaları için paylaşmayı ve sevginin önemini aşılamaya çalışırlar. Çoğu zaman bu davranışlar çocukların ileride sağlıklı bir birey olmaları için yeter de artar bile ancak genelde gözden kaçan, unutulan ve en önemlisi de yalnızca çocuklukta elde edilebilecek olan bir niteliğin çocuğa aşılanması fırsatı kaçırılır. Bu nitelik meraklılıktır. Şimdi diyeceksiniz ki bu bir nitelik değil özelliktir. Bal gibi de niteliktir.

Şimdi yazmadan önce tekrar kontrol etmek için hızlı bir araştırma yaptım. Nitelik bir şeyin ayırt edici kısmı ve vasfı anlamına gelir. Vasıf kazanmak için de çabalamamız gerekir. Maalesef meraklılık gibi bir vasfı kazanmak için elde etme süremiz fazlasıyla kısıtlıdır ve o dönemde henüz bakkaldan ekmek almaya bile gidemiyor oluyoruz. 

Çocukluk döneminde edinilen meraklılık ne kadar çoksa bu insanın hayatını kökünden değiştirecek sonuçlara sahip olabilir. Çünkü yaş ilerledikçe meraklılığımız azalır ve çocukluğunda meraklılığı ateşlendirilmemiş bir çocuk daha orta yaşlarındayken hayata karşı ilgisini kaybetmeye başlar ve kendisini geliştirmeyi tamamiyle bırakıpo zamana kadar edindiği rutine bağlı bir hayat sürdürmeye başlar. Her gün aynı şeyleri yapması değil bu rutin diye kast ettiğim şey. Artık bilgi edinmez, bilgi girmeyen zihinden de bir ürün çıkmaz ve yaptığı aktiviteler de farklı gibi görünse de alınan hissiyat ve yapılan aktivitenin alt teması hep aynı olur. Arkadaşlar ile piknik yapmaya A yerinde gittiyse B yerinde gider ve bu değişik gibi gelir ancak olay eşyaları topla, arabaya atla, yemeği ye ve gel mantığından ibarettir.

Bunun gibi basit eylemlerin farklı konseptlerde yapılabilme potansiyelini göremezler ve yüzlerce piknik aynı şekilde yapılır.

Zihinsel yapı olarak da aynı fikir ve düşünceler kişinin beyninde yer eder ve yeni fikirler ve bakış açılarına şahit olsa bile bilinçli bir bağnaz olarak kendisine aykırı gelse de mantıklı gibi gelen fikirleri duyup hiç bir şekilde üzerlerine gitmeden hayatlarına devam ederler. Meraklı insan ise araştırır ve doğruyu bulur. 

Fakat bütün bunların ötesinde en önemlisi meraklılık eğer doğru kanalize edilirse çocuğun uzun vade içerisinde kendi ayakları üzerinde durmasını garantiler. 

Düşünün bi mesela; çocuk bir problem ile karşılaşıyor, problemi çözemiyor, meraklı olduğu için nedenini çözmeye çalışıyor, sebebi buluyor ve sonrasında aynı problem ile karşılaşırsa rahatlıkla çözüyor. 

Eğer çocuk bu senaryoda meraklılığı körüklenmiş bir çocuk değilse vereceği tepki ya sinirlenmek ya da ağlayıp başkasından yardım istemek olacaktır.

Tabi ki çocuğun hem sinirlenip hem ağlayıp hem de sorunun sebebini öğrenmeye çalışma ihtimali de var. Çocuk bunlar sonuçta ne yapacakları belli olmaz. 

Ancak böylesine büyük bir öğrenme isteğinin uzun vade sonuçlarını bir düşünün. Çocuk ilk başta önemli ve önemsiz bütün bilgileri sünger gibi çektikçe ve merakı giderek daha da arttıkça zihni ileride hala genç kalacak ve en önemlisi çocukluktan sonra odaklanma yeteneği arttıkça gerekli bilgiler ile gereksiz bilgileri ayırt edebilmesinin sonucu olarak problem çözme yeteneği artacaktır.

Kendi kendisini sürekli olarak ve en güzel yanı da severek geliştiren bir insan olacak. Meraklı olduğu için insanlar zorla veya gösteriş için okuyup araştırırken bu birey kendi isteği ile ve zevk alarak yapacak bu işleri. Şahane değil mi?

Peki nasıl yapılır bu? Bir çocuğa meraklılık aşılamak mümkün müdür?

Meraklılık istisnasız her insanda varolan bir içgüdüdür. Tek sorun fıtratımız gereği her bireyin doğuştan gelen meraklılık seviyesi diğerinden farklıdır.

Ancak evet çocuklarımızın meraklı olmasını sağlamak için yapabileceğimiz bazı şeyler var. 

Bunlardan kendi düşündüğüm yöntemler arasından çocuklara dünya üzerinde ve uzayda bulunan "en" olan şeylerden bahsetmek var.

Çocuk araba mı seviyor? Ona en hızlı arabadan bahsedin. Bir çizgi film mi izliyor? O çizgi filmin herhangi bir konuda en olan karakterinden bahsedin. Bir meyve mi seviyor? En büyük halinin fotoğrafını gösterin. İhtimallerin sınırı yok. Bunu yaratıcılığınız el verdiği kadar çok yapabilirsiniz.

Bir başka yöntem denenmiş bir yöntem olan masal anlatmaktır. Hayalgücünü körükleyen her şey burada işe yarar olacaktır bu yüzden masallar kadar hem denenmiş hem de kolay bir yöntem azdır.

Çocukların yaşadıkları ortamları onlara yabancı olan oyuncak ve dekoratif ürünler ile donatmak da güzel bir yöntem olabilir. Hatta çocuğa ara sıra masal anlatırken açık uçlu sorular sormak bile faydalıdır. 

Bunun dışında çocuğu özellikle merakının yeşereceği ilginç yerlere götürmek, müzelerde gezdirmek, spor etkinliklerinde bulundurmak ve birebir aktivitelere çıkararak dünyanın onların zihninde yeni bir kapısını aralamak da meraklılıklarını körükleyebilir. 

Ancak en ama en önemlisi kesinlikle çocukların sorularını yanıtlamak ve daha çok soru sormasını cesaretlendirmektir.

Çocuklar dünyaya yabancıdırlar ve bir şeyi doğru yapıp yapmadıklarını anlamak için anne ve babalarının tepkilerine bakarlar. Eğer siz onlara iyi tepki vererek cesaretlendirmezseniz araştırmaların gösterdiği gibi meraklılıkları 4 yaşındayken zirveye ulaşır ve oradan sonra sürekli olarak aşağı gider. Ancak ve ancak iyi eğitimli ve bilinçli bir ebeveyn bu zirve noktasını daha sonralara taşıyabilir ve çocuğunun hayatını etkileyebilir. 

Bu yüzden çocuklarınıza öğretilecekler listesine meraklılığı da ekleyin. 

30 Ekim 2023 Pazartesi

Modern Hayata İdealler Sökmez

Modern hayat ikinci dünya savaşı sonrası şekillenmiş ve özgür hakların hızla yaygınlaşması ile sürekli olarak yeni ideolojilerin hiç görülmemiş bir hızla ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Maalesef ki her şeyde olduğu gibi çokluğun içerisinde kalite giderek düşmüştür ve çıkan yeni ideolojiler mantık ve pratik bilginin ışığından saparak giderek daha duygusallaşmış ve subjektif hislerin etkisinde kalmıştır.

Artık dünyayı değiştiren ve problemlere çözümler getiren ideolojiler ve fikirlerden çok duygusal ve dikkat çekmek için yaratılmış mantık yoksunu sözler var meydanda.

Sözler diyorum çünkü o kadar çoklar ki hiçbirinde kalıcılık göremiyorum ve sözler unutulur gider. Kalıcılık sağlayabilecek gerçekten faydalı ve farklı fikirler varsa da maalesef gereksiz olan fikirlerin gürültülü sesleri arasında yok olup gidecektir büyük bir kısmı. Herneyse. 

Bütün bu fikirlerin sebebi modern hayatın getirdiği kolaylığın, 70 ve 80'lerde yaşamış olan neslin elde ettiği zenginliğin sonradan gelen nesile bıraktığı kolay çocukluğun rahatlığı ile kendi iç dünyalarına dönebilen ve ne hissettiklerine bakabilen 90'lar ve sonrasında doğan bireylerin sonucudur. Bu nesil önceden gelen nesile göre daha rahat bir hayat yaşamış olsalar da bunun farkında bile değillerdir. Rahatlık da yeni fikirler ve düşüncelerin doğumu için olmazsa olmazdır. Karnı doymayan insan entellektüel sohbetlere girecek vakit bulamaz çünkü.

İçinde benim de bulunduğum bu nesil kendi ideallerinin etkisi ile hayatta ilerlemeye fazlasıyla müsaittir çünkü çoğumuz maalesef gerçek hayat ile çok geç tanışıyor. Hepsi olmasa da çoğu idealin kafada oluşan birer hayalden ibaret olduğunu anlayamazlar. 

Ve bu idealist kafalardan gerçekçi ve mantığa dayanmayan ideoloji ve fikirler doğar.

İşte bu idealist kafaların bazıları ise kendi içlerine dönük, inaktif ve hareket yoksunu bireyler olup çıkmaktadırlar. Bu bireyler genelde iş beğenmeyen, her şey hakkında bir yoruma sahip olan ve çevrelerinde olan insanların davranışlarının çoğunu sessizce yorumlayan insanlardır. 

Kimi idealist saçma sapan mantık yoksunu düşüncelerini başka insanlara dikte etmeye çalışırken (ironik bir şekilde idealist ve öfkeli bir birey diktatörlüğe karşı çıkarken diktatörlüğü savunan bir bireye saldırabilir ki bu da diktatörlüğün ta kendisidir fakat mantık yoksunu insandan ne bekliyoruz ki) kimisi ise idealistliği ile sessizce arkaplanda bekler. İdeal dünyasında neler olur biterdi, nasıl şeyler başarırlardı gibi hayallere dalar.

Bu iki tipin de anlamadığı nokta modern hayata idealler sökmediğidir. Bireysel idealler güzeldir ve her insanın ideali olmalıdır. Ancak idealleri ile yaşamaya inatla devam eden bir gün hayatın gerçeklerinin kapılarını çaldıkları ve o gün kendi içlerinde besledikleri ideal hayal dünyalarının hiç bir şeye yaramadıklarını göreceklerdir.

Genelde kendi ideal dünyalarında bu kişiler asla sıradan insanların işlerini yapmazlar. Öyle bir şey isteseler ideal olmazdı zaten. Fakat iş gerçek hayata geldiği zaman bu hayalperestler gidip o içten içe hareketlerini saçma buldukları ve küçümsedikleri insanlardan yardım isterler. Kendi iç dünyalarının başka insanların saygı ve sevgisini kabul edeceğini düşünürler.

Maalesef böyle idealist insanlar mantık dahilinde düşünmedikleri ve üretim odaklı yaşamayı öğrenmedikleri sürece çevrelerine yapışarak hayatta kalmaya çalışacaklardır.

Öte yandan hem idealist, hem çalışkan hem de mantıklı olurlarsa Atatürk gibi yürüdüğü her yeri yenileyen ve ilerlemeye katkıda bulunan kişilere dönüşürler. 

Ancak kendi fikirleri ve düşünceleri üzerine harekete geçmeyen, dünyanın nasıl olması gerektiği hakkında yorumlar yaparak kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeyen kişiler modern hayat tarafından idealler mi yoksa gerçekler mi güçlüymüş bir güzel öğretilecektir.

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...