24 Nisan 2021 Cumartesi

Her İnsan Özel midir?

Fight Club filminin efsanevi "Tarihin Ortanca Çocukları" sahnesini izlemeyen yoktur diye düşünüyorum.

İlkokul yıllarımı hatırlıyorum da sürekli aynı şeyi söylüyorlardı: "Zeki ama çalışmıyor, çalışırsa çok güzel yerlere gelebilir." Bunu ne zaman duysam gururlanırdım ve mutlu olurdum. Fakat yine aynı tarihlerde bir şey fark etmeye başladım:

Bu cümleyi hemen hemen her çocuk için kullanıyorlardı.

Nasıl anlayamamıştım ama çalışıp iyi notlar alan çocuklar hariç hemen hemen bütün eli yüzü düzgün duran çocuğa "zeki ama çalışmıyor" sıfatı yapıştırılıyordu. Sanki ben de dahil bütün bu çocuklar çalışsa her birimiz devlet yönetiminde yer alacak veya ünlü profesörler falan olacaklardık.

Üniversite yıllarından şimdi çevreme bakıyorum da o zeki olup çalışmayan öğrencilerin hiç biri zamanında elini tuttuğumuz büyüklerin özel sayacağı mesleklerde veya makamlarda değil.

Peki neden durum böyle oldu? Acaba problem öğrenciler de mi yoksa onları çalışmaya teşvik edemeyen öğretmenler ve velilerde miydi?

İlkokulda olsak bu soruya dersler çok zor diye cevap verirdim. Ortaokulda olsak öğretmen anlatamıyor derdim. Lisede olsak biz çalışmıyoruz derdim. Artık bu yaşımda rahatlıkla diyebilirim ki her insan özel değildir, bazı kişiler ne kadar çalışırsa çalışsın üstün bir performans bekleyemezsiniz, başarısız olan insanlar dünyada daha çok olmasa örnek gösterdiğiniz o başarılı insanların adını bile duyamazdınız. Hepimizin zirvelere oynayacağı düşüncesi gerçekten kopuk bir fanteziden ibaret sadece. 

"Hayatta Kalma Önyargısı" veya "Survivorship Bias" insanların mental bir eleme süreci içerisindeyken başarılı olan tarafa odaklandığını söyler. 

Yani mesela girişimcilikle uğraşan veya borsada yatırım yapmak isteyen kişiler sosyal medya üzerinde Warren Buffet, Mark Zuckerberg ve Steve Jobs gibi insanların sözlerini alıp telefonlarının duvar kağıtları, whatsapp durumu falan yapar ya, hatta onların hayatlarını okuyup ilham alarak idolleri hallerine getirirler. 

Bu kişiler borsa ve yatırım işlerinde paralarını kaybeden, borca düşen ve hayallerini gerçekleştiremeyen binlerce hatta milyonlarca insanların varlığını tamamen göz ardı ederler. 

Bu örneği istediğiniz hangi konuya uygularsanız uygulayın bir şey değişmeyecektir hiç bir şüphem yok. 

Hani hep diyorlar ya zirveye çıkmak için çok çalışmak lazım falan. Haklılar. Çalışmadan şu dünyada hayallerimizi elde etmek çok zor. İstisnalar var tabii ki ancak oturduğumuz yerden istisnalardan olmayı beklemek başarısızlık için aktarmasız bilet almaktır. 

Ancak ne kadar çalışırsak çalışalım bazı hayallerin gerçek olmayacağını kabul etmemiz gerekiyor.

Herkes dünyanın dört bir yanında tanınan bir iş adamı veya şarkıcı olmayacak, kimisi bu yolda canını verecek ancak yine de hedefini elde edemeyecek.

Şu an beş tane yolcu uçağı aynı anda düşse ve binlerce kişi hayatını kaybetse, medya ve toplumun en çok dikkatini çeken bir iş adamının oğlu olduğu için genç yaşta milyonlara sahip olan adamın biri olacak. Veya bir kaç albüm yapıp iki nesil sonra hatırlanmayacak olan bir şarkıcı. Diğer ölen insanlar ise sadece birer sayıdan ibaret. Anılmayı ve isimleri herkesin dilinde dolaşmayı sonuna kadar hak edecek kadar iyi ve çalışkan insanlar olsa bile sadece uçak kazasında ölen birisi olarak tanınacaklar.

Başarıyı bir piramit gibi düşünün. Tepeye ve yükseklere ne kadar çıkarsanız insan sayısı o kadar azalır. Aşağıdakiler sadece en tepedeki kişiye bakarken ayağı kayıp yuvarlanıp piramidin en aşağısına düşen insanları göremezler. 

 Bu gerçeklere rağmen çocukları mutlu ve memnun olacakları bir hayata doğru ilerlemeye yönlendirmek yerine onları içi boş hayaller ile aslında istemeyecekleri mevkilere yönlendiriyoruz.

Çocuk hiç bir zaman çok zengin olmayı veya ünlü olmayı, politik güç kazanmayı istemedi ki. O hedefleri çevresinde kendi yaşıtlarını kıskanan yetişkinler istedi ve bu isteği çocuklarına yansıttılar. Daha da önemlisi hak edilmeyen övgüler ile kırılgan içi boş bir özgüven yarattılar (bu konu hakkında sonra yazacağım) sonra çocuk başarısız olunca neden başarısız diye şaşırıp kaldılar. 

Herkes özel doğmadı ve herkes özel olmayacak. Dünyada şu an en özel sayılacak insan bile bir gün sadece kitaplarda geçen bir yazı olacak. Bunun aksini kabullenince hayat sizin değerinizi azaltmayacak veya intihar etmeniz gerekmeyecek. Sadece kendinize biraz daha dürüst olacaksınız. 

Kim bilir belki de aklınıza gelen "özel" kavramı sadece toplumun size aşıladığı bir anlam içermektedir. Toplum ünlü ve zenginleri sevdiği için siz de onu istediğinizi sanmışsınızdır. Belki de sizin gerçekten özel bulacağınız şey bu kavramlardan çok uzak bir şeydir. 

Düşünmek lazım. 

23 Nisan 2021 Cuma

Globalist Düşüncede Nüfus Kontrolü

İsmini vermek istemediğim bir televizyon kanalının ismini vermek istemesem de konuyla biraz ilgilenen herkesin bileceği bir programında çeşitli komplo teorileri anlatılıyor genelde gece geç saatlerde.

Bu teorilerin pek çoğu mantıklı ve akla yatan şeyler. Hatta bazılarına katılıyorum ve doğru olduğunu düşünüyorum. Lakin katılmadığım ve objektif bir göz yerine sadece negatif, korku dolu bir kafayla düşünülen bir durum olduğunu fark ettim.

Küreselci güçlerin nüfus kontrol girişimleri.

Komplo teorileri gerçek veya değil bugün bundan bahsetmek istemiyorum. İsteyen inanabilir, isteyen inanmaz ve kimse de karışamaz.

Asıl merak ettiğim konu nüfusu kontrol etmek için yapılan girişimlerin gerçekten negatif mi olduğu yoksa aslında yapılması gereken bir şey mi oldukları.

Küreselci denilen ve dünyada bağımsız ülkelerin olmasını istemeyen kişiler nüfusun artışının kontrol edilmesini ve toplumun haberi olarak veya olmadan insan sayısının azaltılması veya en azından artışın törpülenmesi gerektiğini savunuyorlar.

Küreselci düşmanı kişiler de buna karşı çıkıyor.

2008 yılında Hofstra Üniversitesi Psikoloji Bölümü üyesi Steven Shatz yüksek IQ seviyesine sahip ülkelerde doğurganlık oranının daha düşük olduğunu saptadı. Bunun sebepleri ülkeden ülkeye değişiklik gösterse bile sonuç hep aynıydı: Zeki insanlar daha az çocuk yapıyordu fakat çocukları daha kalifiye yetişiyordu.

Düşük IQ seviyesine sahip insanlar ise sonucunu düşünmeden çocuk yapıyordu. Durum hala değişmedi. Eminim bir kere olsun cebinde 3 kuruş olmadan 10 tane çocuk yapan birini görmüşsünüzdür. Neden aileniz bu kadar büyük diye sorulduğunda diğer ailelerden küçük bir aileye sahip olmanın küçük düşürücü olduğunu söylüyorlar. Hatta geçmişte bu konuda izlediğim bir belgeselde adamın söylediği cümleyi yazayım: "Eğer çok çocuğumuz olmazsa gülerler."

Globalcilerin sürekli bahsettiği şeylerden biri dünyanın kaynaklarının tükenmekte olduğu. Bu belki doğru olabilir fakat elimizdeki teknolojinin dahada etkili kullanma yöntemlerini araştırmak yerine insanların çoğalmasını arttırmak ne kadar mantıklı olabilir? Bu sonra düşünülmesi gereken bir fikirdir.

Ancak bir yandan haklı oldukları bir nokta da var. Diyelim ki tarımsal lojistiğe verilebilecek en yüksek destek verildi ve besin üretimi uçtu. Su insanlara daha adilce dağıtıldı ve hayat gayet güzelleşti. Peki sonra?

Kaynakların ve besinlerin, refahın doğurganlığı arttırdığı bilinir. Tam tersine stres içinde yaşayan insanlar çocuk sahibi olamazlar. En düşük IQ insan bile savaş ortasında her an ölme tehlikesi varken değil savaştan sonra çocuk yapmayı kafasında planlar. Diyelim ki bütün dünyada genel olarak doğal kaynaklar daha etkili kullanılmaya başlandı. Elektrik enerjisi bütün sektörlere yayıldı ve her binanın tepesinde son model güneş enerjisi takıldı.

Sonra ne olacak?

İnsanlık eninde sonunda dünyanın destek sağlayamayacağı bir seviyeye gelecek.

Para basmak gibi düşünün.

Para bastıktan sonra olan 3-4 yıl gayet huzurludur herkes. Mutludur ve dertsiz, tasasız yaşıyorlardır. Sadece bir hafta içinde sessiz sessiz bekleyen hiper enflasyon ile hayatları yerle bir olur ve paraları bir işe yaramaz. 

İnsan sayısı arttıkça artar ve bir süre sonra artık en yüksek teknoloji bile yeterli olmaz. Sonuçta bir şeyi yoktan var edemeyiz değil mi?

İşte o zaman başka gezegenlerde kolonileşme başlar fakat bunun kalıcı bir çözüm olmayacağından eminim. Maalesef ki arkadaşlar çok yüksek ihtimalle diğer gezegenlerde ciddi ve yüksek nüfuslu şehirler için daha vakti var insanlığın.

Şimdi başa dönersek zeka seviyesi yüksek insanların az çocuk yaptığını biliyoruz. Dolayısıyla bir araya gelerek dünya kaynaklarını etkili kullanmak gibi bir düşünceyi yapacak empati sahibi ve düşünen insanların sayısı kendini düşünen ve düz bakış açısına sahip insanların içinde hemen hemen hiç olacaktır bu gidişle. 

Hadi bir şekilde yapılsa da bu sadece kaçınılmaz olan zorlukları ertelemek olacak. 

Bu yüzden insanlığın doğum oranlarının kontrol altına alınması şart. Neden bilmiyorum ancak komplo teoricileri ve genel olarak pek çok insan buna karşıt bakış açısında.

İnsanları öldürün veya gizli gizli yiyeceklere erkekliği öldüren ilaçlar atın demiyorum tabii ki. Ama neden Çin'de olan yasalar gibi çocuk yasaları çıkarılmıyor mesela?

Kendinden başkasına bakacak gelir seviyesine sahip olmayan insanların çocuk sahibi olmaları yasaklansa zaten soruna büyük bir darbe vurulur.

Maalesef dünya artık o kadar öfke ve korku dolu ki kötü gördüğümüz kişiler nefes alsa altında bir kötülük arıyoruz. Objektif bakarak olayları duygu haricinden göremiyoruz. Belki küreselciler nüfusu kontrol etmeyi kötü amaçlar için istiyorlar fakat onların varlığından haberdar olmasalar da nüfus kontrolünü şeytanın kendisi gibi görenler var.

Halbuki bu insanlık olarak bizim çevremizde olan herkese ve her şeye sorumluluğumuz. Zaten inanılmaz çok yer kaplıyoruz ve sürekli de genişliyor bu alan. Anne baba olma ve bir yavruya sahip olma içgüdüsü her canlıda var fakat insan olarak bu içgüdülerimizin kontrolünde olmak ve aklımızı başımıza toplamak zorundayız.

Aynı zamanda genel olarak kötülük yaptığını düşündüğümiz kişilerin bile mantıklı hareketini görünce "Bu konuda haklı." diyebilmeliyiz.

Umarım vermek istediğim mesajı verebilmişimdir. Sabah 6 oldu. Size iyi sabahlar ve bana iyi uykular. 

22 Nisan 2021 Perşembe

Hitler Hayranlığı ve Yahudi Düşmanlığı

Eğer Türk kaynaklardan tarih araştırması yaptıysanız internetin anonimliğinden istifade eden birisinin veya pek çok kişinin sosyal medya platformlarının birisinde mutlaka "Hitler keşke Yahudilerin hepsini öldürseydi." gibi şeyler yazdığını görmüşsünüzdür.

Maalesef ki en eski arkadaşlarımdan birisinin de geçen çay içmek ve eski zamanlardan bahsetmek için yaptığımız buluşmalardan birisinde Hitler'i öve öve bitiremeyince bu yazıyı yazma fikri aklıma girdi.

Şimdi bir bakalım bu kişilerin aklından geçen fikir neymiş. 

Hem buluştuğum bu arkadaşın hem de önceden duyduğum farklı Nasyonel Sosyalizm destekçisi, Yahudi düşmanı insanların istisnasız tek bir argümanı vardı:

Yahudiler günümüzde çok zengin oldukları için dünya üzerinde oyunlar oynayarak insanlığın geri kalanı üzerinde zulüm yapıyorlardı. Hitler "Bir gün öldürmediğim her Yahudi için bana küfür edeceksiniz." sözü ile Yahudilerin gelecekte dünyanın kontrolünü ele geçirişini tahmin etmişti.
O yüzden Hitler Yahudileri öldürseydi insanlık için bir iyilik yapardı. Kötülüğü Hitler'e karşı savaşanlar yapmıştı.

Tek argüman bu. Başka doğru dürüst bir halt bulamadım ciddiyim. Ortak başka bir argüman yok adamlarda. Bir şeyler zırvalamaya çalışsalar da cümleleri bir araya getirememişler sanırım. Garip.

Günümüzde bazı kişilerin ellerinde fazla güç taşıdığı konusunda hemfikir olsak da diğer düşüncelerin pratik olarak hepsine karşıyım.

Yahudilerin günümüzde çok güçlü olup insanlığa zorluklar çıkardıkları gerçeği neredeyse inkar edilemez bir durumda. Fakat burada bir problem var: İnsanlık tarihi boyunca fazla güç kazanan çok küçük bir grup hariç her insan dinine, ırkına, cinsiyetine bakmaksızın yozlaşmış ve gücünü kötüye kullanmıştır. 

Gerçek şu ki Yahudiler olmasaydı başımıza bela olacak ve gücünü çıkarları için kullanacak bir başkası aynı gün aynı saatte tarih sahnesine çıkacaktı. Kim bilir belki de bu sizin dininizden biri olacaktı. Belki sizin ırkınızdan, ülkenizden, ailenizden biri olacaktı. Hatta daha kötüsü belki de bu yeni bela bizzat siz olacaktınız.

Bunu görememek olaylara sadece tek bir açıdan bakmanın ve dar görüşlülüğün sonucudur. Eğer Auschwitz, Belzec, Chelmno ve Treblinka ve diğer pek çok toplama kampında yapılan şeyleri bir kişi kendi ailesinden birine yapıldığını hayal ettiği zaman, kendini orada işkence edilen insanları izleyen birisi konumuna koyduğu zaman hiç bir üzüntü hissetmiyorsa bir veya birden çok doktora görünmesi lazım demektir. 

Siz hiç parmağınızı ateşin içinde bir saniye olsun tuttunuz mu?

Ben geçen yaz mum yakmış balkonda arkadaşla görüntülü konuşmaya hazırlanıp sigaramı içerken acı hissinin ne kadar korkutucu olduğunu hatırlamak için sadece bir anlığına parmağımı mum ateşinin içine getirdim ve hemen çektim.

Sadece bir saniyede gelen acı 3 gün boyunca parmağımda dokunduğum zaman hissediliyordu. Amacım ne kadar acıtacağını görmekti o kadar. O saniyeden kısa olan anın vücudumda böyle iz bırakacağını tahmin edemedim. Acı hissinden günümüzde o kadar uzaktayız ki bazen ne kadar güçsüz olduğumuzu unutuyoruz.

İnsan vücudu böylesine hassasken ve daha ateşin içinde vücudumuzun herhangi bir parçasını bir saniye bile tutamazken nasıl masum insanlara yapılan işkenceler herhangi bir kişi için mantıklı ve adaletli gelir kestirmekte güçlük çekiyorum. Pedofili, seri katil falan olsalar buyursunlar insan deneyleri için kullanabilirler fakat bu kişilerin tek suçu seçmedikleri bir anne ve babanın çocukları olmalarıydı.

Kısa bir detay vereyim Hitler siyahileri, cingenleri ve genel olarak Aryan ırkı saymadığı kimseye çok bayılmazdı. Şu saçma sapan ''Hitler Türkleri severdi'' cümlesini ciddi ciddi söyleyen kişiler hem Faşizm kavramını tam anlamamışlar hem de Türkiye-Almanya arasında iki ülkenin birbirine saldırmaması için yapılan 1941 Dostluk Paktını gözlerinde büyütmüşler. 

Bir gün Hitler Stalin'e telgraf çekerek doğu cephesini güvene almak için onunla barış antlaşması yapmak istediğini belirtir. Çünkü artık Polonya'ya saldıracak, ikinci dünya savaşını başlatacaktır. Eğer Rusya arkadan saldırırsa bir tarafta Fransız ve İngiliz diğer tarafta Ruslara karşı mücadele etmesi mümkün olmayacaktır.

Stalin Hitler'in gönderdiği temsilciye ''Sovyetler Birliği partnerine ihanet etmeyeceğine dair onur sözü veriyor.'' der. O zamanın Amerikan Başkanı Teddy Roosevelt'in ''Hitler'in Fransa'yı ele geçirir geçirmez gözünü Rusya'ya çevireceği gün gibi ortada'' demiş olmasına rağmen Stalin yine de Hitler'e güvenir ve muhtemelen ''Hitler Rusları seviyor.'' kafasına girer.

Sadece 2 yıl sonra 22 Haziran 1941 yılında insanlık tarihinde olan en büyük sürpriz saldırıyı Hitler Sovyet Rusya'ya yapacaktır. Ve bu Rusya-Almanya Dostluk Paktı Türkiye ile yapılacak olan anlaşmadan 3 yıl önce yapılmıştı. Eğer durdurulmasaydı Hitler'in bir anlaşmadan daha vazgeçip Türklere saldırması an meselesiydi.

Yani bakıyorum bakıyorum Yahudi düşmanlığında bir mantık, Hitler sevdasında bir mantık yok bu insanlar böyle vurdulu kırdılı öldürmeli möldürmeli aşırı düşüncelere nasıl bu kadar çabuk varıyorlar anlamak zor. Empati yoksunu ve sadece kendini düşünen yıkıcı düşüncelere sahip insanların gözlerini açmak sanırım bize kalıyor. Ne yapalım. 

Maske takmayı unutmayın.











21 Nisan 2021 Çarşamba

Kişisel Gelişim Furyası

2014 yılında ilk kişisel gelişim kitabımı aldığım zaman hissettiğim o duyguyu hiç unutamıyorum. Sanki kitabı almak bile beni bambaşka biri yapmış ve hayatımda yeni bir sayfa açmıştı.

Sadece kitabın varlığını bilmek bile bir övünç kaynağıydı. Bu tür kitaplar artık daha etkili bir konuşmacı olmamı sağlaycaktı, özgüvenim tavan yapacak ve baskı altında iyi kararlar verebilecek birisi olacaktım.

O kitabı okuduktan sonra başka bir konuya geçtim sonra başka bir konuya ve sonra başka bir konuya.

Çok faydalıydı. 

Okunan en saçma kitabın bile hayatımızda bir etkisi olduğuna inanırım. Onların da etkisi inkar edilemezdi. 

İnternetten araştırmalarıma devam ettim ve giderek farklı konulara daldım. Kütüphanem doldukça doldu. 

Fakat bir gün okuduğum kitaplarda sürekli kafama kafama disiplin lafını fırlatmış olsalar da bir gün bir şey oldu. 

Okuma ve araştırma isteğim tükendi. 

Bir türlü o araştırmaları yapamıyordum. Onun yerine aylaklık edip abur cubur falan yemek istiyordum. Kafam çok karışmıştı. 

Yine de bunu çabuk atlattım ve hayata devam ettim. Bir süre sonra araştırmalara dönecektim. 

Ve sonunda yeni öğrendiğim bilgileri gerçek hayatta kullanma fırsatım doğmuştu. Öğrendiğim pek çok yeni bilgiyi eyleme dökecektim ve herkese nasıl bambaşka biri olduğumu gösterecektim. 

Göstermedim. 

Neden çözememiştim ama içinde bulunduğum durum araştırmalarıma başlamamdan daha bile kötü sonlanmıştı. Yara almıştım ve neden bu kadar üzülüyordum onu bile anlamıyordum. 

Onca okunan kitabın bilgisi neden işime yaramamıştı ki? Kendim de suç aramaya başladım. Mutlaka eksik yaptığım bir şey vardır diyerek daha da hırsla kitaplara sarmaya başladım. 

Sonuç değişmiyordu. 

Kişisel gelişim maceramı ancak 2017 yılında yazın başka bir bloga yazmakla ilgilenirken karşılaştığım ismini vermek istemediğim fakat kişisel gelişim uzmanlarının en az bilinen, en köşeye sıkışmış yabancı bir üyesinin bir kaç dakikalık konuşması bütün perspektifimi aldı ve Tartarusa fırlattı.

Bu konuşmada vermek istediği mesaj kısaca şuydu:

"Kişisel gelişim hakkında öğrendiğiniz ne varsa unutmalısınız çünkü bu öğretiler sizin karakterinize uygun değilse sizi bir robota çevirir. Daha kendileriyle barışık olmayan sözde uzmanlar başkalarından çalıp ismini değiştirdikleri veya kendileri için işe yarayan yöntemleri herkese fayda sağlayacakmış gibi satıyorlar. Sıradan bir konuşmada kullanmak için taktikler vererek sizden doğallık ve samimiyeti alıyorlar. Üstüne üstlük kitaplarını aldırdıktan sonra diğer kitaplarını da almanız için ikna ediyorlar. Sonunda elinize geçen tek şey bir yığın işe yaramaz bilgi ve 0 tecrübe oluyor."

Bu cümleleri duyduktan sonra şöyle bi arkama yaslanıp az önce dinlediğim şeyin önemini idrak etmeye çalıştım. Okuduğum onca kitabın aslında beni hiç harekete geçmeye yönlendirmediğini ve onun yerine sürekli daha başka bilgiler edinmeye ittiğini nasıl görememiştim bugün bile bilemiyorum. 

Neden hala kendimi daha iyi hissetmediğim belliydi artık. Okuduğum kişiler benim karakterine uygun insanlar değildi ve aslında tek olmam gereken kişi yine kendimdi. Normalde çok konuşan ve çok kolay gülen birisiyimdir. Okuduğum kitaplar ise daha az konuşarak kendi "değerimi" arttırmamı istiyordu benden. Konuşurken ne zaman kimin gözlerine bakacağımı, ayağımın ne tarafa bakacağını ve sesimin hangi tonda olacağını söylüyorlardı. Hemen hemen hepsi benim normal karakterimin dışındaydı. Ve fark ettim ki konuşmalarım bile kitapta anlatılanlar bittikten sonra tıkanıyordu. 

Halbuki bu kitapların hiç birinde farklı konular öğrenin ve karakterinizin üzerine inşa edin demiyordu. Hepsi şekile odaklanmıştı ve beni arşivci bir zihniyete dönüştürmüştü. Kitapların bazıları okunmamıştı fakat orada olmaları bile iyi bir histi. 

Bilgi icraate dökülmezse hiç bir halta yaramaz. Kitap okuma büyüsü ile beni öyle hipnotize etmişlerdi ki öğrenmekten öğrendiklerimi deneme fırsatı bile bulamamıştım. Denediğim zaman da görmüştüm ki bu yazarların öğretileri bana veya başka bir okuyucuya değil, yalnızca kendilerine yazılmıştı.

Ne zaman ki sürekli olarak yeni tecrübeler edinmeyi kendime ilke edindim, toplumun ne düşündüğüne aldırış etmeden kahkaha atmayı özgürce kucakladım, o zaman kendimi ta 2014 yılında ilk başta olmak istediğim kişiye daha yakın hissettim.

Yani yapmam gereken tek şey kendi içimde olan insanın üzerine inşa etmekti. Olmadığım birisinin fikirlerini kendi temellerimin ve fıtratımın üzerine dikmeye çalışmak değil.

Maalesef ki kişisel gelişim sektörü içerisinde herkes birbirinden çalıyor ve kopyala yapıştır bilgiler deli gibi satıyor. Herkese iyi bir hayat sözü veriliyor ve insanlar zaten negatif frekansa köle olmuş bu dünyada bir umut bulduklarını umarak kitap, online eğitim, seminer veya ne varsa paralarını dökerek eve gittiği zaman iç sıkıntıları yüzünden hüngür hüngür ağlama potansiyeli olan kişilerden ders alıyorlar.

Bir ara yazacağım önerdiğim kitaplar arasında iki veya üç tane gerçekten ama gerçekten çok faydalı kişisel gelişim kitabı olacak. O örnekler haricinde şahsi fikrime göre kişisel gelişim kitabı okumak yerine çıkın dışarıda farklı bir şey yapın yeter. Yarın neşe ve gururla anlatacak basit bir hikayenizin olması 10 tane kişisel gelişim kitabına bedeldir. 

İzolasyon ve Mücadele

Gün geçmiyor ki corona muhabbeti yüzünden evine kapanıp sıkıntı ve stresten bir şekilde etkilenmiş birisini görmeyelim.

Artık alıştım, neredeyse her arkadaşımla buluşmamda veya telefonda konuştuğumuzda bana "son bir kaç haftadır iyi hissetmiyorum" mesajını veren iki dakikalık espiriyle karışık acıklı konuşma mutlaka geçiyor. 

Çoğu kişi ailesini suçluyor, kimisi arkadaşlarının ilgisizliğine vuruyor, bazılarıysa sevgililerinin kaba davranmalarından yakınıyor. 

Bunların hepsinin bir miktar etkisinin olduğu kesin. Stres insanın hayatına girebilecek hem en kötü hem de en kolay şey. 

Fakat şüphesiz stres ve sıkıntı seviyelerinin normalden fazla olmasının sebebi hepsinin karantina ve sokağa çıkma yasakları ile gelen hayatımızdaki kısıntıların bu sıkıntıları çoğaltmasından dolayı. 

Zaten kafamızı çıkarıp bir yerde çay içemiyoruz, bir de insanların dırdırını mı çekeceğiz? 

Yalnız burada bir nokta var. 

Karantina ve yasaklar evinden çıkmamayı sevip uzun süre başkalarından bağımsız olarak da yaşayabilen arkadaşlarımı da etkiliyor.

Bahsettiğim kişiler sıradan değil, gerçekten kimse olmadan yaşamaya eğilimleri olan ve bunu hayata geçirebilecek kişiler. Şahsen insan etkileşimi olmadan iki gün geçiremeyen ben bunu nasıl yapıyorlar hiç çözebilmiş değilim. Kaç kere sorsam da onlar da cevaplayamıyorlar. Yaratılış heralde. 

Bu kişilerin etkilenme şekli de bir acaip: Çok streslenmek yerine daha çok karakterlerinin dışında davranışlar göstermeye eğilimli olduklarını anladım. Kimisini 10 yıldan fazla süredir tanırım ve asla yapmaz diyeceğim türden şeyleri yapmaya başladığını gördüm. Negatif şeylerden bahsediyorum. Normalde güçlü ve mutlu hissetmek için bir şeye ihtiyacı olmayan bu insanlar gerçekten tuhaf şeyler yapıyorlar. 

Peki neden? 

Uzun süre kafa yorarken sonuç olarak fark etmeden Nietzche abimizin efsaneleşmiş bir sözü aklıma geldi:

"Beni öldürmeyen şey güçlendirir."

İkinci dünya savaşı içerisinde tahminlere göre 75 milyon insan hayatını kaybetti. 

Milyonlarcası da yaralanarak vücutlarının çeşitli işlevlerini kaybetti. 

Savaş sürecinde bütün ülkeler düşmanı yenmek için var gücüyle teknolojik ve medikal çalışmalara yönelerek gücünü arttırmaya çalıştı. 

Savaş bittikten sonra da bütün dünya zaten gergin olduğu için her an yeni bir savaş korkusuyla bu çabalar devam etti. 

Çatışmaların olacağı bir savaş korkusu bir nebze olsun azaldığı zaman ise nükleer savaş korkusu ile ülkeler bir diğerine baskı kurarak daha güçlü olduğunu kanıtlama yarışına girdi. Soğuk savaş başladı. Ülkelerin gizli silahlı örgütleri diğer ülkelerde önemli kişilere suikastler düzenlediği için herkes diken üzerindeydi. Kimseye güven yoktu ve korku hakimdi. Bu savaşın kazananı aya ilk giden ülke olacaktı. Sovyetler uzaya ilk insan gönderen ülke oldu. Çok vakit geçmeden Amerika aya ilk insanı yolladı. 

Birinci dünya savaşından Sovyetler birliği yıkılana kadar olan bu neredeyse 100 yıllık süreçte icat edilen veya geliştirilen şeylerin bazıları şunlar oldu:

Radar, uydular, antibiyotikler, bilgisayarlar, internet, telefonlar, radyolar, helikopterler, şırıngalar, uçaklar, gemiler, yapay kalpler, işitme cihazları, arabalar, tomografi makineleri, trenler, enigma (şifreli mesajlaşma cihazları), ısıtma ve soğutma cihazları, mikrodalga, fermuarlar, motorlar, fotokopi makineleri, hesap makineleri, karakutular, denizaltıları, fotoğraf makineleri, röntgen cihazları, doğum kontrol hapları, güneş enerjisi, deprem ölçme makineleri, meteoroloji balonları, barkodlar, metal dedektörleri, mikroçipler ve bu dönemden çıkan en önemli icat:

Lego oyuncaklar. 

Dediğim gibi verdiğim örneklerin hepsi bu dönemde icat edilmemiş olsa da her biri fazlasıyla geliştirilmiştir. 

Günümüzde kullandığımız her ürün şöyle ya da böyle savaşın ürünü aslında. 

Türümüz bu savaşlar ve nükleer silahların tehditleri altında yok olmadı ve varlığını sürdürmeyi başardı. 

Ve artık bunun sayesinde hayatlarımız daha kolay. 

İnsanlık zorluklar ve mücadeleler olduğu zaman inanılmaz bir hızla çözümü araştırıp sorunları halletmek için gerekirse dağları deler. Zorluk olmadığı ve refah fazla bol olduğu zaman ise tembelleşir. 

Bu yüzden herkesin ve her şeyin bir şey tarafından düzenli olarak denetlenmesi, kavgaya davet edilmesi gereklidir. Yoksa zayıflamaya başlar. 

Bunu makro düzeyden mikro düzeye vurduğumuz zaman sizce hiç bir mücadele yaşamadan sadece oturduğu yerde beklemek zorunda kalan insana ne olacaktır? 

Güçsüzleşecek ve zayıflayarak zamanında atladığı seviyelerden tek tek geri aşağı düşecektir. 

İşte çevremdeki insanların garip hareketlerinin sebebi de bu. Hepsi izole yaşama potansiyeline sahipler yani virüsten dolayı evlerine kapanmalarında sorun yok. Asıl sorun hayatlarında üstesinden gelecekleri minimal bir hedef dahi olmaması. Atlatılan her mücadele onları bir daha ki sefere daha güçlü kılacaktır ve insanın yaşama ihtimalini arttıran her şey ona motivasyon ve mutluluk sağlar.

Bu bahsettiğim kişilerden biri gördüğüm en sakin kişilerden biri olsa da son 5 aydır sevgilisi ve arkadaşları ile sürekli gittikleri yere araba sürerken direksiyonu süren kişiye zorla çevirtip yoldan çıkıp kaza yapma isteği hissetiğini söyledi. Corona öncesi yine sakin olsa da sık sık farklı ve garip şeylerle ilgilenen biriydi. 

Bir diğeri hiç bir duygusal bağ kurmadan yaşarken bir gece yıllar öncesinden bir kıza duygusal bir çekim hissettiğini söyledi. Kızla buluştuğunda yüz bulamayınca da tekrar kabuğuna çekildi.

Biri hayatında dört duvar arasında kalmanın monotonluğunu ve hayatın rutinini yok ederek kendisine üstesinden gelecek bir şey yaratmak istiyor (kaza yapmak). Diğeri ise virüs öncesi kendi kendine ayakları üzerinde durup yapayalnız yaşama kapasitesine sahipken şimdi duygusal bir eksiklik hissetmiş, mutluluğu başkalarının ilgilerinde arıyor. 

 İkisinde de gerileme var ve bu gerilemeye tepki kişinin karakterine göre oluyor. Birisi utangaç diğeri ise asi ve öfkesini içine atan birisi. 

Eğer corona yüzünden böyle veya benzer sorunlar yaşayan herhangi biri bunu okursa, veyahut coronadan çok sonra bir zamanda izole ve yalnız kalmak zorunda olan birisiyseniz bilin ki psikolojik problemler baş gösterirse sorun sizde değil. Sadece yalnızlığın etkisindesiniz o kadar. Asıl karakteriniz sadece sizin hayatta aksiyona katılmanızı beklemekte. Tekrar savaşa döndüğünüz saniye ortalığı kasıp kavuracaksınız aha şuraya yazıyorum (parmağıyla duvarı işaretler). 

Şöyle bir baktım da film izlerken iki dakika durdurayım dedim aklımdaki anlatması en zor konulardan birisini anlatmaya çalışmışım. Eğer çabama rağmen anlatamadıysam af diliyorum. Belki de izole olmak yazı yazma yeteneğimi köreltmiştir kim bilir? 

Yasalar Neye Göre Çıkartılır, Siyasetçi Kavramı ve Toplumun İkiyüzlülüğü

Siyasetle ilgilenen insanların neden iyi yalan söylemesi gerektiğini hiç düşündünüz mü?

Siyasetçi kavramı benim hayatımda duyduğum en garip kavramlardan biridir gerçekten.

Herhangi bir ülkede veya herhangi bir mecliste olan insanların işi onları seçen insanların düşünce ve taleplerini diğer seçilmiş insanlara açıkladıktan sonra hep birlikte bunun pozitif ve negatif etkilerini tartışarak doğru çözümü getirmektir.

Fakat çok ama çok uzun bir süredir bu iş siyasetçilik olarak adlandırılmaya başlamış.

Siyasetçi benim gözümde bir ünvanı kazanmak için her şeyi yapıp kazandığı o koltuktan fayda sağlayarak geçimini bu şekilde kazanan kişidir.

Amerika eski Başkan yardımcısı Mike Pence ve yine oradaki Demokrat Parti yöneticisi Nancy Pelosi olabilir örnek olarak. İki kişi de karşı partilerde olsalar da sürekli yükselmek ve daha da güç kazanmak için yapmadıkları iş, söylemedikleri yalan ve işlerine gelince dönmedikleri söz kalmamıştır.

Silah satışından milyonlar kazandığı bilinen Bush ailesinden 2 Amerikan Başkanı döneminde çeşitli sebepler bahane edilerek savaşların çıkarılması da aslında onları seçenlere değil kendi ailelerine hizmet ettiklerini göstermiştir. 

İşte siyasetçi böyle birisidir.

Peki siyasetçiler yasa ve kanunları, hakları neye göre dağıtır?

Toplum kendisini kandırmaya ve açık açık konuşulmayan şeyler yokmuş gibi davranmaya bayılır. Unutmayı da çok iyi becerir.

Daha dün A fikrini savunan kişiler çoğunlukta olduğu için B fikrinden nefret edip onu savunanlara çeşitli isimler takarak linç eden toplumun içerisinde B fikrini savunanlar artıp A fikrini savunanlar azaldığı zaman senaryo tam tersine döner. Ve A fikrini yıllar önce savunmuş olan toplum geçmişini gömerek sanki her zaman B fikrini savunmuş gibi davranmaya başlar. 

Bu toplumun kendi ikiyüzlülüğü ve her şeyi güllük gülistanlık gösterme çabasındandır. Eğer ki tutarsızlık ve kendi fikirlerine sahip olma yeteneklerinin düşüklüğü insanların yüzüne vurulursa toplumun temeli sarsılır. 

İnsanlığın kaderi de toplumun temelleri ile çok büyük bir ilişki içerisindedir. 

Ve işte bu gerçeği bildikleri için adaylığını yönetim için koymuş ve seçilmiş insanlar da olayları istedikleri gibi yönetip, şekillendirip kendi çıkarları için kullanabiliyorlar. 

LGBT topluluğunun fikir ve düşünceleri hakkında ister negatif ister pozitif düşünün şu an örnek vermek için daha iyi bir misal çok zor bulunur. 

Bakın yıl 2021. Sadece 1980 yılına geri gitmenizi istiyorum. 41 yıl dünya içerisinde sosyolojik değişimiler için hemen hemen hiç bir şey demektir. Teknoloji gelişse de toplumun bakış açıları genelde geri kalır. 

1980 yılında dünyanın hangi tarafına bakarsanız bakın eşcinsel haklarını savunan o kadar az kişi vardı ki bir kişi bile kafasını çıkarıp cinselliğiyle ilgili rahat konuşamazdı. Konuşan vardı evet ancak dört bir yandan eleştiri ateşine tutulurlardı. 

Dolayısıyla eşcinsel haklarını savunan siyasetçi sayısı da son derece azdı. Az derken bayağı bayağı hiç yok gibilerdi yani. Ses çıkaranı da linç ediyorlardı zaten. 

Fakat şimdi bakarsak pek çok ülkede LGBT topluluğu bir oy kazanma aracı olarak görülecek kadar çok destekçiye sahip. Oy kazanıp seçilmek isteyen her "siyasetçi" geçmişte ne kadar eşcinsel haklarına karşı çıkmış olsa bile özellikle son 10 yılda bir anda LGBT savunucuları kesildi. O derece ki iki politik rakip bir diğerinin cinsiyetçi herhangi bir sözünü bulsa bunu seçmenlerin gözlerine sokmak için elinden geleni yapabiliyor. Bugün başkasına cinsiyetçi diyen kişinin 20 yıl öncesine baksanız cinsiyetçiliğin kralını yapmış olsa bile bu aday. 

Bir diğer örnek de ırkçılık konusu. 

1920-1980 arasında siyahilere karşı yapılan ırkçılık uçmuş vaziyetteydi. Çoğu siyasetçi siyahi ve beyazların ayrı okullarda okuması gerektiğini savunurken hiç bir şekilde eşitlik yanlısı gibi durmuyorlardı. Fakat şimdi o siyasetçilerin hala hayatta olanlarının bazıları bir anda her ırkı can gönülden severek önemseyen kişiler gibi görünme çabasında. 

Çok değil sanırım geçen ay Kraliçe Elizabeth torununun yeterince beyaz tenli olmamasından dolayı ailesine baskı yaptığı için suçlanmıştı. Suçlama doğrulanmadı fakat kadının yaşı ve nasıl bir aileden geldiği düşünülünce şaşırmamalı. 1550-1833 yılları arasında kölelik İngiltere Kraliyet Ailesi tarafından göz yumulmuştur. Köleliğin zirve yaptığı dönem olan 1690-1807 yılları arasında Afrika kıtasından Amerika'ya 6 milyon köle götürmüştür. Neredeyse yarısı İngiliz ve Anglo-Amerikan gemileri içerisinde. 

Fakat nasıl olduysa eşitliği savunan insandan geçilmiyor ortalık. Sanki bir anda bütün ırkçı ve eşitlik karşıtı insanlar yok oldu anasını satayım. E nerde bu insanlar? Yok edilmemek için aranıza karışmış olmasınlar sakın? 

Topluluk içerisinde bir fikir ne kadar yaygınlaşırsa yasalar da ona göre yapılır. 

Size iddia ediyorum yarın yeni doğmuş kız çocuklarının gömülmesi halkın içinde hep yapılan ve savunulan bir şey olsun, aynı dönem içerisinde bunu legalleştiren bir yasa çıkaracaktır bu psikopatlığı yapan insanlardan oy almak isteyen "siyasetçiler". 

Fakat halkın göremediği noktaları görebilen gerçek bir lider bunun saçmalıktan ibaret olduğunu, yok edilmesi gerektiğini görecek ve buna karşı hareket edecektir. 

Size iki tane ikiyüzlü taraf verdim bugün: Toplum ve siyasetçiler. 

İkisinin de etkisinden korunarak söylenilen sözlerin hayalet gibi içinizden geçip gitmesini sağlayıp objektif bir gözle olaylara bakarak bir sonuca varmalıyız diye düşünüyorum. 

Şimdi son bi sigara yakıp uyuyacağım. 

20 Nisan 2021 Salı

Bir İnanca Kendini Adamak Ona İhanet Etmeyi Göze Almaktır

İnsanoğlunun kaderi şu dünyaya adım attığından beri karakteri ve inançları tarafından bir oradan bir buraya savrulmuş durmuş. 

Gerek dini gerek siyasi gerek de ahlaki fikir ve düşünceler ile kendi davranışlarımızı filtreleyip ona göre yaşamımızı sürdürmüşüz.

Yüzyıllar geçmiş, medeniyetler yükselip tarihin karanlık sayfaları arasına karışıp gitmiş, fikirler yok olmuş, insanlar inançlarını onları ölüme götürseler bile takip etmişler.

Kişinin bir şeye inanarak hayatına biraz olsun anlam katmaya çalışması utanılacak bir şey değil. Bütün vücudumuz bizim umutsuzluğa kapılmamamız ve kendimize zarar vermememiz için savunma mekanizmalarıyla çevrili. 

Dolayısıyla insanın şöyle yada böyle hayatının bir döneminde en az bir inanca sahip olacağından emin olabiliriz. Hiç bir şeye inanmayanımız varsa bilim adamları tarafından incelenip araştırılması gerekli zaten. 

Fakat bugün tartışmak istediğim belirli bir inancın eksiklikleri değil. O konuda yazacağım düşünceleri tek bir yazıya sığdırmam mümkün değil zaten (şeytanice gülümser).

Bugün gece saat neredeyse 4 olmuşken aklıma gelen şey bir inanç ve düşünceyi savunan insanın o inanç için yapabileceği en faydalı şeyin ne olabileceği sorusu oldu. 

Eğer bir inanç ve fikire can gönülden bağlıysak, aklımızda hiç bir şüphe kalmayacak kadar bu davaya güvendiğimize inanıyorsak, yapılacak tek bir şey kalmış demektir:

İnandığımız şeyin tam zıttı olan fikri bulup onu da sonuna kadar araştırmak ve yaşamaktır. Gerekirse ilk inancımıza ihanet etmenin eşiğine gelecek kadar uzaklaşıp karşı çıktığımız kişilerin bakış açısını tam olarak kendimize geçirmektir.

Kişi bir inanca can gönülden bağlıysa bu inancın güçlenmesi için de her şeyi yapacaktır. Fakat korku ile yönetilen inançların hemen hemen hepsi bu inancın tam tersi olan bakış açısını düşman olarak adlandırır ve şeytanileştirir. Eğer A inancına bağlıysak ve B inancı bizim tam zıttımızsa o bakış açısını görmemiz kabul edilemez bir suçmuş gibi görülür. Dogmatiklik yüzünden insan bulunduğu yere çivilenir ve inandığı davanın iki adım öteden farklı bir açıyla görüleceğini, bu açıdan bakıldığında davasında bir hata veya eksiği fark edip çözüme kavuşturacağını bilemez. Dogmatiklik sadece sorgusuz itaat ister. 

Halbuki karşı bakış açısını görüp anladıktan sonra kendi inancımızdaki eksikleri görmemiz de sağlanır ve bu maceranın sonu ilk inandığımız şeyin objektif ve eleştirel bakış açısıyla bakan birisi sayesinde çok daha güçlenmesi anlamına gelir.

Ve bu bir tipik "Kendinizi düşmanınız yerine koysaydınız kendinize nereden ve nasıl saldırırdınız?" senaryosu değil. Kendi inancınız bir siyasi parti olabilir, bir müzisyenin diğerinden daha yetenekli olması olabilir, din olabilir, ahlaki davranış olabilir. Her ne olursa olsun savunduğumuz inancı tamamen bildiğimizden emin olduktan sonra karşı tarafın yerine geçip o hayat tarzını deneyimleyip onların bakış açısını sadece kafada hayal etmek yerine gerçekten tecrübe ettikten sonra kimin haklı olduğuna karar verebiliriz ve eğer hala ilk savunduğumuz fikir doğruysa, bu sefer dogmatik olarak bakanların göremediği eksikleri bularak çözümler getirebiliriz. 

Bir inancın herhangi bir savunucusunun yapabileceği en fedakar şey bu inanç uğruna can vermektir evet buna katılıyorum. Fakat ölüm bile bir hiç uğruna olabilir. Hiç bir şey değiştirmeyebilir. İnançtan sonunda ona ihanet etme riskini göze alacak kadar uzaklaşıp geri dönerek öğrendiklerini inancın temellerine kazandırmak ise paha biçilemez bir fayda sağlayacaktır. Gelecek nesiller belki de sizin doğru zamanda doğru yerde söylediğiniz ve pek çok insan arasında ağızdan ağıza geçerek zamanla bilinen bir gerçek olmuş olan yeni bilgiler ile düşmanları karşısında üstünlük sağlayacaktır.

 Sadece bir tek objektif bakış açısına sahip insan, inancının zıttına giderek inanca karşı çıkanların argümanlarını anlayıp onlar gibi yaşadıktan sonra kendi inancının uyuşmadığı noktaları bularak bunlara çözümler getirebilir. 

Baş ağrısı çok lanet bir şey. 

19 Nisan 2021 Pazartesi

Sistem Kötüleşirken Elden Bir Şey Gelmiyorsa Çözüm: Arkana Yaslan Yak Bir Sigara

Bundan bir kaç sene önceye dönüp bakıyorum da aslında ne kadar gereksiz şeyleri kafaya takıp boşuna stres yapıyormuşum.

Hala tamamen o stresten kopmuş değilim fakat eskisinin ancak çeyreğini barındırıyorumdur heralde. O stresli düşünceler de en fazla bir kaç saat sürüyor. 

Mesela ülkede bir yasa değişikliği olsun veya beni direkt olarak olmasa da dolaylı yoldan etkileyen ve şahsi düşünceme göre kötü olan herhangi bir şey olsun stres olurdum, sinirlenirdim, çevreme negatif enerji saçardım. Ve kolay yayılan bir şey varsa o da kötü enerjidir.

Kendimi farkındalık yayıyor ve çevresini uyandırıyor sanarken aslında tek yaptığımın diğerlerine de felaket tellallığı yaparak kendi düşmüş yaşam enerjime çekerek daha iyi hissetmek olduğunu şimdi bakınca anlıyorum.

Sistemler, liderler, yasalar, politakalar değişir ve değişmeyi asla kesmeyecektir.

Ve bu değişimlerin bazıları bize uyacaktır veya uymayacaktır.

Bu değişimler bize uyduğu zaman mutlu olup neşeleniyoruz, kutlamalar yapıyoruz çünkü istediğimiz şey oldu.

Peki bize uymazsa ne yapıyoruz? 

Düşüncelerimize karşı çıkan gruba nefret kusup bütün dünyanın cehenneme doğru gittiğini düşünüyoruz. Bu yeni gelen sistemin artık bütün umutları tükettiğini ve yaşamak için bir sebep kalmadığını düşünüp rezil rüsva bir hale geliyoruz.

Bunu yapmak insanın eline ne getirir?

Gerçek şu ki şöyle ya da böyle yaşayacağız ve belki yaşadığınız ülkenin, toplumun, çalıştığınız ortamın, yaşadığınız apartmanın, gittiğiniz okulun hatta gidip kahve içtiğiniz kafenin sistemi sizin kötü olduğundan emin olduğunuz bir değişime doğru açık açık gidiyorsa ve yapacak hiç bir şey elinizden gelmiyorsa, tek çare uyum sağlamaktır.

Kendi fikrinizin doğruluğundan eminseniz tabii ki düşüncelerinizi savunun ve elinizden geleni yapın. Kayıtsızlık ölümden beterdir çünkü. Lakin iş işten geçmişse ve bindiğiniz kayığın yanlış yolda gittiğini biliyorsanız yapabileceğiniz şey nehire atlayıp karaya çıkmaya çalışmaktır. Eğer elinizden o da gelmiyorsa durumu kabullenin, arkanıza yaslanın, bir sigara yakın ve diğerlerine "Ben demiştim" diyip suratlarına kahkaha atmayı bekleyin. 

Eğer yapılabilecek bir şey yoksa ve tüm yolları tükettiyseniz kayığın içinde ağlayıp sızlamaya, baş ağrısı yapıp bir çocuk gibi davranmaya gerek yok heralde değil mi? Yetişkin insanlarız şurada. İki günlük konularda birbirinizle anlaşamadığınız için aile veya arkadaşlarla terse düşüp yaka paça kavga etmeye de gerek yok. Siz sadece bekleyip onların haklı olduğunuzu anlamasını bekleyin. 

Ve en önemlisi de umudunuzu kaybetmeyin. Sizi dinlemeyen aptallar belki kayık şelaleden aşağı düşmeden akıntının gücünü hissedip geri dönüp sizin sözlerinizi dinlerler belki. Düşük bir ihtimal biliyorum. Fakat belki. 


Demokrasinin Seslendirilmeyen Eksikliği


Amerikan siyasetine garip bir ilgi besleyişim ve bazen eve arkadaşlarım geldiği zaman bile eski seçim münazaralarını açan birisi olarak bir gün en sevdiğim filozof olan Sokrates'in demokrasi yöntemini sevmediğini öğrendiğim zaman aşırı derecede şaşırmıştım.

Bütün hayatı boyunca demokrasinin ve halkın kendi kendini yönetmesi kavramlarının önemi ile büyütülen bir toplumun içinden çıkma insanın, sevdiği bir konuda örnek aldığı kişinin böyle bir düşünceye sahip olduğunu öğrenmesi kafayı bayağı bi karıştırdı tabii ki.

Sokrates abimizin düşünceleri Platon'un içinde Sokrates'i konuşturduğu Devlet kitabında verilmiştir. Platon Sokrates'in gerçek hayatta söylemeyeceği bir şeyi kendi kitabında söyletmeyeceği için Platon'un kaleminden Sokrates'in konuştuğunu söyleyebiliriz.

Kitapta yönetim biçimlerinden ve olması gerekenlerden bahsedilirken Sokrates günümüz düşüncelerine tamamen zıt ve ters bir fikir ortaya atıyordu.

Sokrates oy vermenin bir hak değil fakat yetenek olduğunu öne sürüyordu.

Hak. 

Yetenek.

Bugünlerde seçim zamanı geldiğinde herkes halkın oy vermesi için oy verin oy verin diye bağırıyor. Herkesin oyunun değeri olduğunu ve her şeyi değiştirebileceğini söylüyor.

Ardından sosyal medyada bir kişi çıkıp böylesine direkt olmasa da "benim oyumla dağdaki çobanın oyu aynı mı?" mesajını veriyor. Bir dakika içinde yapılan linçlerle anasından emdiği süt burnundan geliyor.

Peki bir düşünelim bakalım acaba demokrasi gerçekten bir hak mıdır yoksa yetenek midir? 

2014 yılında 100 yaşlarında bir dedemiz oy vermeye zar zor da olsa gittiği için pek çok haber kanalı onu ard arda televizyonda göstererek diğer insanların da oy vermesi için bir sembol haline getirmişti.

Ve genel olarak her seçim zamanı böyle yaşlı bir kişiyi haber kanallarında maskot haline getirip gözümüze soka soka insanların oy vermeye gitmelerinin önünü açmaya çalışıyorlar. Bunun kötü olduğunu söylemiyorum. Fakat büyük bir eksiği var.

100 yaşına gelmiş bir birey oy verdiği kişi veya partinin politik düşüncelerinin en yüzeysel olanları haricinde neyi ne yapacaklarını, ne vaat ettiklerini, hangi konuda hangi önlemi alacaklarını, ekonomi konusunda nasıl dış ilişkiler konusunda nasıl bir yol ve tavır izleyeceklerini biliyor mudur sizce?

Solcu veya sağcı gibi kavramların, sağcıların dindar solcuların devrimci olduğunu düşünen bir insanın oyu gerçekten devletin başına geçmek için milyonlar harcayan bu kişilerin ince detaylı işlerde neler yapacaklarını araştırmış, kişilerin önceden neler söylediklerini ve icraatlerinin ne olduğunu, zamanında kiminle yan yana gezip kimler sayesinde bulundukları yerlere geldiğini, önceden olan karakterlerinin şimdi olan ile uyuşup uyuşmadığını araştıran birisi ile aynı olması mantıklı mıdır yoksa hak eşitsizliği midir?

Sadece kendi temel düşüncelerini yansıttığı ve ikna kabiliyeti çok yüksek, karizmatik fakat iyi niyetli olmayan liderlerin nasıl zirveye çıktığını anlatmak için her zaman en başta verilen örnek yıllar önce Almanya lideri Adolf Hitler'dir.

Şunu da vurgulayayım mümkün olduğu kadar Almanya lideri ünvanından çok üçüncü imparatorluk anlamına gelen olan Third Reich veya Drittes Reich kelimelerini kullanır tarihçiler.

Adam Alman halkının içindeki öfkeyi çıkartmış, kendi insanlarını kurnazca manipüle ederek "Mein Kampf" gibi inanılmaz şiddet içerikli bir kitap çıkarmış olmasına rağmen bütün oyları kendine toplamıştı.

Çünkü halkın büyük bir kısmı kitabı okumaktansa gösteriş olarak etraflarındaki kişilere hediye etmeyi tercih ediyordu. Sanılanın aksine kitap aslında ilk çıktığı zaman Almanya içinde çok az ilgi görmüştü. Hitler güç toplayıp propaganda aracı olarak kullanmaya başladığı zaman da ilgisiz olan Almanya halkı Hitler destekçisiyiz görüntüsü vermek için kitabı çantalarında taşıyıp içinde adamın politikaları ve halkı nasıl yöneteceği ile ilgili yazıların olduğu kitabı okumuyordu.

Halkın çok büyük bir kısmı sadece duygu ve sürü psikolojisi ile yönetiliyordu. Adamın ne yaptığının önemi yoktu. Önemli olan intikam hissi ve genelin ne yaptığıydı. 

Küçük bir kısım hariç Hitler'i politik düşünceleri için destekleyen yoktu. Ve bunu yapanlar Alman halkıydı. Naziler Almanlardı. Bunu reddetmenin kendini kandırmaktan başka bir şey olduğuna asla inanmıyorum.

Demokrasi = Çoğunluğun söylediğinin olması.

Peki ya çoğunluk aslında hiç bir şey bilmemesine rağmen her şeyi biliyormuş gibi konuşan ve fark etmeden ülkesini dünya tarihinde kapkara bir leke olmaya doğru sürükleyen Hitler Almanyası benzeri bir yönetimin arkasından gidiyorsa?

Ve gerçekten araştırıp oy verme olayını ciddiye alan kişiler de azınlık oldukları için ses çıkaramıyorlarsa? 

Çıkardıkları sesler de daha fazla oldukları için çoğunluğun içinde bulunan kişinin sürü psikolojisi ile tamamen sağırlaşması ve körleşmesi ile artık o kişileri kendine getirmek mümkün değilse? 

Bu senaryodan kaçmak için aslında çok basit bir yöntem var. 

Eğitim her ülkenin geleceği anlamına gelir bunda hemfikiriz sanırım. 

Peki ya öğrencilere daha ilkokuldan itibaren seçme ve seçilme sistemlerini çocukların anlayabileceği bir basitlikle anlatıp kişileri yarın öbür gün oy verecekleri zaman dikkatli ve objektif bakma alışkanlığını kazandırsak? 

Babalarından annelerinden gelen düşünceleri kendi düşünceleri ve gözlemleri ile sentezleyip orijinal bir bakış açısı kazanmalarını sağlasak neden demokrasinin bu eksik yanını kapatamayız ki? 

İlkokul olmasına bile gerek yok. 18 yaşında oy verme hakkına sahip olacak kişiye son 2 yıl eğitim vermeniz bile bir değişiklik yaratacaktır. Tabi ciddiye alındığı sürece. 

Ve belki de oy verme yaşının daraltılması da mantıklı olabilir. 

20 yaşında karakterimiz hemen hemen tamamen oturduğu için gerçek ve temel fikirlerimiz o civarda oluşuyor. 

70 yaş ve sonrası ise kişinin çeşitli zihinsel gerilemeler yaşadığı dönemler oluyor. 

Belki de bu şeyleri söylemem doğru değil fakat birilerinin bunu söylemesi gerekli. Etrafınıza bakın ve söyleyin gerçekten düşünerek mi oy veriyor insanlar yoksa sadece duygu ve çevrenin etkisi ile mi? Yaşı geçse de ergenlikten çıkamamış gençler sosyal medyada gördükleri her şeye inanırken kafası hala 30-40 yıl öncesinde kalan yaşlı dedelerimizin nenelerimizin oyları gerçekten sağlıklı bir oy olabilir mi ülkemiz için? 

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...