Geçen gün eve dönerken köprü üzerinden geçiyordum derken kollarım dikkatimi çekti. Şöyle bir baktım.
Bir süredir spora gittiğim için kollarım biraz kalınlaşmıştı. Hoşuma gitti tabi bu durum.
Ancak bir yandan ara sıra gelip kaçan ve tamamen sporadik bir şekilde ortaya çıkan bir düşünceye sonunda odaklanmama ve dolayısıyla güç vermeme sebep oldu:
"Ben" diye adlandırdığım şeyin bu vücut olmadığı.
Bunun gerçekliğine 17 yaşım civarından beri inansam da hissiyat olarak da tecrübe etmek çok daha farklı bir his.
Peki ne demek bu? Şizofren falan mıyım? Dissosiyatif kimlik bozukluğum mu var? Sıyırdım mı sonunda?
Pek sayılmaz. Şöyle ki "ben" diyerek işaret ettiğimiz şey ile hissettiğimiz arasında çok fark var. Bir insanın ben dediği şey tamamen kendi kontrolü altında olması gerektiğini düşünebiliriz. Sonuçta "o" diye işaret ettiğimiz bir varlık ben dediğimiz varlığı kontrol edemez.
Pekala. Madem bilinçli olarak kendi bedenimizde kontrol ettiğimiz şeyler ben olarak işaret ettiğimiz şeyler bütünüdür, neleri kontrol ediyoruz biz?
Aslında şaka yaptım asıl soru neleri kontrol etmiyoruz olmalı.
Başta nefes almak, bu yazıyı okuyana kadar tamamen otomatik bir şekilde nefes alıyordunuz ve aktif olarak bir şey yapmıyordunuz. Göz kırpışınız da öyle. Bu yazıları okurken aktif olarak bir şey yapmıyorsunuz da, beyniniz "sizin" için otomatik çeviriyor. Buyrun herhangi bildiğiniz bir dilden olan bir kelimeye bakın ve onu anlamamaya çalışın. Deneyin.
Her hücremizin kendisini sürekli olarak yenilediğini biliyor muydunuz? 7 yılda bir insan vücudu tamamen değişmiş oluyor. Bu sürecin herhangi bir aşamasında siz karar aldınız mı? Sanmıyorum. Bakın tırnaklarınız uzuyor. Bakın kestiğiniz parmak iyileşmiş.
E iyi hoş anladık bedensel sistemimizin işleriminde bir karar sahibi değiliz. Peki davranış şekillerimize ne demeli? Bir insanın davranışları ile diğerinin davranışları birbirinden ayrı. Demek ki kişiler bilinçli olarak kendi istedikleri şekilde davranmayı tercih ediyorlar.
Pek sayılmaz. Aslında hiç sayılmaz.
Kişilik dediğimiz şey insanın genetiğinden tutun yetiştirilme şekline, hayatında denk geldiği tecrübelerden içinde büyüdüğü ortama kadar pek çok faktörün çevresinde şekillenen bir hayatta kalma mekanizmasıdır.
Doğuşta getirdiğimiz fıtrat en önemli temel yapıdır ve onun üzerine inşa ettiğimiz karakter her zaman dışarıdan aldıklarımız ile 25 yaş civarına kadar şekillenir.
Bu ses tonuna, konuşma şekline ve hatta bir kişinin konuşurken kullandığı en ufak beden dili ögelerine kadar iner. Daha minicik bir bebek anne ve babasının konuşma şekillerini taklit etmeye başlar ve bu hareketler aralarında elenerek kişinin sonunda "benim" dediği konuşma şekillerine dönüşür. Halbuki hepsi dışarıdan çalıntıdır çünkü her canlı atalarından gelen içgüdüler ve taklit yöntemi ile öğrenir. Bir kedinin doğduktan 1 gün sonra sinirlenince tıslama sesini çıkarabilmesi ve sonradan annesini taklit ederek avlanmayı öğrenmesi gibi.
Yahu ben diye işaret ettiğimiz şeyin ismi bile kendi seçtiğimiz bir şey değil. Kendi isminizi değiştirin başka bir şey diyin. Fark eder mi? Siz hala aynı sizsiniz.
Neyse bunlar iyi güzel de benim en başlarda kafamı kurcalayan şey ciddi ciddi insan vücudunun bir arabaya ne kadar benzediğiydi.
Bir kere ikisi de bir şekilde bir noktadan diğerine gidiyor, ikisi de bu işlemi yapmak için yakıta ihtiyaç duyuyor ikisinin de bu yakıtları attığı bir boşaltım sistemi var, ikisinin de fiziksel görünümünü değiştirmek için çeşitli modifikasyon seçenekleri mevcut, ikisi de çok hareket ederse daha çok yakıta ihtiyaç duyuyor ve en önemlisi bir noktadan sonra ikisi de ne yaparsak yapalım eninde sonunda hurdaya çıkıyor.
İnsan vücudu organik olduğu için yeni bir parça takamıyoruz ancak teknolojinin gelişimi ile artık kalp naklinden yüz nakline her türlü değişim de yapılmaya başlandı. Bundan 50 yıl sonraya bakınca bu sürecin ne kadar yaygınlaşacağını hayal bile edemiyorum.
İnsan vücudu bir binekten ibarettir. Biz kendimizi bu vücutlardan ibaret görsek de aslında hepimiz esarette nereden geldiğini unutmuş ruhlarız. Ve her ruh özünde aynı olduğu için aslında hepimiz aynıyız.
O yüzden köprüden geçerken gözüm kollarıma kaydığında irileştiklerini gördüğüm zaman sanki arabamın inmiş lastiklerini şişirmiş gibi hissediyorum.
Asıl soru ise eğer bu yazdıklarım doğru ise gerçekte kimiz?