4 Kasım 2023 Cumartesi

İnançların Zincirlerini Kırmak

1999 yılında çıkan Mumya filminde bir sahnede Imhotep yani dünya üzerinde olan her insanı rahatlıkla öldürebilecek, tüfek ve tabanca gibi silahların bir şey yapamadığı insanüstü güçlere sahip mumya bir kedinin odada bulunan bir piyanonun üzerine çıkıp ses çıkardığı için korkup kaçar.

Bir kedi. 

Evet ilginç. Normal şekilde öldürülmesi imkansız olan süper güçlere sahip mumya bir kediden kaçıyor. Neden peki?

Çünkü Antik Mısır zamanında kediler kutsal sayılırdı. Bu inanca sahip olan mumya kediyi öldürmeye çalışsa rahatlıkla öldürebilecekti. Sorun şu ki bunun farkında değildi.

Kişisel olan ve olmayan her inanç insanlarda mutlaka iki şekilde tezahür eder: İnsan inancından dolayı bir eylemi yapar veya o eylemi yapmaktan uzak durur. 

Mesela asansörlerden korkan birisi her türlü asansörden uzak durup merdiveni tercih edecektir. Veya şans getirdiğine inanan birisi sürekli olarak belirli doğal taşlar arayıp kolye veya bileklik satın alacaktır kendisine. 

Ancak benim bahsettiğim inançlar böyle basit şeyler değil. Ufak tefek şeyleri ha öyle yapmışsın ha böyle yapmışsın genelde hayatımızın büyük bir kısmını etkilemez. Asıl dikkat edilmesi gereken nokta daha büyük, daha geniş çaplı inançlardır.

Dışarıdan insanın hayatının kökenine etki eden inançlar o kadar büyük sonuçlar doğurabilir ki bir insan diğerini öldürebilir. Milletler birbirine girip aslında üzerimizde hiç bir gücü olmayan ve özünde sadece fikir olan inançlar yüzünden savaşlar çıkabilir ve milyonlar ölebilir. Şu an hala olmakta.

Başta din ve milliyetçilik olmak üzere her türlü inanç kişiye dışarıdan empoze edilir. Her empoze etme şekli farklıdır. İnsan cehennem ve sonsuz ızdırap ile tehdit edilip korku duygusudan etkilenir, cennet ile ise baştan çıkarılıp karşılığında belirli şekilde davranması istenilerek bir ticaret yapılır, kişinin açgözlülüğüne hitap edilmiş olunur. Düşünsenize bir ömür belirli bir şekilde yaşa ve sonunda sonsuza kadar istediğin her şey olsun.

Bunun dışında kişi gelmeyi seçme kararını bile vermediği bir ülkenin tarihinin güzel kısımları gösterilip düşmanları şeytanlaştırılarak biz onlara karşı mentalitesi yaratılır ve gereken asker ve işçi ihtiyacı karşılanmış olur. Hepsi dengeden ibaret. 

Siyasi partilerin sırf devletten ödenek almak için her seçimde dünyanın sonu gelmiş gibi davranıp insanları perişan hale getirip kendileri için oy toplatma aracılığıyla oy oranlarını yükseltmeye çalışmaları ve herkese bu seçim kaybedilirse vatanın gideceği imajını vermeleri, sırf "o anadır" veya "o babadır" diye çevresinde olan kişilere fiziksel veya zihinsel zarar veren kişilerin geleneklerden ötürü saygı duyulmasının mecbur olduğu düşüncesi yüzünden cezalandırılmamaları veya geleneklere bağlı bir yerde yaşayan kişilerin başkaları ayıplamasın diye belirli şeyleri yapmaktan kaçınmaları veya yapmaya çalışmaları bu örneklerden bazılarıdır. 

Ve belki de günümüzde en yaygını dünyaya geldiği zaman hiç bir şeyden haberi olmayan ve ergenliğe girene kadar iki cinsiyet arasındaki farkın doğru dürüst farkında bile olmayan aptalların sonradan "Erkek dediğin şöyledir" veya "Kadın dediğin şöyle yapar" gibi cümleler kurarak kendilerine ait sandıkları fakat aslında dışarıdan onlara dikte edilmiş olan ve sırf çoğunluk onu normal olarak gördüğü için doğru kabul edilen cinsiyet yasalarını yine tıpkı onlara dikte edildiği gibi başkalarına şart koyduklarının farkına bile varamazlar. Bu döngü böyle gider çünkü hiç kimse oturup ağızlarından çıkan cümlelerin ne kadar anlamsız olduğunu sorgulamaz. 

Bunlar ve daha nice düz mantığımızı köreltip ekstrem duygusal reaksiyonlar göstermemizi veya hislerimizin manipüle edilip bir grup veya kişiye boyun eğmemizin sağlanması düpedüz deli saçmasıdır. Dünyaya geldiğimiz zaman hepimiz çırılçıplak ve şu an kafamızda ne kadar inanç varsa hepsinin etkisinin dışındaydık. İnançların görünmez zincirleri buraya gelmiş olan her insanın üzerindedir ve sokaktan çevirdiğiniz sıradan bir insan kendisini özgür görse bile aslında boynunda prangalar vardır.

Çünkü özgürlük ne kadar dışarı ile alakalı gözükse bile insanın asıl özgürlük savaşı kafasındadır. Pek çok insan güç sahibidir ancak zihninde görünmeyen ve elle tutulur bir varlığı olmamasına rağmen tahta oturmuş bir inanç yüzünden zayıftır.

Bu inançlar örneğin bir "hayvanı incitmemeliyim" düşüncesi gibi değildir. Bu bir seçimdir ve seçimler tamamiyle kişinin kendi inisiyatifine bağlıdır ve iyi veya kötü neye inanırsak inanalım her insan doğru şartlar yerine getirilirse yapmayacağına yeminler edeceği eylemi bile yapabilir. Hem de kendi isteğiyle. Sadece doğru şartların sağlanması gereklidir. 

Hayır, inançlar özellikle kişinin yaşama şeklini etkiler. Kişi asla görünmeyen fikirlerin etkisinin altında kalır ve bu inançlar dogmatiklik taşıyorsa asla sorgulanamaz ve sonuçta kişi ne kadar aptalca bir şeye inanç duyduğunu fark etmeden hayatını tamamlar. Bazı inançlar ise toplum tarafından çok yaygın bir şekilde kabul edildiği için dışlanma korkusu yüzünden kişi inançlarını ona göre ayarlar veya gerçek inançlarını kendi kafasında yaşar. Yine de sanki toplumun sevdiği şeye inanıyor gibi yapar ve genelde asıl inançları zaman içerisinde körelir. Kişi özünde taşıdığı kimliği unutur. 

İnsan şu ana kadar onun kontrolünü ele geçiren her türlü gelenek, görenek, dini, siyasi, ilişkisel ve geri kalan bir yığın farklı şekilde zihinde yer etmiş olan inancın hepsinden kurtulmalı ve hayatına yeni bir sayfa açarak eleştirel bakarak kendi yolunu çizmelidir.

Nasıl yaşayacağına ve ne yapıp yapmayacağına kendisi, hiç bir şeyden korkmadan, hiç bir şey talep etmeden ve hiç bir şeyi kutsal görmeden karar vermelidir. Bu bireysel bir kafa yapısı için yapılabilecek en önemli adımdır. Toplumun sürüklemesinden çıkmış ve kendi başına bir birey olmuş insan sadece öyle empoze edildi, aileden böyle geldi, kültürümüz böyledir veya milletimizin geleneği şöyledir diyerek hayatını yola koymaz. Eğer bu yazdıklarımdan birisi ona uygun ve mantıklı geliyorsa seçer ve alır (başka insanların sınırlarına da saygı duyma çerçevesinde tabii ki). Eğer onun için uygun ve mantıklı sıfatları geçmişte kalan bir düşünce yapısına uyuyorsa geri kafalı da olabilir birey. Fark etmez. Önemli olan şudur ki son kararı kendisi verir.

Öte yandan toplumun sıradan insanı kendi hayatının belki de yarısını görünmeyen inanç zincirleri altında yaşayarak geçirir ve ölür gider. 

2 Kasım 2023 Perşembe

Modern Dünyada İnsanın Gelişiminin En Büyük Düşmanı

Artık çok çok üzücü bulduğum ve gerçekten toplu bir çözümünün olmadığından emin olduğum günümüz dünyasında insanların kendini geliştirmesine karşı olan en büyük düşmandan bahsedeceğim.

Bu düşmanın bütün insanlık tarafından yenilmesinin sağlanabilmesi imkansız. Ciddi ciddi ne kadar düşünürsem düşüneyim ancak kişi kendi farkına varıp inisiyatif alıp gerekirse yalnızlığı göze aldıysa belki yenebilir bu düşmanı ki o da çok uzun zaman geçmeden yapıldıysa. Kanseri erken tespit etmek gibi düşünebiliriz yani. Bu düşman sosyal medyadır.

Zaten sosyal medyaya çok bayılan biri değilim ancak bugün bir anda beynimde şimşekler çaktı ve sosyal medyanın sadece bağımlılık yapması haricinde daha da büyük bir zarar verdiğini fark ettim.

Ama diyeceksiniz ki sosyal medya bir insanın gelişimini nasıl etkilesin?

İki şekilde etkiliyor. Birincisi basit. Gördükleri iki kuruş etmeyen influencer bozmalarını ve diğer kişileri taklit ederek bir gruba aitmiş gibi davranarak kendi kimliklerini unutuyorlar ve kabullenilmişlik hissi sayesinde eksikliklerini çözmeye çalışmıyorlar. Zaten öyle kabullenilmişler yani sonuçta, neden gelişmeye çalışsınlar ki? 

İkincisi ve benim daha yeni farkına vardığım şey ise birinci yöntem ve sosyal medyanın bağımlılık yapıcılığının aynı zamanda odaklanma yeteneğimizi bozmasının sonucu olarak ortaya çıkan bir durum.

Bu durum hepsinin kombinasyonu olduğu için teker teker anlatacağım. Gelin başlayalım. 

Öncelikle insanların odaklanma yeteneği giderek daha az efor sarf ederek farklı içerikler görmelerinin sonucu olarak yerin dibine girmiştir. Araştırmasını falan okumadım ancak odaklanma yeteneğimizin tüm zamanların en düşük seviyesinde olduğundan eminim. Bilgisayarlar önceden sadece yazılara ev sahipliği yapabilirken yayınlayabildikleri şeylere zamanla resimler, sesler, videolar ve daha bir sürü farklı şey eklendi. Bir bilgisayar çok fazla içeriği içinde tutamıyordu ve bu yüzden görebileceğimiz şeyler azdı. Usb flaş belleklerin 1 gb olduğu günler daha 15 yıl önceydi ve o zamanlar 4 gb büyük sayılıyordu.

Sonradan bilgisayarlar ceplerimize girmeye başladılar. Akıllı telefon öncesinde odaklanma yetimizi çok kaybetmemiştik o kısmı geçin fakat akıllı telefonların ve sonrasında internetin cebimize girmesinin ardından sosyal medyanın hızla ilerlemesi durdurulamaz oldu. Sosyal medya platformlatı sadece mesajlaşma aracı olarak kullanılıyordu hani MSN falan hatırlarsınız belki. Şimdi ise aşağı kaydırmalı zaman akışlı sosyal medya uygulamalarına reklamların entegrasyonu ile mesajlaşma, görüntülü konuşma ve iş hayatının da sosyal medyaya gelmesi ile birlikte insanlar her şeyi sosyal medyadan yapar oldu. Bütün bunları yaparken kendi hayatımız dışında başkalarının da hayatlarına maruz kalıyoruz ve başkaları dediğim kişiler bildiğiniz milyarlarca insan. Beynimiz patlamak üzere. Odaklanma yeteneğimiz yok oldu. Sürekli olarak gördüğümüz her şeyi parmağımızı bir kere sürüklememiz ile geçiştiriyoruz.

Bunun ardından sosyal medyanın beğeni ve yorum sistemleri ile kişiye verdiği dopamin ve serotonin hormonlarının deyim yerindeyse kısa devre yapması sonucu sürekli olarak beğeni alma isteğinin merkezde olduğu beğenilme ve en olma ihtiyacının zirve yapması ile kişi gerçek hayatta herhangi bir şey yapma isteğini kaybetti. Çünkü insanlığın herhangi bir şey yapmasının yegane sebebi eylemin sonucunda iyi hissetmektir. Dopamin yani bir şeyi yapınca tatmin olmuş hissettiren hormonunun salgılanması yani. Birisi sizi övdüğü zaman mutlu hissediyorsanız sebebi bu hormondur övülmek değil. 

Son olarak da az önce bahsettiğim kişinin bir gruba ait olma ihtiyacının kolaylıkla giderilmesini sağladığı illüzyonunu verdiği için sosyal medya içerisinde kişi zaten kendisini bir yere ait hissediyor. Orada olan insanların hiç biri ile gerçek bir bağı olmamasına rağmen sanki zaten çevresinde güvenilir insanlarla dolu güvenli bir alan varmış gibi hissediyor.

Peki bütün bunlar nereye çıkıyor? İnsan bunlardan nasıl etkileniyor ve beni bu kadar üzen şey ne?

Uzun vadeli sosyal medya kullanımının sonucunda saydığım 3 şeyin 2 tanesi bir insanda varsa fark bile etmeden kendisini her türlü içsel gelişime kapatmış olma olasılığı. 

Üzmesinin sebebi ise bunu yakın olduğum bir insan ile otururken fark etmiş olmam. 

Dışarıdan kişi hareket ediyor, bir şeyler yaşıyor ve hayatında ileriye gidiyor olabilir. Ancak kendisini istese dahi geliştirmeyecek felç edici bir şartlar silsilesine takılmış olma ihtimali çok yüksek.

Çünkü öncelikle kişi bir gruba dahil olduğunu veya başka insanlar tarafından (takipçiler, "arkadaşlar" vs.) kabul edildiğini hissettiği için kendisini içsel olarak geliştirme ihtiyacı zaten çoktan düşmüştür. Çünkü önemli olan dışarısıdır. Dışarıdan gelen kabullenilmiş hissi ile sahte bir yeterlilik hissi gelir ve kişi kendisini geliştirme ihtiyacı duymaz. Gelişim süreci başlamadan biter. 

Ardından sosyal medyanın kendisine çeken ve sürekli ama sürekli olarak daha da ilgi çekici hale getirilmeye çalışan kısa videolar, trendler, fotoğraflar ve ilgiyi tutmaya çalışan binbir tane farklı silah ile insanın ekrana dalıp bir daha çıkamaması ve bu dikkat çekici araçların dikkat çekici kalabilmeleri için daima daha da geliştirilmeleri. Giren bir daha çıkamıyor ve gerçek dünyada tecrübeler yaşamıyor.

Sonuncusu olarak da kişi bir şekilde kendisine bir şeyler katarak zihinsel ve ruhsal yolculuğuna çıkmayı istese bile çoktan bunu başaramayacak hale gelmiş oluyor. Sebebi de kişinin odaklanamaması oluyor. Düşünsenize 15 saniyelik videoyu ileriye almaya çalışan ve bunu her gün yapan bir insan çaba ve disiplin gerektiren herhangi bir işi yapmakta ne kadar etkili olabilir? Asla ve asla o zorlu yolculuğa giremez ve girse bile devam ettiremez. Zorluklara katlanamayıp yine mutluluğu her zaman bulduğu yerde yani hangisini kullanıyorsa o sosyal medya platformuna gider.

Sonucunda gerçek hayatta oturduğu zaman karşısında olan kişiye söyleyebileceği hiç bir şeyi olmayan, sadece dedikodu yapabilen ve soyut konulara yorum yapamayıp merak da etmeyen insanlar ile baş başa kalırsınız. Bunu demek bana ne kadar üzüntü veriyor anlatamam gerçekten.

Bunun ne kadar fazla olduğunun farkına varmalıyız. Mükemmel bir şekilde insanın bütün motivasyonunu elinden alıp bir şekilde o motivasyon gelirse de yine başarısız olması için bilinçli veya bilinçsiz olarak düzenlenmiş olan korkunç bir sistem.

Gerçekten insanın gelişimini tamamen durduran bir şey olduğunu fark ettiğim an dalıp gittim kendi kafamın içerisinde. Çünkü toplumun bu durumdan kurtuluşunun sadece elektriği çekmek veya interneti kapatmakla olacağını biliyorum. Neredeyse imkansız gibi bir şey yani.

Ancak bireysel olarak ne kadar değişim yaşanabileceğini kestirmek gerçekten çok güç. Umarım bazı sevdiklerim adına çok zor olan bir süreç değildir. 

Feminizme Mantık Çerçevesinde Bir Destek

Günümüzde artık hemen hemen hayatın her köşesinde kendisini gösteren bir diğer ideoloji de Feminizm'dir.

Medya organlarının her köşesinde kendisini dolaylı veya dolaysız olarak gösteren bu akım yeni falan değildir kesinlikle. Yüzyıllardır pek çok kadın eşit haklar için savaşmaktadır. Erkeklerin baskısı altında kimisi adını değiştirerek yazarlık yaparak kimisi direkt erkek kılığına girerek ellerinden geldiği kadar kadınların erkeklere eşit olduklarını ve eşit şartlar altında yaşamaları gerektiklerini göstermeyi hedeflemişlerdir.

Sonunda modern hayatın getirdiği özgür düşünce akımı ile kadınlar seslerini özgür bir şekilde duyurabilmekteler.

Tabii ki her şeyde olduğu gibi bazı insanlar odaklanamayıp duygusal davranıp intikam hissi ile hareket ederek kadın haklarını erkeklerin haklarına eşitleyeceğim derken aşırıya kaçıp erkeklerin haklarını kadınların haklarından aşağı çekmeye çalışmaya başlamışlardır. Bu kişiler günümüzde "Feminazi" olarak adlandırılmakta ve çok da söz edilmeye gerek olmayan kişilerdir. Duyguları ile hareket ederek bütün bir cinsiyetin varlığını gereksiz bulan kişilere nefes tüketmenin anlamı yok.

Feminizm amaç olarak kadın ve erkek haklarının eşitçiliğinin sağlanması olarak görülse de hareketin isminin kökeni kadın anlamına gelen Latince femina kelimesinin Fransızca'ya féminisme olarak geçmesi ve sonuna İngilizce dilinde inançları belirtmek için kelimelerin sonuna getirilen - ism ekinin birleşmesi ile ortaya çıkmıştır.

Yani Feminizm kelime olarak aslında Kadıncılık anlamına geliyor. Hareketin amacı eşitlik olsa da isim olarak tam tersini gösteriyor. Normalde "Equalism" gibi İngilizce dilinden tam olarak eşitçilik anlamına gelen bir şey olsa daha mantıklı olabilirdi. Düşüncenin bazı kesimlerce düşmanca ve ayrımcı olarak görülmesi yanlış bir düşünce fakat sistemin isminin sistemin amacına bu derece ters olması anlamsız. 

Öte yandan kadınların erkeklerden daha yukarıda olmasını değil de gerçekten eşitliği savunan insanların bile topa tutulması ekstra ekstra anlamsız.

Bunun sebebi ise çok basit. Feminizm gerçek anlamda eşitliğin sağlanması için kullanılacaksa kesinlikle uygulanması gerekli. Keşke yüzyıllar öncesinden durum öyle olsaydı hatta. Çünkü neden öyle olmasın? 

Kadınların da elleri ve ayakları var. Okumaları ve çalışmaları engellendiği zaman tam olarak ne yapacak bu insanlar? 

Evinde oturup çocuğuna baksın düşüncesinin saçmalığının bu kadar insan tarafından nasıl fark edilmediğini anlamak gerçekten güç. Kadını evde otursun diye çalıştırıyorsun çocuklarını büyütsün diye. Pekala öyle olsun da soruyorum o cahil bırakılmış kadın çocuğa ne verebilecek? Nasıl bir katkıda bulunup hayata hazırlayabilecek? Hayata dair ne görmüş ki ne versin çocuğuna? 

Gerici kafaların en çok sığındığı argümanın bu kadar basit bir mantık yürütme ile bile yok olabileceğini görmek gerçekten ilginç. 

Pekala eğitim eşitliğini çözdük. Cahil bırakılan kadın cahil nesil yetiştirir. Peki iş? 

Eğer ki kadınların kendi işlerini kurmaları, çalışmaları ve her sektörde çalışmalarının önü açılmış olsaydı insanlık ne kadar hızlı ilerlerdi? 8 milyar insanın yarısı kadın. Bütün sektörlere giren milyarlarca insanı düşünün. Çok sevdiğimiz ülkemizin Çanakkale Savaşı zamanında kadın erkek fark etmeden herkesin elinden geldiği şekilde yardım etmesi ile bu ülkenin hala ayakta durduğunu unutuyor insanlar. İşler kızışıp kan gövdeyi götürdüğü zaman saçma sapan gerici düşüncelerin can kurtarmayacağını anladığı zaman erkekliğini bir kenara bırakıyor bizim millet. 

İşin özü tamamen maksimum verim almak ve üretim kapasitesini arttırmaktan ibarettir. Asla ve asla duygusal saçmalıkların karıştırılmasına gerek yok. Çalışmayan insan amaçsızdır, amaçsız insan mutsuzdur, mutsuz insan faydasızdır ve bir sürü faydasız insan bir ülkenin çöküşüne sebep olur. 

Bu yüzden feminizme kötü gözle bakılmamalıdır. Sırf dünyaya gelmeden önce karar bile vermediğimiz bir cinsiyet yüzünden milyonlarca insanın evde kalıp hiç bir fayda sağlamadan mezarı boylamasını beklemek kadar vizyonsuz ve cahilce bir şey yoktur.

Fakat önemli bir detayın atlanmaması gerekiyor. Feminizm kadınların ve erkeklerin eşit olduğunu savunuyor fakat bunun içerisine fiziksel eşitliği de katıyor. Bu da feminizmi savunanların objektif gerçekliğin dışına çıkmasının sonucudur. Herhangi bir bedensel eksikliği olmayan ve aynı yaşta olan bir erkek ve kadının karşılaştırılması sonucunda hem kas oranı hem de kemik yoğunluğu erkeğin daha fazla olacaktır ve bu gerçek yüzlerce araştırma ile sabittir. Övünülecek veya küçümsenecek bir durum falan da değildir. Çünkü hiç kimse cinsiyetini seçerek gelmedi ve piyangodan ne çıkarsa o şekilde geldik.

Eğer feminizm eşit hakları savunup erkek ve kadınların bedensel farklılıklarını kabul ederek insanların bireysel niteliklerine göre en etkili olacağı ve hak ettiği pozisyona gelmesini savunursa sorun yoktur ve bunun ötesinde her cinsiyetin farklı gereklilikleri, üstün ve eksik yönleri olduğunu kabul ederse nitelikleri yetse bile işlere alınmayan, girdikleri işlerde daha az para kazanan, ailesi yüzünden evlere kapatılan ve bunun gibi çeşitli ayrımcılıklara maruz kalan milyonlarca kadının hayata kazandırılması ile zaten yeterince bölünmüş olan dünyanın birleşmesi için belki de yapılabilecek en büyük adım atılmış olur.


1 Kasım 2023 Çarşamba

Dedikodular

Dedikodu gerçekten çok kafa karıştırıcı bir şey. Ulan birilerini arkalarından çekip çevirdiğin zaman alınan haz ve hemen ardından gelen pişmanlık, kutlama için 2 tane büyük boy pizzayı mideye indirip sonra tartıda 80 kilo olduğunu görmek gibi bir şey (yaşandı). 

Pişmanlık hissi herkeste olmuyor tabii ki ancak pişman olanın da neden olduğunu tahmin etmek zor değil. Birisinin arkasından konuşmak özellikle sevdiğin bir kişi ise kişiye rahatsızlık verebilir ve doğaldır fakat insan düşünüyor neden bu kadar tatlı bu zıkkımı yapması diye. Başkalarını aşağı çekerek kendini yukarı çıkarma çabası kulağa en mantıklı açıklama gibi geliyor şimdilik ama o kadar basit olabileceğini sanmıyorum. 

Herneyse. Tam yanımdan geçen muavinin yan koltuklarda oturan Rus ablalar ile ikram alıp almama mücadelesini izledikten sonra devam ediyorum.

Asıl konumuz "Dedikodumuz yapılacak" düşüncesi ile hareket eden veya direkt dedikodusu yapılan insanların yaşadığı gereksiz stres. Hem kendi neslim hem de benden önce gelen neslin şükür ki artık eskisi kadar etkili olmayan problemi "Elalem ne der?" düşüncesidir.

Elalem ne der ile yaşayan kişilerin yaptıkları her hareketin üzerinde bir gölge bulunur. Bu gölgenin kimlere ait olduğu da kişinin yaşadığı toplulukta dedikoduyu spor haline getirmiş bir grup insana aittir. Bu insanlar herkesi eleştirir ve inceler, gözlemleyip çevrelerinde olan insanların kendi istediği şekilde olup olmadığını analiz eder.

Bu da oldukça can sıkıcı bir şeydir. Düşünsenize evinizde sizi izleyen bir kamera var. Ne kadar huzur bulabilirsiniz ki o evde?

Bu huzur bulamamayı bütün hayatınıza yayın şimdi. Yaptığınız hareketlerden giydiğiniz kıyafete, çalıştığınız işten yaşadığınız şehre kadar her şeye laf eden birisi olduğunu düşünün. Belki aklınızda birisi canlanmıştır bile. Veya canlanmamıştır ancak öyle birisi vardır. Belki de o kişi şu an sizinle aynı ev veya odadadır.

Eğer hiç ama hiç kimse yoksa bile eminim ki herkes çevresinde kişinin belirli bir davranış sergilemesi durumunda arkasından onu çekip çevirecek bir kişi biliyordur. Yaşlı bir tanıdığınızın yanında açık giyinmeniz veya dinlere düşman birisinin yanında saçınızı kapatmanız sonucunda o kişilerin sizi tanıyan başka insanlar ile en azından laf arasında bir iğneleme yapmaları muhtemeldir. Kişilerin bakışlarından ve ses tonlarından bunu sezmek mümkündür. 

Geçmiş zamanlarda olsa insanların dedikodularının yapılmasından korkmalarını ve o dedikoduyu getirecek olan davranıştan uzak durmalarını anlardım. Eskiden bir dedikodu insanın canına ve malına zarar gelmesine sebep olabiliyordu çünkü. İstediğin kadar özgür bir şekilde hareket etmeye çalış kaç yazar? O yüzden o zamanlar yaşamış olan ve dedikoduların baskısına boyun eğmiş olan insanlara anlayış göstermeliyiz. 

Gelelim günümüze. Günümüzde cahillerin bıçağı köreldi. Artık insanlar başka insanların alanına girene kadar nasıl davranacaklarına karar verme ve ne düşündüklerini ifade etme haklarına sahipler. 

Kültürlerin, geleneklerin ve göreneklerin zamanında kişinin üzerine zorladığı düşünce ve davranış şekilleri meydanda taşlanma tehdidiyle dikte edilemiyor. Onu yapmaya yeltenen insan bile şöyle veya böyle çalışan bir adalet sistemi ile karşılaşıyor. 

Bütün bunlar iyi güzel evet fakat sistemin hala çözemediği kısım yine bu yazının başrolü yani dedikodular. 

Adalet sistemi şu an olduğu halinin 3 kat daha sistematik ve etkili haline getirilsin yine de insanlar dedikodu yapacak. İstediğin kadar kısmaya çalış başkalarını aşağı çekerek alınan zevk insanlara fazla tatlı gelecek. Çünkü hiç bir efor sarfetmeden kişiye gelen yapay da olsa bir ilerleme ve başarı hissi. Vücuda bir kaç söz ile giren hızlı bir dopamin ve endorfin etkisi.

İnsanlar bu yüzden her zaman dedikodu yapacak. Ancak işte günümüzde o dedikodu orada kalıyor. Sadece dedikodu. Yapılan dedikodu sözü geçen insanın ölümüne sebep olmuyor. Yapılan dedikodular, elalem ne der düşüncesi, kişilerin çekip çevirmeleri ne kadar doğru veya yanlış olsun fark etmez değer teşkil etmiyor . 

Hatta düzelteyim dedikodular değer teşkil ediyor ancak teşkil ettikleri değer tamamiyle kişinin dedikoduya verdiği tepkiye bağlıdır aslında. Eğer yapılan dedikodulara önem verip dedikodunun sahibi ile kavga etmeye, uğraşmaya veya düşman olmaya çalışırsanız sizin umursamadan hayatınıza devam etmeniz durumunda bir zaman sonra yapılan dedikoduyu unutacak insanlar dönüp bakarlar ne oluyor burada diye. İşte o zaman dört duvar arasında dönen muhabbet çok daha büyümüştür ve önem teşkil etmeye başlamıştır. Kişinin dedikoduya reaksiyonu bu yüzden önemlidir.

Sanırım Game of Thrones'un en ünlü ve akılda kalıcı karakterlerinden olan Tywin Lannister'ın o efsane sözünü yazmazsam olmaz:

"Aslan, koyunların düşüncelerini kendine dert etmez." 

Ve böylelikle bu yazının da sonuna geldik. Kayıtlara geçsin Antalya'dan yola çıkalı 1 saat kadar oldu. Hava güzel. 


31 Ekim 2023 Salı

Bireysel Düşünce ve Sürüden Ayrılmak

Düşünmek bedava değildir. Düşünceler görünen ve görünmeyen ancak materyal dünya içerisinde bulunan her şey gibi enerjidir. İnsan bedeni de enerji gerektiren her şeyden kaçmaya eğilimlidir çünkü bedenimiz bir hayvan gibi hareket eder. Ne kadar az enerji harcarsa o kadar yarına sağ çıkma ihtimali de artar. 

Neyse ki artık yediğimiz yemekten gelen enerjinin ne zaman biteceğini düşünmek zorunda değiliz çünkü her mahalle başında bir market duruyor zaten. Fakat insanoğlu bedenimizin adapte olamayacağı kadar hızlı bir şekilde gelişti ve artık dünya üzerinde en fakir ülkeler haricinde enerji gerektiren şeylerden kaçma gibi bir gereksinimimiz yok.

Ancak en başta dediğim gibi düşünce bir enerjidir ve insan bedeni gereksiz enerji harcamaktan uzak durur. 

İşte bu durum toplum içerisinde pek çok kişinin ağzına sakız olmuş olan özgür düşünce konseptinin gerçekte ne kadar az kişi tarafından özümsendiğinin de açıklamasıdır. Özgür düşüncenin öneminden bahseden kişi bile özgür düşünmenin gereksinimini kendi düşüncesi ile değil başkalarının benimsediği bir düşünce olmasından kaynaklı olarak kendi fikri saymaya başladığının farkında bile değil. Bilinçsiz bir şekilde içten içe inanmadığı fikirlerin ne kadar önemli olduğu konusunda çene çalıyor. 

Toplum belirli dönemlerde belirli trendler dahilinde farklı farklı fikirlerin ve inançların yükselip alçalışına sahne olur. Bir gün insanlar bir şeye inanırken aradan bir kaç gün geçtikten sonra önceden inanılmış olan fikirler tamamen kenara atılmış ve yeni fikirler benimsenmiştir. Toplumun ikiyüzlülüğü içerisinde bugün yaptığı şeyi yarın beğenmeyecek ve ertesi gün de yarının fikrini bir daha bakılmayacak bir rafa kaldıracaktır birey. Çünkü ortalama insan düşünerek enerji harcamayı sevmez. Başka insanların onlar için düşünmesini ister. 

Ancak insan bedeninin kendisini korumak için yaptığı bir şey daha vardır. Diğer insanlarla beraber olmak. 

Fark etmesek de sürüngen beynimizin kendini koruma mekanizması bütün hayatımızı kontrol eder. Farkında olmadan yaptığımız hareketlerin pek çoğu buradan gelir. İnsan bedeni de yüzyıllar süren evrimin ardından diğer insanlardan ayrılan insanların hayatta kalamadığını kaydetmiştir. Toplu bilincimizde bu bilgi saklıdır ancak etkisini kukla oynatır gibi arkadan arkadan gösterir hala bizlere. 

Toplumda varlığını sürdüren kişilerin düşünmeyi bilmeyişinin en önemli iki sebebi bunlardır: İnsan bedeninin enerji harcamaktan kaçınması ve diğer insanlardan uzaklaşan insanların hayatta kalamayacaklarına dair yüzyıllar öncesinden bilinçaltımıza yerleşmiş olan kayıt. Bu yüzden insaan sosyal bir hayvandır.

Sıradan bir kişi toplumun fikir ve düşünce trendlerine uyum sağlar çünkü böylelikle kendisi herhangi bir düşünce üretmek zorunda değildir ve yine sıradan bir kişi topluma uyum sağlamak için moda olmuş olan düşünceyi benimseyerek kendi fikriymiş gibi ortalıkta gezer çünkü sürüden ayrılmak insanı kendi fikirleri ile yapayalnız bırakabilir ve diğer insanlar tarafından kabullenilmemesine sebep olabilir.

Bu da insan id'si yani sürüngen beyni için tahammül edilemez bir şeydir. Düşünmek hem bir israftır (beyin denen organın tek işi problem çözmek ve bedeni gereksinimlerimizi düzenlemektir onun dışında düşünmenin pragmatik olarak bir faydası yoktur) hem de diğer insanlar tarafından terk edilmemize sebep olabilecek bir eylemdir. Hayvani tarafımız buna asla izin vermez.

Tabi bu durum eğer hayvani tarafınız insani tarafınızdan daha güçlüyse geçerlidir.

Sürüden ayrılmak, özgürce düşünmek, bağımsız olmak, kendi hayatının kaptanı olmak herkesin yapabileceği bir şey değildir. Cesaret gerektirir, azim ve yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Başkalarının düşüncelerini yeri geldiği zaman bir anda silip atabilmeyi gerektirir. 

Dışarıdan gelen etkilerden tamamen bağımsız bir zihin ve fikir yapısına sahip olmamız imkansızdır tabii ki. İnsan beyni bir radyo alıcısından ibarettir. Dışarıdan aldığı materyalleri farklı düşüncelere ve oradan da farklı ürünlere dönüştürür. Bu yüzden tamamen bağımsız ve dışarıdan ayrı bir varlık olmamız imkansızdır. Görünen ve görünmeyen her şey birbirine bağlı bir vücudun parçası olduğu için öyle olmaya çalışmak bile saçmalıktır.

Ancak bir birey olduğunu iddia eden insan çevresinden gelen fikirleri herhangi bir korku veya kabul edilme arzusu yüzünden değil de objektif düşünceye göre doğru veya yanlış olarak yorumlayabilecek gelişimi gösterebilmiş olmalıdır. Kabul edip inandığı düşüncelerin de anne ve babalarından mı, toplum dayatmasından mı yoksa başka bir sebepten ötürü mü geldiğini gözden geçirmelidir. Çünkü bu düşünceler şahsi inancıma göre aslında bütün hayatınızın nasıl şekillendiğini de yönlendirmekte.

En ufak şeye karşı olan düşünce ve inancınız sizin hayatınızı belli bir yöne doğru itelemektedir kendi inancıma göre. O yüzdendir bu kadar özgür düşünce ve bireyselliğe karşı odağım. Bir başka insanın düşüncesinin benim farkına bile varmadan hayatımı yönlendirmesi fikri korkunç geliyor. Buraya yalnız geldik biz ve yalnız öleceğiz. Kendi bireysel fikir ve inançlarımızı bizi güçlü yapan tek şeydir. 

O yüzden her şeyi kenara bırakarak kendimizi inşa etmeliyiz. Bu da başkalarının düşünceleri ile olacak iş değildir.





Toplumun Deniz Fenerleri

Toplumun güçlü insanlara, güçlü ve bilge insanlara ihtiyacı var.

İnsanlık ne kadar kendisini kandırırsa kandırsın yine de bireyler görünüşte onlarca farklılıklara sahip olsa da özünde sadece iki çeşittirler. Çobanlar ve koyunlar. 

Bu dünyanın koyun gibi yaşayan ve koyunlar gibi düşünmeyi öğrenememiş olan insanların farkındalıklarının yükselmesi, bireyselleşmeleri ve sürüden ayrılmaları için örnek alabilecekleri insanlara ihtiyaçları var. Bu insanlar birer deniz fenerleridir. Materyal dünya onların sayesinde biraz olsun sığlıktan kurtulur ve bir anlam kazanır. Bu kişiler toplumu ileriye iterler. Bu kişiler çevrelerine ışık saçan bir ateş gibi varlıklarını sürdürürler ve sıcaklıkları ayak bastıkları her yere yayılır.

Anne babalarının anne babalık yapma konusunda beceriksizlikleri yüzünden hiç bir şekilde bireyleşmeleri sağlanamamış ve toplum nereye çekerse oraya giden kişilerin arasında bilinci diğerlerine göre nispeten açık olanların kendi kendilerini ve potansiyellerini keşfetmelerini sağlarlar toplumun deniz fenerleri. 

Bunu da yaptıkları işler, kullandıkları kelimeler ve enerjileri ile sağlarlar. Çok bir şey yapmalarına gerek yoktur bu kişilerin. Sadece fikirlerinin orijinallikleri ve düşünce güçleri bile yeterlidir. Olaylara bakış açıları ve ona dönemin dikte ettiği fikir ve düşünceleri hemen benimsemek yerine kendi bakış açısı ile objektif bir şekilde yorumlayabilen bireylerdir bu insanlar.

Bilinci kapalı bir şekilde toplumun ona belirli trendlere göre dikte ettiği düşünce tarzlarını kabul eden insanlığın devasa bir kısmının içerisinde yanlış eğitim, toplum tarafından kabul edilme ihtiyacı ve hayata atılamama sonucu orijinal düşüncenin ortaya çıkma olasılığı yok olur. Deniz fenerleri ise bu kişileri suda boğulan birisinin elinden tutup kıyıya çeken bir cankurtaran gibi çeker ve kurtarır. 

Hayatına bilinci kapalı bir şekilde ve diğer bilinci kapalı insanların arasında devam eden kişi bu bilinci açık ve kendi kendisine düşünebilen insan aracılığı ile kendi fikir ve değer yargılarını dilediği şekilde oluşturmaya yelken açar. Öğrendiği ve ona o zamana kadar söylenen her şeyin doğru olmayabileceğini kabullenir. Bundan sonra bilinci açık kişi yeni uyanmaya başlayan kişi için bir deniz feneri görevini oynar. O kişi her zaman uyanışa geçen kişi için örnek alınacak birisi konumuna oturur.

Ve bir gün bu kişi de tamamen kendi düşüncelerine sahip birisi olarak başka insanların toplum tarafından kabul edilme ihtiyacını reddetme potansiyeli olan kişilere yol gösteren bir deniz feneri olur.

Çocuklara Verilmesi Gereken Bir Numaralı Nitelik

Sağlıklı bir anne ve baba çocuğunun başarılı, mutlu ve sağlıklı olmasını ister ve öğütlerde bulunurlar, bir şeyler öğretmeye çalışırlat ve genel olarak çocuğun karakterini ahlaklı ve sorumluluk sahibi birisi olarak şekillendirmeye çalışırlar.

Bu tabii ki tipik, dengeli ve bilinçli bir aile türüdür. Sağlıksız olan aileler bugün konumuz değil.

İyi niyetli ebeveynler çocuklarına ellerinden geldiği kadar destek olurlar, iyi bir insan olmaları için paylaşmayı ve sevginin önemini aşılamaya çalışırlar. Çoğu zaman bu davranışlar çocukların ileride sağlıklı bir birey olmaları için yeter de artar bile ancak genelde gözden kaçan, unutulan ve en önemlisi de yalnızca çocuklukta elde edilebilecek olan bir niteliğin çocuğa aşılanması fırsatı kaçırılır. Bu nitelik meraklılıktır. Şimdi diyeceksiniz ki bu bir nitelik değil özelliktir. Bal gibi de niteliktir.

Şimdi yazmadan önce tekrar kontrol etmek için hızlı bir araştırma yaptım. Nitelik bir şeyin ayırt edici kısmı ve vasfı anlamına gelir. Vasıf kazanmak için de çabalamamız gerekir. Maalesef meraklılık gibi bir vasfı kazanmak için elde etme süremiz fazlasıyla kısıtlıdır ve o dönemde henüz bakkaldan ekmek almaya bile gidemiyor oluyoruz. 

Çocukluk döneminde edinilen meraklılık ne kadar çoksa bu insanın hayatını kökünden değiştirecek sonuçlara sahip olabilir. Çünkü yaş ilerledikçe meraklılığımız azalır ve çocukluğunda meraklılığı ateşlendirilmemiş bir çocuk daha orta yaşlarındayken hayata karşı ilgisini kaybetmeye başlar ve kendisini geliştirmeyi tamamiyle bırakıpo zamana kadar edindiği rutine bağlı bir hayat sürdürmeye başlar. Her gün aynı şeyleri yapması değil bu rutin diye kast ettiğim şey. Artık bilgi edinmez, bilgi girmeyen zihinden de bir ürün çıkmaz ve yaptığı aktiviteler de farklı gibi görünse de alınan hissiyat ve yapılan aktivitenin alt teması hep aynı olur. Arkadaşlar ile piknik yapmaya A yerinde gittiyse B yerinde gider ve bu değişik gibi gelir ancak olay eşyaları topla, arabaya atla, yemeği ye ve gel mantığından ibarettir.

Bunun gibi basit eylemlerin farklı konseptlerde yapılabilme potansiyelini göremezler ve yüzlerce piknik aynı şekilde yapılır.

Zihinsel yapı olarak da aynı fikir ve düşünceler kişinin beyninde yer eder ve yeni fikirler ve bakış açılarına şahit olsa bile bilinçli bir bağnaz olarak kendisine aykırı gelse de mantıklı gibi gelen fikirleri duyup hiç bir şekilde üzerlerine gitmeden hayatlarına devam ederler. Meraklı insan ise araştırır ve doğruyu bulur. 

Fakat bütün bunların ötesinde en önemlisi meraklılık eğer doğru kanalize edilirse çocuğun uzun vade içerisinde kendi ayakları üzerinde durmasını garantiler. 

Düşünün bi mesela; çocuk bir problem ile karşılaşıyor, problemi çözemiyor, meraklı olduğu için nedenini çözmeye çalışıyor, sebebi buluyor ve sonrasında aynı problem ile karşılaşırsa rahatlıkla çözüyor. 

Eğer çocuk bu senaryoda meraklılığı körüklenmiş bir çocuk değilse vereceği tepki ya sinirlenmek ya da ağlayıp başkasından yardım istemek olacaktır.

Tabi ki çocuğun hem sinirlenip hem ağlayıp hem de sorunun sebebini öğrenmeye çalışma ihtimali de var. Çocuk bunlar sonuçta ne yapacakları belli olmaz. 

Ancak böylesine büyük bir öğrenme isteğinin uzun vade sonuçlarını bir düşünün. Çocuk ilk başta önemli ve önemsiz bütün bilgileri sünger gibi çektikçe ve merakı giderek daha da arttıkça zihni ileride hala genç kalacak ve en önemlisi çocukluktan sonra odaklanma yeteneği arttıkça gerekli bilgiler ile gereksiz bilgileri ayırt edebilmesinin sonucu olarak problem çözme yeteneği artacaktır.

Kendi kendisini sürekli olarak ve en güzel yanı da severek geliştiren bir insan olacak. Meraklı olduğu için insanlar zorla veya gösteriş için okuyup araştırırken bu birey kendi isteği ile ve zevk alarak yapacak bu işleri. Şahane değil mi?

Peki nasıl yapılır bu? Bir çocuğa meraklılık aşılamak mümkün müdür?

Meraklılık istisnasız her insanda varolan bir içgüdüdür. Tek sorun fıtratımız gereği her bireyin doğuştan gelen meraklılık seviyesi diğerinden farklıdır.

Ancak evet çocuklarımızın meraklı olmasını sağlamak için yapabileceğimiz bazı şeyler var. 

Bunlardan kendi düşündüğüm yöntemler arasından çocuklara dünya üzerinde ve uzayda bulunan "en" olan şeylerden bahsetmek var.

Çocuk araba mı seviyor? Ona en hızlı arabadan bahsedin. Bir çizgi film mi izliyor? O çizgi filmin herhangi bir konuda en olan karakterinden bahsedin. Bir meyve mi seviyor? En büyük halinin fotoğrafını gösterin. İhtimallerin sınırı yok. Bunu yaratıcılığınız el verdiği kadar çok yapabilirsiniz.

Bir başka yöntem denenmiş bir yöntem olan masal anlatmaktır. Hayalgücünü körükleyen her şey burada işe yarar olacaktır bu yüzden masallar kadar hem denenmiş hem de kolay bir yöntem azdır.

Çocukların yaşadıkları ortamları onlara yabancı olan oyuncak ve dekoratif ürünler ile donatmak da güzel bir yöntem olabilir. Hatta çocuğa ara sıra masal anlatırken açık uçlu sorular sormak bile faydalıdır. 

Bunun dışında çocuğu özellikle merakının yeşereceği ilginç yerlere götürmek, müzelerde gezdirmek, spor etkinliklerinde bulundurmak ve birebir aktivitelere çıkararak dünyanın onların zihninde yeni bir kapısını aralamak da meraklılıklarını körükleyebilir. 

Ancak en ama en önemlisi kesinlikle çocukların sorularını yanıtlamak ve daha çok soru sormasını cesaretlendirmektir.

Çocuklar dünyaya yabancıdırlar ve bir şeyi doğru yapıp yapmadıklarını anlamak için anne ve babalarının tepkilerine bakarlar. Eğer siz onlara iyi tepki vererek cesaretlendirmezseniz araştırmaların gösterdiği gibi meraklılıkları 4 yaşındayken zirveye ulaşır ve oradan sonra sürekli olarak aşağı gider. Ancak ve ancak iyi eğitimli ve bilinçli bir ebeveyn bu zirve noktasını daha sonralara taşıyabilir ve çocuğunun hayatını etkileyebilir. 

Bu yüzden çocuklarınıza öğretilecekler listesine meraklılığı da ekleyin. 

30 Ekim 2023 Pazartesi

Modern Hayata İdealler Sökmez

Modern hayat ikinci dünya savaşı sonrası şekillenmiş ve özgür hakların hızla yaygınlaşması ile sürekli olarak yeni ideolojilerin hiç görülmemiş bir hızla ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Maalesef ki her şeyde olduğu gibi çokluğun içerisinde kalite giderek düşmüştür ve çıkan yeni ideolojiler mantık ve pratik bilginin ışığından saparak giderek daha duygusallaşmış ve subjektif hislerin etkisinde kalmıştır.

Artık dünyayı değiştiren ve problemlere çözümler getiren ideolojiler ve fikirlerden çok duygusal ve dikkat çekmek için yaratılmış mantık yoksunu sözler var meydanda.

Sözler diyorum çünkü o kadar çoklar ki hiçbirinde kalıcılık göremiyorum ve sözler unutulur gider. Kalıcılık sağlayabilecek gerçekten faydalı ve farklı fikirler varsa da maalesef gereksiz olan fikirlerin gürültülü sesleri arasında yok olup gidecektir büyük bir kısmı. Herneyse. 

Bütün bu fikirlerin sebebi modern hayatın getirdiği kolaylığın, 70 ve 80'lerde yaşamış olan neslin elde ettiği zenginliğin sonradan gelen nesile bıraktığı kolay çocukluğun rahatlığı ile kendi iç dünyalarına dönebilen ve ne hissettiklerine bakabilen 90'lar ve sonrasında doğan bireylerin sonucudur. Bu nesil önceden gelen nesile göre daha rahat bir hayat yaşamış olsalar da bunun farkında bile değillerdir. Rahatlık da yeni fikirler ve düşüncelerin doğumu için olmazsa olmazdır. Karnı doymayan insan entellektüel sohbetlere girecek vakit bulamaz çünkü.

İçinde benim de bulunduğum bu nesil kendi ideallerinin etkisi ile hayatta ilerlemeye fazlasıyla müsaittir çünkü çoğumuz maalesef gerçek hayat ile çok geç tanışıyor. Hepsi olmasa da çoğu idealin kafada oluşan birer hayalden ibaret olduğunu anlayamazlar. 

Ve bu idealist kafalardan gerçekçi ve mantığa dayanmayan ideoloji ve fikirler doğar.

İşte bu idealist kafaların bazıları ise kendi içlerine dönük, inaktif ve hareket yoksunu bireyler olup çıkmaktadırlar. Bu bireyler genelde iş beğenmeyen, her şey hakkında bir yoruma sahip olan ve çevrelerinde olan insanların davranışlarının çoğunu sessizce yorumlayan insanlardır. 

Kimi idealist saçma sapan mantık yoksunu düşüncelerini başka insanlara dikte etmeye çalışırken (ironik bir şekilde idealist ve öfkeli bir birey diktatörlüğe karşı çıkarken diktatörlüğü savunan bir bireye saldırabilir ki bu da diktatörlüğün ta kendisidir fakat mantık yoksunu insandan ne bekliyoruz ki) kimisi ise idealistliği ile sessizce arkaplanda bekler. İdeal dünyasında neler olur biterdi, nasıl şeyler başarırlardı gibi hayallere dalar.

Bu iki tipin de anlamadığı nokta modern hayata idealler sökmediğidir. Bireysel idealler güzeldir ve her insanın ideali olmalıdır. Ancak idealleri ile yaşamaya inatla devam eden bir gün hayatın gerçeklerinin kapılarını çaldıkları ve o gün kendi içlerinde besledikleri ideal hayal dünyalarının hiç bir şeye yaramadıklarını göreceklerdir.

Genelde kendi ideal dünyalarında bu kişiler asla sıradan insanların işlerini yapmazlar. Öyle bir şey isteseler ideal olmazdı zaten. Fakat iş gerçek hayata geldiği zaman bu hayalperestler gidip o içten içe hareketlerini saçma buldukları ve küçümsedikleri insanlardan yardım isterler. Kendi iç dünyalarının başka insanların saygı ve sevgisini kabul edeceğini düşünürler.

Maalesef böyle idealist insanlar mantık dahilinde düşünmedikleri ve üretim odaklı yaşamayı öğrenmedikleri sürece çevrelerine yapışarak hayatta kalmaya çalışacaklardır.

Öte yandan hem idealist, hem çalışkan hem de mantıklı olurlarsa Atatürk gibi yürüdüğü her yeri yenileyen ve ilerlemeye katkıda bulunan kişilere dönüşürler. 

Ancak kendi fikirleri ve düşünceleri üzerine harekete geçmeyen, dünyanın nasıl olması gerektiği hakkında yorumlar yaparak kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeyen kişiler modern hayat tarafından idealler mi yoksa gerçekler mi güçlüymüş bir güzel öğretilecektir.

Baban Ölmüş Gibi Yaşa

Hayır, burada babama hakaret falan etmiyorum. Cevabınızı aldıysanız sizi başka sayfalara yönlendirelim lütfen veya devam edin.

2017 yılında David Deida'nın ''Üstün Erkeğin Yolu'' kitabını okumuştum. Adı çok klişe gelebilir ancak bir erkeğe toksik olmaması ve aynı zamanda modern hayatta sahip olması gereken özelliklerden bahsetmekteydi. İlk 20 sayfasından birinde ''Baban Ölmüş Gibi Yaşa'' kısmına denk gelmiştim. Çok kışkırtıcı bir başlık olduğu için dikkatimi çekmişti sizin de bu sayfayı merak etmeniz gibi.

Yıllar geçti o sayfayı okumamın üzerinden. Ancak ne derece doğru ve her insan için geçerli bir düşünce tarzı olduğunu artık tamamen içselleştirmiş bir durumdayım diyebilirim. Çok basittir aslında fakat inanılmaz derecede az insan tarafından benimsenmiş bir düşünce şeklidir.

Bu düşünce şekli insanın sadece kendi ayakları üzerinde durması ve zorluklara kendi gücü ile karşı koyması gerektiğini savunur. Kişi anne ve babasının varlığından mutlu olmakla birlikte onların güç ve desteğini kendi gücü gibi görmemesi gerekir. Çünkü bu güce fazla bağlılık bireyi sonunda zayıflaştırır ve gelişmesinin önüne geçer.

Hayır, birey yardım istemekten de çekinmemelidir. Sadece zorluklara karşı ilk yaptığı şeyin anne ve babasının kucağına gitmemesi gerektiği anlamına gelir. Çünkü bir gün ebeveynleri hayatta olmayacaktır. O zamana kadar ailesinden gelen güce bağlı kalan kişi uzun vadede sadece kendi kişisel gelişimini durdurur ve eninde sonunda yalnız kaldığı zaman aslında ne kadar zayıf olduğunun farkına varır. Hayat da onun üzerinden tır gibi geçer. Çünkü artık dayanabileceği bir duvar yoktur arkasında.

Onun yerine kişi babası ölmüş gibi yaşamalıdır. Sürekli olarak kişisel mücadeleleri ile kendisi başa çıkarak yükselmeli ve anne ve babasının zamanında kendi çektikleri zorluklar aracılığıyla eriştikleri kişisel güç seviyesine erişmeli ve hatta bunun daha da üzerine koymalıdır.

Kalenin burçları arasında en zayıf olan burç olarak kalmayı kabullenmek ve olası bir saldırı esnasında diğer burçlardan destek almak yerine diğer burçlara destek gönderecek kadar güçlü bir burç olmayı hedeflemelidir. 

Kişi bunu yapmak istemeyebilir. Hak veriyorum da. Neden bunu yapmak zorunda olalım ki? 

Maalesef hayat bu kurallara göre işlemiyor. Gerçek hayatta gerçek kurallar ve savaşlar vardır. Kişisel savaşlarınız ile kendiniz yüzleşmelisiniz ve ancak ve ancak hiç bir çözüm getiremezseniz çevrenizdeki kişilerden yardım istemelisiniz. Bu bir problem değildir. Yardım isterken ezilip büzülmeye gerek yoktur.

Hatta tam tersine başınızı dik tutun. Çünkü siz dilencilik yapmaya gelmediniz oraya. Elinizden geleni yaptığınızdan eminseniz dilenci değilsinizdir. Karşınızdaki kişiye eşitsinizdir. Görünüş öyle olmasa bile eşitsinizdir. Çünkü insanlar sosyal varlıklardır ve hiç birimiz sonsuza kadar yalnız hayatta kalamayız. Herkes yardıma ihtiyaç duyar. 

En ufak problemde yardım istemeye ve başkaları aracılığı ile kendi problemlerini çözmeye çalışan kişiler ise benim gözümde asalaktan farksızdırlar. Başkalarının üzerine sorumluluklarını yıkarak kendi keyiflerini ve memnuniyetlerini sürdürmeye ve bu şekilde yaşamlarını devam ettirmeye çalışırlar. 

Ancak babası ölmüş gibi yaşayan bir insan bir gün hem kendisine hem de babasına yardım edecek ve problemleri çözecek kadar kabiliyetli bir insana dönüşür. İşte bu insanlar da başka insanların yollarını bulmak için ilham alacağı deniz fenerlerinden farksızdırlar. Çünkü diğer insanların da bireyleşmelerine ve kendilerine has bir insan olmaları için bir örnek oluştururlar. 

Son bir yazı daha sonra uyku.











Korku, Başarı, Özgüven ve Referans Noktaları

Sürekli olarak farklı insanlar ile tanışan birisi olarak gördüğüm hemen hemen her insanın içten içe hissettikleri bir özgüvensizlik ve korku hissiyatı ile boğuştuklarına şahit olmaktayım.

Maalesef korku hissi hissettiğimiz duyguların içerisinde genelde en güçlü olanı olarak karşımıza çıkar. Korku dediğimiz his de amigdalamızda bize herhangi bir şekilde dolaylı veya dolaysız olarak zarar veren her durum, nesne, kişi ve olaydan uzak durmamız için tehlikeli olduğu tespit edilen şeylerin kaydedilmesinin sonucunda bu tehlike teşkil eden etkenlerin bize yakınlaşması durumunda kaçmamızı sağlayan bir histen ibarettir. 

Korku ile özgüven de birebir bağlantılıdır. Çünkü korku hissi insanı felç eder. İnsan içinden çıkması fazlasıyla zor olan bir döngüye kapılır. Bu döngü kişi tarafından kazanılmak istenen başarının fazla tehlikeli olduğuna kanaat getiren amigdalanın alarm verip söz konusu bireye korkuyu yoğun bir şekilde hissettirmesi sonucu olarak elde etmek istediği hedeften vazgeçmesine sebep olması ve kişinin bu hayalini yarım bırakmasının sonucu olarak giderek daha başarısız, elinden iş gelmeyen bir korkak olduğu inancına kapılması ile oluşur.

Bu döngüye giren kişi korkusu yüzünden felç olduktan sonra yeni hedeflerin üzerine gitmek istese bile önceden yarım bıraktığı hayalin sonucu olarak başarısızlığını hatırlayarak kafasında kendi kendisine neden başarısız olacağını gösteren argümanlar kurar. Kişinin zihninde bir nevi iç savaş başlar. Birey hedeflenen hayali yapabilecek midir yoksa yapamayacak mıdır?

Eğer kişi önceden pek çok şeyi kafasına koyup yine de korkusunun onu geri çekmesinden kaynaklı olarak yapamdıysa giderek kendisine olan inancı kaybolur ve başarısız olduğu durumlar çoğalır. Bu durumlar birey için birer referans noktasına dönüşür ve yıllar böyle geçer. Sonunda kişi geçmişinde sadece başarısızlıklarla dolu bir hayat bulur ve bunu yıkması için bir felaket, kökten değişime sebep olacak bir yıkım veya yeterli olgunluğa gelerek kendisi ile barışması gerekir. Maalesef ki bütün bu değişim katalizörleri olana kadar kişi onlarca fırsatı kaçırmış olur.

Bu döngü bir korku ve başarısızlık döngüsüdür. Ancak tersi de mümkündür. Kişiye giderek daha da büyüyen ve sonunda inanılmaz bir gücün yaratımına sebep olan bir döngü. Bunun için korku ve başarısızlık döngüsünün özünde, en, en, en altında yatan sebebe bakmalıyız.

Bu sebep kişinin 0'dan 100'e bir anda atlamaya çalışması, yani hayalperestliğinin gölgesinde kalarak gerçekçi olmayan hedefler koyarak kendi boyunun çok üzerinde olan henüz gerçekleştirilemeyecek olan hayaller kurmasıdır.

Kişi henüz kendisi için yeterince referans noktası oluşturmadan yani yeterince ufak hedefler gerçekleştirmeden inanılmaz büyük beklentiler altına sokar kendini. Bu gerçek hayattan kopuk ve hayatı toz pembe görmenin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur ve ilk hayalperestliğin sonucu belirlenen hedefin büyüklüğü henüz önceden hiç bir şey veya yeterince zorluk çekmeden bir şeyleri başarmış olan bireyi ezip geçer.

Onun yerine kişi bir başarı ve özgüven döngüsü oluşturmalıdır. Kendisine negatif değil pozitif referans noktaları oluşturmalıdır. Nasıl mı olacak bu?

Çok basit. Kişi kendisine devasa hayaller kurmadan önce küçük adımlarla başlamalı ve küçük hedefler koymalı. Bu haftalıkla çalışan birisinin parasını alınca çok istediği bir kıyafeti alması da olabilir, bir hafta boyunca her gün belirli bir saatte kalkmak da.

3 gün boyunca hiç çikolata yememek de olabilir, araba sürmeyi öğrenmekte. Odayı temizlemek de olabilir, yüzmeyi öğrenmek de olabilir, bir kitap okumak da. Limit yok. Büyük veya küçük yok. 

Kişi sadece yatağını toplamak  (biliyorum çok klişe ama doğru) ile bile kendisine bir referans noktası kazandırır. Biliyordur ki bu şeyi yapabiliyordur ve başarır. İleride giderek çıtası yükselerek zorlaşan mücadeleler karşısında ise onun da aynı hızla giderek yükselen bir referans gücü vardır. Geçmişine baktığı zaman üstesinden geldiği sorunlar ve çözdüğü problemler giderek büyümüştür ve başarısız olmayacağına dair birer kanıt olmuşlardır.

İlk başta büyük bir güç ile, biraz sonrasında daha sıkıcı bir şekilde geçen bir süreçtir bu. Başlangıçta kişi büyük bir enerji ile sürekli olarak bir şeyler başarmak ve aklına koyduğu minik hedefleri gerçekleştirmek ister. Ancak bir zaman sonra bu aktif olarak yapılabilecek bir şey olmaktan çıkar. Kişi sürekli olarak konfor alanının dışına çıkmalıdır ve uzun süreli izolasyondan kaçınmalıdır. Aksi takdirde referans noktaları çok geçmişte kalır ve kişi yeni bir mücadele ile karşılaştığı zaman referans noktasına bakarak ''O günlerde daha korkusuzdum, artık eskisi kadar cesur değilim'' gibi saçma sapan ifadelerde bulunurlar. Bunlar da birer bahanedir. Zaman insana fiziksel olarak eksiklikler getirse de karakterin değişimi yıllar içerisinde kişiyi eksitmez, yalnızca değiştirir. Ve bu değişimlerin geçerliliğini kaybetmeleri için aksine bir olayın yaşanması gerekir. 

Uzun bir süre sonra kişi fazlasıyla çok referans noktası kazanmıştır ve başarısızlık bu kişiyi yıldıramaz olmuştur. Kişi başarısız olması durumunda üzülür, yere düşer, kalkar ve devam eder. Çünkü o zamana kadar 100 pozitif referans noktası oluşturduysa bile aralarında bazılarının ne kadar zor olduğunu ve yalnızca o pes ederse başarısız olmuş olacağını bilir.

Kişi işte bu durumu yarattığı zaman başarı ve özgüven döngüsüne girmiş demektir. Korkunun sesi giderek düşükleşir ve terbiye edilmiş olur. Tabii ki korku asla yok edilemez. Her zaman sizi korumak için varlığını sürdürecektir fakat artık yerli yersiz yerde sesini çıkaramayacaktır. Birey artık normal bir yaşama kavuşmuştur. Çünkü artık mağaralarda her an vahşi bir hayvan tarafından öldürülme riskimiz yoktur. O zaman anlarız ki hissettiğimiz korku yalnızca amigdalanın modern hayatın daha az tehlikeli olmasına uyum sağlayamamış ve hala atalarımızın yaşadığı tehlikelere göre reaksiyon gösteren bir mekanizmadan ibarettir.

Bu yüzden her insan kendisine referans noktaları oluşturarak kendisine olan inancını sürekli olarak güçlendirmelidir. Böylelikle bir gün başka hiç bir şeye bel bağlamadan kendi başına güç sahibi olarak korkudan ve şüpheden kendisini özgürleştirebilir.

29 Ekim 2023 Pazar

Yaralı Çocuklarız Hepimiz

Çocukluk ne kadar güzel bir dönemdir. Ara sıra aklıma gelir ve geri dönmek isterim belirli dönemlere. Keşke bilincim o zaman olduğu gibi kapalı olsa da şu an olduğu gibi çok düşünmesem diyorum genelde. İnsanı çıldırtan cinsten bir his gerçekten çocuklukta algılarımızın kapalılığının bize ne kadar mutluluk sağladığını düşünmek.

Herneyse. 15 yaşlarına gelip çocukluk hissiyatını hissetmeyen kimsenin olduğunu sanmıyorum dünya üzerinde. Bir top sektirip hayaller kurmak bile bir çocuğu dünyanın en mutlu kişisi yapabilir. Veya yolda yürürken kaldırım desenlerinin üzerlerinden zıplayarak geçmek.

Bu derecede masum ve mutluyuzdur çocukluğumuzda. Çünkü bilmezler çocuklar ölüm nedir, tehlike nedir, sosyal baskı ve toplumsal beklentiler nedir. Çocuk sadece kendisidir. Kendi hisleri doğrultusunda hareket eder ve acı veren hissiyattan kaçınır. Bu kadardır çocuk. Büyüdükçe işler karışıklaşır.

Ancak böylesine masum bir zamanda dünyanın en iyi ailesi ile yaşasa bile hiç bir çocuk yaralanmadan çıkmaz bu dönemden. 

Her çocuk fiziksel yaraların ötesinde kendi değer yargıları ve dünyaya bakış açısını kökünden etkileyecek şekilde değişir.

Bu değişim ne şekilde mi olur? Maalesef anne ve babaların engellemesi imkansızdır bu değişimi. En dikkatli olan ebeveynler bile bir gün çocuğa bir söz söylerler ve hasar gerçekleşir. Hakaret demiyorum bakın, herhangi bir söz bu etkiyi yaratabilecek güce sahiptir. En masum söz bile. 

Hatta ve hatta söz konusu ebeveynin hiç bir söz söylemesine bile gerek yoktur. Başka birisi ile konuşurken sıradan bir davranış sergilemesi bile yeterlidir. 

Peki bu yara neye benzer? Ne gibi bir yaradan söz ediyoruz şu anda? 

Basit. Çocuk toplum içerisinde nasıl yaşaması gerektiğini ve nasıl davranarak hayatta kalabileceğini saptamaya çalışır ve çevresinde gördüğü tepkiler aracılığı ile kabullenileceğini düşündüğü bir dizi davranış şekli tespit eder.

Bu davranış şekilleri birer başlangıçtır. Bu davranışların yeterince uzun vadede yapılması durumunda kişi içe dönüklüğü, dışa dönüklüğü, güvenlik ihtiyacı ve diğer faktörler ile o başlangıçta çevresine bakarak edindiği davranışların da kronikleşmesini ve aynı zamanda başka davranışların da oluşmasının kapısını aralar.

Sonunda biz bu ortaya çıkan olaylara karşı verilen tepkilerin ve davranışların toplamına kişilik deriz. Örnek verirsem daha kolay anlaşılacak gibi geliyor. 

Bir gün ailesinin istediği basit bir görevi yerine getiremeyen bir çocuk düşünün mesela. Ailesi onu azarlar bu başarısızlığın sonunda. Bu çocuk orada koluna bir çizik alır. Bu çiziği kapatmak zorundadır. Ne yapacaktır? 

İşte burada fıtratından gelen özellikler ve o zamana kadar yaşadığı diğer tecrübelerin sonucu olarak hayata karşı bakış açısının şekillenmeye başladığını söyleyebiliriz. 

Çocuk o zamana kadar yaşadığı tecrübeler ve yetiştirilme tarzının sonucu olarak birden çok şey düşünebilir. Mesela "Ben beceriksizim, dünyaya uyum sağlayamıyorum" düşüncesine inanmaya başlayarak ileride içedönük ve dramatik bir bireye dönüşebilir. Bu şekilde insanları kendisine çekmek için dramatik davranabilir veya sanatla ilgilenerek kabullenilmeye yönelebilir. 

Veya "Ben değer görüp sevilmek istiyorsam bir şeyler başarmam ve başarısızlıktan uzak durmam gerekli" düşüncesine kapılarak sürekli olarak bir şeyleri başarmaya çalışarak yaşamının yıllarını iş ile kafayı kırmış bir şekilde harcayabilir.

Yada "Ben karşımda olan kişilerin işlerini görürsem bana bağırmazlar, beni severler" düşüncesini benimseyip sürekli başkalarının yardımına koşan ve kendi isteklerini başkalarının isteklerinin olduğu yerde görmezden gelen birisine dönüşürler.

Asıl sorun ne biliyor musunuz? Bu hisler o kadar derin hisler ki insan bu hislerin ne derece hayata bakış açılarını kapsamış olduğunu fark edemez. Çünkü çocukluktan kök salmaya başlayan bu düşünceler yetişkinliğe erişmiş bir bireyin hayatında başka düşünceye yer bırakmamıştır. 

Hatta şöyle söyleyeyim, kişi çocukluğunda benimsediği düşünceden yıllar sonra yetişkin hayatında bu düşüncenin tamamiyle tersini işaret edecek başka bir düşünce edinsin ve bu düşünceye gönül versin, yine de çocuklukta benimsediği düşünce o bireyin davranışlarını yönlendirmeye devam eder. Dilinden istediği kadar farklı cümleler çıksın eğer kendi davranışları kişinin farkında bile olmadan başka bir fikre dayanıyorsa ne fark eder ki? 

Çoğu zaman bu düşünceler kişinin o derece hayatının kontrolündedir ki bebekken gözünüze renkleri farklı gösteren kalıcı bir lens takıldığını düşünün. 100 yıl bile geçse o lensin size gösterdiği şekilde görürsünüz renkleri. Ve aksinin varlığına katiyen inanmazsınız.

Aynısı çocuklukta alınan yaraya da benzetilebilir. Çocuğun edindiği yara yetişkin olan birey için artık tamamiyle köklerini salmış bir hayata bakış açısı, bir felsefesi olmuştur.

Ve farklı alternatifleri görmekte başarısız olur. 

Bu anlattığım her çocuğun yaralı olması konsepti kişilerin yanlış inançlarına göre sergiledikleri davranış şekillerinin kategorizasyonu sonucunda üretilmiş olan Enneagram kişilik tipi testinin aslında bir anlatımıydı. 9 adet enneagram insanların korkularına göre olaylara tepkilerini belirlemeye çalışır ve bu davranışların nasıl değişime uğrayabileceğini göstermek için de "Subtype" denilen enneagrama bağlı farklı ancak bağlantılı başka bir test vardır. Bu da yazıda bahsettiğim öğrenilen davranışın nasıl yönlendirileceğini, başka davranışlara nasıl dönüşeceğini anlamak için fazlasıyla etkili ve faydalıdır.

Şahsen onlarca kişilik analiz ıvır zıvırı gördüm bu kadar etkili olan çok az şey gördüm. Eminim sizin için de isabetli şeyler söyleyecektir. 

Go. 

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...