17 Kasım 2023 Cuma

Herkes Cümle Kurabilir, Herkes Konuşamaz

Beynimiz iletişim kurmak için öyle bir şekilde evrimleşmiş ki karşımızda olan insana istediğimiz mesajı iletmenin bir yolunu mutlaka buluruz. Yeni doğmuş bebekler annelerinin yüz ifadelerini taklit ederek başlarlar bu iletişim kurma yeteneğinin gelişimine. Üstelik her ne kadar doğruluğundan şüphe etsem de mantıklı bulup okuduğum bazı araştırmalara göre bebekler doğumdan sonraki ilk 6 ay boyunca annelerini kendileri ile aynı varlık sanıyorlar. Daha kendilerinin ayrı bir varlık olduğunu anlayabilmiş değilken bile bebekler ağlayarak ihtiyaçlarının eksikliğini belirtip gördükleri yüz ifadelerini imite etmeye çalışabiliyorlar. Bu gayet doğaldır çünkü insanın ihtiyaçları süreklidir ve bir türlü bitmez. Daha kundakta olan bir bebeğin de kendi kendisine yetmesi beklenemez ve bu yüzden iletişim yeteneğimizin doğar doğmaz başlaması haricinde bir seçeneğimiz yoktur. Ertelenmesi söz konusu bile değildir.

İşte bu yüzden bir insan hayatının 12-13 yaşlarına gelene kadar dil öğrenmeye karşı inanılmaz bir kabiliyet gösterir. Beyin enerjisinin büyük bir kısmını sesleri algılamak ve analiz etmek için harcar. Duyduğu cümleleri inanılmaz bir hızla içselleştirmeye başlar ve çevresinde hakim olan dil ne ise onu öğrenir. Bebekler ve çocuklar sadece fiziksel değil aynı zamanda zihinsel olarak da sürekli aktif oldukları için uykuları uzun sürer. 

Hayvanlar aleminde ise işler biraz daha basittir. İnsanların aksine pek çok hayvan türünün yavrusu doğar doğmaz iletişim kurabilir. Kediler miyav sesini çıkarmak için bir okula gitmezler ve köpekler de miyavlamak yerine havlamaları gerektiğini zaten bilerek doğarlar. Bizim gibi yıllara ihtiyaç duymazlar kendi türleri ile iletişim kurmak için. 

Ancak insanlar ile hayvanların iletişim kurma tarzları burada farklı olsa bile asıl farklılık nasıl iletişim kurduğumuzdan çok ne için iletişim kurduğumuzla alakalıdır. Hayvanlar insanların aksine sadece içgüdüleri ile yönetilirler. İçgüdüler ise basittir. Hayatta kalıp üremek için çabalamayı hedefler o kadar.

Hemen hemen her memeli hayvanın tehdit altında hissettiği zaman verdiği, çiftleşmek istediği zaman verdiği, sinirliyken verdiği ve açken verdiği tepkiler vardır. Sesli tepkiler olmak zorunda değildir bu tepkiler. Bir eylem veya vücut kullanılarak yapılan hareketler de iletişimdir. Nasıl olursa olsun hayvan tarafından iletilmek istenen mesaj bir şekilde belirtilir.

İşte burada yol ayrıma girer çünkü insan tıpkı hayvanlar gibi içgüdülere sahip olsa bile daha fazlasına da sahiptir. İnsan sadece hayatta kalıp üremekten başka şeylerin peşinde de koşar. Bir hayvan depresyona girip yeme içmeden kesildiği zaman haberlere çıkacak kadar nadir bir olay sayılır. Ancak insanlar sürekli olarak üzgün veya mutlu hissediyorlar. Hiç bir şeyi olmayan sokakta uyuyan bir insan nasıl aklı başında yerinde olmasına rağmen mutluysa dünyalara sahip olsa bile üzgün olan insanlar da vardır dünyada.

İnsanın iç dünyası basit değildir. Belki de keşfedilmesi ve çözülmesi en zor şeylerden biridir şu koca evrende. Her şeyin mükemmel olduğundan emin olsak bile insanın iç dünyasında hiç anlayamadığımız ve ifade edilemeyen bir şey sessizce bekliyor olabilir. Bu şey her ne ise sahibinden bile gizli olabilir ve asla çözülemez. Bu yüzden her insan gerçekten bir dünyadır.

Çoğu zaman ise iletişim yeteneğimiz her insanın bir dünya olmasını ifade edecek kadar gelişemez, pek çok sebepten ötürü geride kalır. Bu sebepler çocuklukta içinde bulunulan aile, yaşanılan toplum, kültür, zaman gibi pek çok sebepten veya yalnızca kişinin fıtratında dışarısı ile iletişim kurmaktan çok içine kapanmayı tercih eden birisi olmasından dolayı da olabilir.

İletişim yeteneğimizin geride kalması ile kişiler ifade etmek istedikleri şeyleri tam olarak anlatamazlar. Cümleler boğazda düğümlenir veya ortaya boğazda düğümlenecek bir cümle bile çıkmaz. Kişinin aklına içinde tuttuğu düşünceleri karşıya iletecek kadar düzenli ve anlaşılabilir cümleler gelmez.

Bazen ise kişinin iletişim yeteneği iyi olsa da iç dünyası o kadar karışıktır ki söylediklerini duyan kişi anladığını düşünür fakat anlatılmak istenen yarım kalmıştır. Bu durumda söyleyen kişi bile karşısındaki kişinin reaksiyonundan dolayı söylemek istediği her şeyi söylediğini sanabilir.

Asıl trajik olan ise iletişim kuramadığını hisseden insanların vereceği birbirinden farklı tepkilerdir. Her kişi yine kendi kişiliğine göre iletmek isteyip yapamadıklarını bir şekilde iletmeye çalışacaktır. Sözle olmadığı için farklı şekillere başvurup karşılarında olan kişinin onları duyabilmesini umut eder içten içe. Umut ettiklerini bilmemin sebebi ise hala çabalamaları. Hiç bir şekilde duyulmayacağını anlayan insan kayıtsızlaşır ve kendini ifade etmeye çalışmayı bırakır. 
 
İletişim kuramayan insanlar pek çok şekilde çabalamaya devam eder. Çok büyük kısmı bu yaptıklarının farkında bile değillerdir ve kimisi yıllarını böyle geçirir. Çevrelerinde olan bakıp göremeyen dinleyip duyamayan insanlar ise söz konusu kişinin ne kadar değiştiğinden ve önceden nasıl olduğundan bahsederler. Sanki bu kişi bilgisayar programıymış da bir gün güncelleme geldiği için sebepsiz yere değişmiş gibi neden değiştiğine bakmadan içi tamamen boş cümleler sarfederler. 

Kişi kendisini ifade edemediği veya karşısında olan kişinin anlama yeteneği yetmediği zaman genelde toplumun büyük bir kısmının başvurduğu silaha yani öfkeye başvurur. Sinirlenmeler ve gerginlikler sık sık yaşanmaya başlar. Kimi zaman büyük kavgalar ve öfke patlamaları ile ilişkiler yerlerinden oynar. Bazı kişiler ise pasif agresifliğe başvurarak sitemlerini dile getirebilirler. Tabii ki sitem edilen kişi kalın kafalı ise bunun sebebinin iletişimsizlik olduğunu anlayamaz ve başka sebepler arar. 

Bazı insanlar ise iletişim kurulamadığı zaman karşısındaki kişi ne derse ona katıldığını söyleyerek konuyu uzatmamaya çalışır. Kendi fikirlerini görmezden gelerek daha da bastırır.

Kimi zaman ise kişi yeterince anlatamadığını hissedip bunu telafi edeyim derken aşırıya kaçarak karşısındaki kişiyi dinlemeden sürekli konuşmaya başlar. Çenesi hiç durmaz ve makineli tüfek gibi ne kadar saçmalık varsa söylemeye başlar. Genelde bunun sonucu olarak bu cümleleri duyan kişi kendisini içeriye çekerek dinliyormuş gibi görünerek en kısa zamanda oradan gitmeye çalışır ve bu sefer de o duyulmamış gibi hisseder.

Bazı insanlar ise iletişim kurmayı keserken kimisi konuyu kapatıp sanki hiç bir şey yaşanmamış gibi devam etmek isterler. Bu da tabii ki hiç bir şeyi çözmez. 

Kişi kendisini ifade etmek için fiziksel görünümünde bir değişime gidebilir, stresi atmak için espirilere başvurabilir, uzaklaşabilir, ağlayabilir, normalde asla yapmayacağı şeyleri yapmaya başlayabilir... Say say bitmez. Üstelik siz onu duymadığınız için bu tepkileri veren fakat sizin hala göremediğiniz veya yaptığı değişik hareketleri başka sebeplerden dolayı olduğunu düşündüğünüz insanlar bile olabilir çevrenizde. 

İnsanlar konuşmak kolaydır sanar ki evet hakikaten kolaydır konuşmak. Başta bahsettiğimiz gibi insan bedeni kendini ifade etmeye dünyaya gözünü açtığı andan itibaren başlar.

Ancak konuşmak kolay olsa bile bir insanın kendisini ifade etmesi o kadar kolay bir şey değildir. Kabiliyet gerektirir ve yeteneği yetmeyen bir insan içinde olan düşünceyi açığa çıkartmak için her yolu dener. Bu yüzden anlaşılmak ve ifade etmek tıpkı yemek veya içmek gibi temel bir ihtiyaçtır. 

14 Kasım 2023 Salı

Kopuk Bir Dünya

Karşılaştığımız insanların kaçta kaçı için gerçekten çaba gösteriyoruz acaba? Bunu hiç düşündük mü?

Kaçta kaçını anlayıp yaklaşmak için çaba gösteriyoruz acaba? Yaklaşıp anlamak ve anlaşılmak için ne kadar deniyoruz ki? Dost olsun sevgili olsun eş olsun fark etmez. Ne kadar insanı gerçekten anlamaya çalıştık? Ne kadar çok insanı hayatımızda tutarken aynı anda fark bile etmeden bir kol uzaklığında tuttuk?

Ne kadar çok insanın kalbini kırdık ve birlikte güzel bir şekilde anılar biriktirerek geçirebileceğimiz o çok değerli zamanı çocukların yapacağı saçma akıl oyunları ile boşu boşuna harcadık?

Artık insanlar arasında paylaşım ve ilişkinin en zirvesinde olduğu düşünülmekte. Bunun sebebi de herkesin bütün dünya ile bağlantı içerisinde olması ve herkesin internette veya giderek sosyalleşen toplumda birileri ile tanışabiliyor olması.

Fırsatların dünya tarihinde hiç olmadığı kadar çok olduğu şüphesizdir ki doğru. Ama ne kadar ilişkimiz tamamiyle gerçek?

Tanıştığımız bu insanların kaçta kaçının yanında bütün sosyal maskelerimizi çıkartıp kendimiz olabiliyoruz? Kaçı ile zorlama olmadan akıcı bir şekilde ortak paylaşımlarda bulabiliyoruz? Kaçının iç dünyasını biliyor ve öğrenmek için çaba gösteriyoruz? Kaçı ile ortak noktalar oluşturmaya çalışıyoruz? İlk bakışta insanların çevreleri başka insanlarla kaplı ve her yerde farklı farklı sosyal ortamlarda gezinip eğlendiklerini görüyoruz.

Peki bu ilişkiler gerçekten gerçek mi yoksa herkes sadece kendisine odaklandığı ve başkalarının kendisine gelmesini istediği için derin adı altında yüzeysel bir şekilde yürütülen vakit geçirmelerden mi ibaret?

Günümüzde toplumun kaçta kaçı kendi duygularını ve dikkat çekme isteğini kenara bırakarak yanında olan insanı derinlemesine tanımak için çaba gösteriyor? Çaba derken öyle basit soru sormalar ve konuşmalardan bahsetmiyorum. Onları tanımaya dair yoğun bir istek ve meraktan bahsediyorum. 

Ne kadarımız konuştuğumuz insanların kim olduğunu ve nasıl düşündüklerini biliyor? Ne kadarımız tanıştığımız yeni bir insanın kim olduğunu bulmak ve öğrenmek için sabırsızlık duyarak gerçekten heyecanlanıyor?

Yoksa herkes sadece insanların karşılık olmadan kendilerine gelmelerini ve hiç gayret etmeden sadece oldukları yerde oturarak değerlerinin bilinmesini mi istiyor? 

Bütün insanlar başka bir insanın gelip onları tanımak için çaba göstermesini bekler ve bu ağırdan alınarak ve adım adım yapılırsa herkesin de hoşuna gider. Ama kaç kişi bunun aynısını başka insanlar için yapmaya hazır?

İlişkilerinin yüzeysel kalmasını kimse istemez ancak kendi derinliği olmayan insan başka bir insanın ne derece derin olduğunu nasıl anlayabilir? Böyle bir derinliğin tanıştığı veya yıllardır tanıdığı kişide olması ihtimalini çoğu kişi algılayamaz bile. Çünkü bütün hayatı kendisinin evrenin merkezi olduğunu düşünmekle geçmiştir.

Alçakgönüllü olmayan insan herkesin kendisine gelmesi gerektiğini düşünür ve buna göre yaşar. Kazanılacak bir kupa gibi bekler ve başkalarının onun için uğraşmasını ister. Fark etmez ki kendisini bir ödül olarak görmek onu sadece satın alınacak bir mal yapar. Karşılık olarak verilecek olan ücret para değildir ancak zamandır o kadar.

Bu alçakgönüllülükten yoksun insan kendisini insan zanneder ancak sadece bir nesne olmuştur. Uğruna savaşılacak bir nesne ve bu sırada hayvanların aksine çeşitli şekillerde iletişim kurarak karmaşık şeyleri anlayabilecek ve empati kurabilecek insanlığından da kayıp vermiştir.

Bu kişiler kendilerine değer verdiklerini düşünürler fakat tek yaptıkları şey kendi kendilerini iç dünyalarında yalnız bırakmaktır. Bu insanların toplumda olan ezici çoğunluğu da herkesi kendi içlerinde ve kafalarında yapayalnız olmaya iter. Çünkü kimse yanında olan kişiyi gerçekten tanımaya çalışmaz.

Bütün bir dünya yapayalnız kalır. Hemde görünürde herkesin arkadaşları ve aileleri birlikteyken. Sonra da herkes başkalarına diğer insanların onları anlamadığı ve kafa dengi bir insan bulamadıklarından yakınırlar. Gerçekten kafa dengi olabilecek kaç kişi ile tanışmışlar fakat fark edememişler düşünmek bir an bile akıllarına gelmez. 

Çünkü herkes dünyaya sadece kendi gözlerinden bakarlar. Gözlerimizin uçup başka bir açıdan bakma gibi bir durumu yoktur ve kendini başka bir insanın yerine koymak da zeka gerektirir. Zekayı kullanmak da zor olacağı için daha kendini tanımaya efor sarfetmeyen alçakgönüllülükten yoksun bir insan başka insanların gözünden bakma fikrini bile düşünemez.

Ve sonuçta kimse kimseyle gerçek bir ilişki yaşayamadan toprağa karışır giderler. 

13 Kasım 2023 Pazartesi

Kendini Kandırmak

Duyguların bastırılması, başarıların öne çıkarılması, eksikliklerin görmezden gelinmesi, yapılan hatalara karşı verilen cezalar, yüksek beklentiler, edinilmesi zor yetenekler ve tarihte görülmemiş kadar çoğalmış bir insan nüfusu.

Bütün bunlar bir insanın içerisine doğduğu fıtratın yani dünyaya gelirken getirdiği sebebi ve nereden geldiği açıklanması imkansız olan özellikleri kişiliğinin en diplerine kadar bastırarak yok sayması için yeter de artar bile. Dışarıdan gelen beklentilerin artık bir zorunluluğa dönmüş olması kişileri belirli zamanlarda belirli şeyleri elde etmeye ve yapmaya iterken hata yapılması durumunda insanın çevresinde olan herkes tarafından saldırıya uğraması gerçeğinin etkisi ile insanlar yapmak istemedikleri işlere ve yollara sokulur. Çoğu insan ne istediğini bile bilemeden ve kendisinin kim olduğunu çözme zahmetine girmeden ve girse bile vakit kalmadığı için kendisine yabancı bir şekilde ölmesine sebep olan bu sistem insandan kısacık ömrünün aslında her şeyini almakta. 

Kişi kaptan rolünde değil ve hatalarını göstermesi durumunda herkesin dikkatini çekeceği için dışarıya elinden geldiği kadar hata ve eksikliklerini kendi içerisine hapseder. Artık ne kadar kendini kabul etmek ve eksikliklerimizi kucaklamak popüler bir terim olsa da iş pratiğe en ufak şekilde dökülmüş değil. Hala insan negatif ve hoş sayılamayacak olan özelliklerinden bahsettiği zaman insanların garip bakışlarını üzerine çekmekte. 

Bütün bu faktörler bir araya geldiği zaman size soruyorum bir insan nasıl gerçek şahsiyetini dışarıya güvenli hissetmeden apaçık bir şekilde ortaya koysun ki?

Koyamaz. Ne yaparsa yapsın toplumda her zaman rol oynamak zorunda kalırız. İçimizde zenginliğinden fazlaca hoşnut olan kibirli birisi olsa bile dışarıya bunu göstermek negatif tepkileri çeker diye göstermeyiz. İçimizde bir meslek grubuna önyargılıysak yanlarına gittiğimiz zaman çenemizi kapatıp gülümseyerek konuşuruz işimizi görsünler diye. Güzellik algımıza uymasa ve normal hayatımızda salaş giyinmeyi sevsek bile kadınlar tak tak diye yeri titreten topuklularını ve erkekler de boğazlarından nefes geçirtmeyecek kadar sıktıkları kravatları ile giderler resmi ortamlara.

Bütün bunlar sosyal ortamlara uyum sağlamak için yaptığımız beyaz yalanlardır sadece. Ne var canım altı üstü 5 dakikalığına fakir birisi ile konuştum ve ondan ne kadar tiksindiğimi belirtmedim. Ne var canım altı üstü bir işim olduğu için gelip adamın yüzüne gülümsedim hemen yanından gideyim diye. Ne var canım normalde sevmem ama patron beni düzgün giyinmiş görürse belki daha çok etkinliğe çağırır böyle. Bunlar aklıma 30 saniyede falan gelen örneklerden ibaret. Daha yüzlercesini sıralayabiliriz ve hala geriye binlerce başka örnek kalır. 

Ancak yazının başlığı insanları değil kendini kandırmak ve bunlar tam olarak da kendini kandırmak sayılmaz fark ettiyseniz. Bir insan kendisinin aslında kim olduğunu bilerek yaparsa bu eylemleri o zaman sıkıntı kalmaz değil mi? Sadece işine geldiği için bir süre dışarıya olduğu kişiyi yansıtmadı o kadar. Ne var ki bunda?

Gerçek ve bu sıkıntıya yakalanmış bir kişinin hemen hemen hiç bir zaman fark edemediği sorun uzun bir süre boyunca hayatını sözlü olmasa bile davranışsal olarak kendi iç dünyasını ve gerçek fikirlerini gizleyerek, dışarıya yansıtmayarak yaşayan insanın sonunda kendi hatalarını ve hatta kimliğini bile reddedecek konuma gelmesidir. 

Bu kişiler büyürken sosyal ortamlarda rol yapması gerektiğini anlamış ancak özel hayatlarında yakın olup kendilerini özgürce açabilecek bir insanın varlığından mahrum kalmış olurlar genellikle. Hiç olmazsa bir kişiye kendilerini rahatça açabildikleri bir fırsatları olsaydı dışarıda sosyal olarak çevrelerine uyum sağlayıp iç dünyalarında da kendileri ile olan bağlantılarını koparmadan yetişkinliğe erişebilirlerdi. 

Bu kişiler kendilerini o kadar kandırırlar ki yaptıkları hatalar her zaman başkalarının sorumluluğu ve başka sebeplerin sonucudur. O kadar kandırırlar ki kendilerine bugün rahat olmak için yaptıkları planların hepsini ileride bir tarihte belirli şartların gerçekleşmesinin ardından yapacaklarını söylerler. O kadar kandırırlar ki kör bile öyle olmadığını görse de kendilerini sahip olmadıkları özelliklere sahipmiş gibi görüp tanıtırlar. O kadar kandırırlar ki kendileri bile yapmadıkları tavsiyeleri başkalarına yapmaları için öğüt verirler. O kadar kandırırlar ki başarısızlıklarına binbir çeşit bahane bulup asla ben denedim ve başaramadım demezler.

Bu kişiler kendilerini öylesine kandırırlar ki yaptıkları işlere şeytanın hayranlığını kazanacak kadar kötülük karıştırsalar bile yine de kötülük yapmak yerine başkalarının iyiliğini düşündüklerine veya bir amaç uğruna yaptıklarına inanırlar.

Asla ve asla aptal bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla tembel bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla yalancı bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla gereksiz dramatik bir insan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla kabiliyetsiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla narsist olduklarına inanmazlar. Asla ve asla geri kafalı olduklarına inanmazlar. Asla ve asla sıradan olduklarına inanmazlar. Asla ve asla düşüncesiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla bencil olduklarına inanmazlar. Asla ve asla yeteneksiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla hatalı olduklarına inanmazlar. Asla ve asla zayıf olduklarına inanmazlar. Asla ve asla hayalperest olduklarına inanmazlar. Asla ve asla hedefsiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla cesaretsiz olduklarına inanmazlar. Asla ve asla azimsiz olduklarına inanmazlar.

Gibi ve daha pek çok fazlası. Bu insanların bazıları dışarıya yansıttıkları yalanın bir yalan olduğunu bile görmekten korkarlar çünkü gerçek olan o kadar içeriye gömülmüştür ki yalanın ortadan kalkması durumunda özlerinde ne kadar var olmadıklarını göreceklerdir. İşte özellikle bu kişiler eleştiri karşısında aşırı tepki veren ve patlayan kişilerdir. Bu yalan onlar için her şeydir ve ölüm pahasına koruyacaklardır. Bu kişilerin bu durumdan kurtarılması neredeyse imkansız hale gelmiştir. Dışarıya yansıttıkları kimlik onların kişiliği olmuştur ve doğarken getirdikleri fıtrat ve büyürken edindikleri özellikler yerin 2 metre dibine gömülmüştür.

Bu insanlar heryerdeler. Düşündüğümüzden daha çoklar ve modern hayatın aralıksız çalışmayı empoze etmesinin sonucu olarak bu kendisinden bihaber ve yürüyen kabir diyebileceğimiz insanlar maalesef çoğalmaya da devam edecek. 

Yıllar önce okuduğum Richard Eugene Nisbett adlı Amerikalı psikolog ve yazarın ''Düşüncenin Coğrafyası'' isimli kitabında batı medeniyetlerinin doğu medeniyetlerine göre daha elle tutular olana odağına ve doğu medeniyetlerinde iç dünyaya yönelimin daha çok olduğundan bahsediyordu. Şimdi bunun bariz bir örneğine bakalım.

Kintsugi sanatı Japonya'da ortaya çıkmış ve kırılmış porselen eşyaların parçalarının toplanarak içlerine altın, gümüş veya platin gibi madenlerin tozlarının karıştırılarak renklendirilen tutkallar ile birleştirilmesidir. Bu tutkallar ile tekrar birleştirilip ortaya çıkan porselen eşya genelde maddi olarak ürünün orijinalinden daha yüksek bir değere ulaşmış olur. 

Bu sanatın altında yatan felsefe Wabi Sabi denen ve merkezinde insanların kendi kusur ve eksikliklerini oldukları gibi benimseyerek kusurlarından kaçmaktansa yüzleşmesi ve kendi parçası olarak kabul etmesi olan felsefedir. Bu kendisini kandıran bir insanın yapamadığı şeyin ta kendisidir. Gerçekte olduğu kişiyi bastırmak veya görmezden gelmek Kintsugi sanatının vermek istediği mesajın tam tersidir ve maalesef milyonlarca insan kusurlarını bastırmakta ve eksik yönlerini bahaneler üreterek, başkalarına suç atarak veya görmezden gelerek kendilerini kandırmakta. 

Eğer ki kendimizi kandırdığımız şeyler ve kusurlarımız ile arada hiç bir perde olmadan yüzleşebilirsek onları kabullenebilir, çözüm üretebilir ve sonunda kendi benliğimize altın renkli bir tutkal ile yapıştırabiliriz. Yapıştırmak yerine kendimiz hakkında inkar ettiğimiz şeylerin hepsi bizden eksilmiş olan bir parçadır ve bu parçalar çok büyürse kişiliğimizde olan boşluk da büyüyecek ve mezara giren bedenimiz ile ruhumuzun kapladığı yer arasında o boşluk kadar büyük bir yer olacak.

Bu yüzden hepimizin sık sık kendimize karşı olabildiğimiz en dürüst halimizle konuşmalar yaparak neyi kabul edip neyde kendimizi kandırdığımızı görmemiz bu hayatta yürüyen bir boşluk olmamamız için reddedilemez bir ihtiyaçtır.


Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...