11 Kasım 2023 Cumartesi

Topluma Karşı Gelenlerin Kaderi

Bir insan hayatında pek çok kere seçimler yapmak zorunda kalır ve bilinmeyen yollardan geçer. Herkesin hayatına başladığı nokta diğerinden farklıdır ve benzer noktalardan başlanılmış olsa da bu noktadan sonra her kişinin seçeceği nokta birbirinden ayrılır. Bu yolların da aralarında benzerlikler olsa bile hiç birisi tamamen aynı değildir. Sonuç olarak herkes diğer insanlardan tamamiyle farklı bir hayat yaşar ve kar tanesi gibi uzaktan birbirimize benzesek bile hiç kimsenin hayatının aynısı ne önceden başkası tarafından yaşanmış ne de ileri bir tarihte yaşanacaktır.

Bu kişisel hayatlarımızın detaylarının akışıdır. Mesela iki çok benzer koşullarda doğmuş insan çok çalışıp kendilerine ev alırlar fakat birisi müstakil ev, diğeri ise bir apartman dairesi alır. Hemen hemen aynı şey olmuş gibi görünür fakat detaylar farklıdır.

Ancak hayatların bir de genel akışı vardır. Bu akış insanın detaylardan çok genel olarak toplumun kişiden belirli yaşlara geldiği zaman belirli başarılara ve kazanımlara sahip olması gerektiğini veya belirli koşulların içerisinde olması gerektiğini dikte eder. Örneğin genel kanı 24 yaşlarında olan birisinin yavaştan evlilik peşinde koşması gerektiğidir. Üniversiteyi bitiren birinin hemen iş bulması beklenir. 30-35 yaşlarında olan kişinin çoktan evlenmiş ve çocuğunu yapıp evi ve arabayı halletmiş olması uygun görülür. Bütün bu beklentileri görmezden gelmek fazlasıyla zordur çünkü toplum dört bir yandan saldırır. Asla ve asla kimse hayatları boyunca bir kere bile olsa bu beklentilere şahit olmadan gitmez dünyadan.

Bir gün 6 yaşlarında bir çocuk sürekli olarak asla durmayan zamanın akışı ile birlikte bir nehirden aşağı doğru sürüklenmekte bulur kendini. Nehir fazlasıyla yoğun ve şiddetli bir şekilde akmakta ve çocuğun vücudunu sürekli olarak sarsmaktadır. Ancak bu nehirde sadece kendisi yoktur. Etrafına baktığı zaman kendi yaşlarında onlarca çocuğun nehirden aşağı onunla aynı hızda gitmekte olduğunu görür. Kendisi insan sürüsünün en arkasındadır. Bu sürüklenme esnasında nehirin ara sıra üçe, dörde, beşe, altıya, yirmiye, otuza, elliye ve hatta bin tane farklı yola ayrıldığına şahit olur. Ancak nedense insanların hepsi beraber en önde baş çeken yaşlı amca ve teyzeler hangi yola girerse o yolun peşinden gitmek için kulaç atmaya çalışmaktadırlar. E ne yapsın o da tabii ki ortama uyum sağlar. Böylelikle yıllar geçer ve çocuk sürünün ortalarına kadar gelir. Çevresinde olan çocuklar da büyümüştür artık.

Bir gün sürü nehirde sürüklenmeye devam ederken boyu epey uzun bir adam gelir ve ileride bir ayrım olduğunu gördüğünü söyler. Ayrımı herkes görür ve uzun boylu adam ayrımın ötesinde akmaya devam eden nehrin her detayını göremese de suyunun altın gibi parladığını ve şu an yüzdükleri suyun aksine daha sakin göründüğünü söyler. Bunu duyan insanlar ayrımın ötesinde olan altın parlaklığında ki suyu görmeye çalışırlar ancak kimse göremez. Ana karakterimiz uzun boylu adama ona da ayrımın ötesini göstermesi için yalvarır. Yıllarca nehirde sürüklenmek ve oradan oraya çarpmaktan bıkmıştır çünkü. Uzun boylu adam sırtına çıkmasını söyler ve gösterir. İşte oradadır. Yıllar sonra ilk kez içinde bulunduğu nehrin oradan oraya çarpmasından kurtulabileceği bir yol karşısında duruyordu. 

O sırada sürünün en ilerisinde yüzmeye devam eden yaşlılar ise bu daha iyi olma olasılığı olan yolu görmeyip başka bir ayrıma saparlar. Yaşlandıkları için gözleri görmemekte olan bu yaşlılar daha iyi bir nehri es geçip gidiyorlardı. İkili bu durumun farkına varırlar ve suya atlayıp sürüden uzaklaşarak diğer ayrıma doğru gitmeye başlarlar. Sürüden bazı insanlar da onların peşinden yüzmeye kalkarlar fakat sürünün özellikle ön taraflarından insanlar arasında bağırış çağırışlar kopmaya başlar. Gitmeyen herkes kaçan grubun arkasından bağırarak yapmamalarını ve geri dönmelerini, bu yolun önde bulunan bilge yaşlılar tarafından seçildiğini ve doğru yol olduğunu söylerler. Kaçan gruptan çoğu kişi bunun üzerine sürüye geri döner ve ikili başbaşa kalır. O sırada uzun boylu adam duraksar ve geride kalan sürüye bakarak aralarında tanıdığı insanları görür. Çoğu onunla yıllarını paylaşmış ve nehirde sürüklenirken edindiği bilgileri ona vermiş insanlardır. Bazıları ise onun dostu ve bazıları da sevgilisi olmuş kişilerdir. Tüm bunları bırakamayacağını düşünen uzun adam sürüye doğru geri yüzmeye başlar. Sürünün diğer ayrıma girdiğini gördüğü tek kişi ise bizim ana karakterimizdir. Bir daha ondan haber alınamaz. Taa ki...

Şimdi size soruyorum. Ana karakterimiz bir risk aldı, güzel görünse de ne olduğunu bilmediği bir nehir ayrımına tek başına girdi. Sürüden onu uzun bir süre boyunca kimse görmedi ve sonunda tekrar onunla karşılaştığı zaman sizce sürünün yani metaforik olarak toplumun ona karşı bakış açısı ve tepkisi ne oldu?

Toplumlar risk alan, farklı yoldan giden, onların kurallarına ve beklentilerine karşılık vermeyen insanlara karşı olabildiğince sert davranır. Onların içlerinde olan ateş gibi akan kanı söndürmeye ve kalplerinin çarpmasında olan gücü zayıflatmaya çalışır. Ve en kötüsü bunu her zaman bariz bir şekilde sopa göstererek yapmaz. Bazı toplumlarda modern ve yenilikçi bir imaj vermek hedeflenerek farklı yollar üreten ve normlara uymayan insan tiplerinin varlıkları değer veriliyormuş ve bu insanların daha çok çoğalması cesaretlendiriliyormuş gibi gösterilir ancak bu gerçekten çok uzaktır. İnsanlar kendi yapamadıklarını yapabilen insanı çekemez ve çok az insan böyle insanlardan gerçekten gurur duyacak kadar alçakgönüllü olmayı başarabilir. Üstelik bu toplumun farklı yollar çizen insanların yaptıkları eylemlerin daha başındayken verdiği tepkidir. Asıl ikiyüzlülük birey kendi yolunu çizdikten sonra ortaya çıkan sonuçlar ile birlikte meydana gelir.

Eğer ki kişi her şeye rağmen toplumdan koparak bir yol izleyip bu yolun sonunda herhangi bir zafer kazanırsa, herhangi bir kazanç sağlarsa ve bu yolu seçmeyen insanlardan bir üstünlük elde ederse düne kadar bu yolun yanlış olduğunu dikte eden toplum o kişiye ne kadar cesaretli, ne kadar akıllı, ne kadar çalışkan olduğunu söylemeye başlar. Sanki kısa süre önce akıl verme bahanesi altında her türlü cesaret kırıcı negatif olasılık toplum tarafından bireyin gözüne sokulmamış gibi aferinler havada uçuşur. Hiç kimsenin aklına haksız olduğunu belirtmek gelmez.

Öte yandan kişi her şeye rağmen toplumdan koparak bir yol izleyip bu yolun sonunda herhangi bir yenilgi yaşarsa, herhangi bir kayıpla ayrılırsa ve bu yolu seçmeyen insanların aşağısına düşerse dün bu yolun yanlış olduğunu dikte eden toplum o kişiye ne kadar beceriksiz, ne kadar aptal, ne kadar cahil olduğunu söylemeye başlar. Sanki bu eleştirenler hayatlarında aykırı herhangi bir yol izlemiş gibi ben sana söylemiştimler havada uçuşur. Hiç kimsenin aklına ''ben bu yolun başlangıcını dahi başarabilir miydim?'' diye düşünmek gelmez.

Ve en önemlisi şudur: Bu iki senaryoda söz konusu olan yol veya plan aynı yol veya plan olabilir. Sadece ikinci senaryoda bir şeyler eksik gitmiştir belki. Belki bu yolu izleyen kişinin gücü ve kontrolü dahilinde olmadığı bir olay yüzünden planları suya düştü ve bir süre geri çekilip tekrar deneyecek.

Toplum bu detayları düşünecek zekaya sahip değildir. Sadece yargılar ve uyum sağlar. Asla hatasını kabul etmez ve içinde bulundurduğu insanları sığ ve sıradan tutmak için elinden geleni yapar. Başka insanların yukarıya çıkması onun için bir ölüm gibidir fakat zaten ayrı yol izleyip başarıya ulaşan bir insan ile kavga etmenin manası yoktur. Çünkü toplum aptal görünmeyi de istemez. Geri kafalı olsa da öyle olduğunu kabul etmez. Yenilikçi bir fikir yaygınlaştıysa hemen ona uyum sağlar ve düne kadar gerici olanlar bugün yenilikçi olur. Kimin sesi çok çıkıyorsa tahtta o oturur.

Kısacası toplum kendi kendisi dahil her şeyi manipüle etmeye çalışır. İnsanların kendisinden daha iyi olma olasılığı bile onu korkutur ve bu yüzden farklı bir yol bulan kişi sert veya yumuşak fark etmez bir şekilde yolundan geri döndürülmeye çalışılır. Eğer ki bu kişi devam edip başarısız olursa toplum yere düşmüş olanı tekmeleyerek kendisini daha iyi hissetme fırsatını kazanır ve bu başarısızlık örneğini diğer kutunun dışında düşünen insanları tekrar kutuya sokmak için kullanır. Şayet kişi başarılı olursa cahil görünme korkusu ile önceden bu kişiye engel olmaya ve korkutmaya çalıştığını tamamen kenara atar. Tam tersine bir davranış sergilemeye başlayarak başarılı olan kişiyi yenilikçi düşünceleri için kutlar ve herkese bahseder. Bu da toplumun içten içe hissettiği cahillik hissiyatını üzerinden atmasını sağlar. Yeni yolu bulan kişi toplumun ondan daha az bildiğini ve daha dar baktığını başarısı ile kanıtlamıştır. Ancak toplum bunu yok sayar ve olmamış gibi tebriklere boğar kişiyi. Alkış sesleri arasında kimse bir şeye odaklanamaz ve bu sevgi karşısında zamanında toplumdan çeken fakat şimdi başarıyı kazanmış kişi bile yaşadıklarını unutur. Unutmasa ve toplumun yüzüne ona zamanında ne kadar kötü davrandığını bağırsa da toplum için fark etmez. O zaman da kişiye kendini beğenmiş ve kaba olduğu lakapları takılır ve bir daha yüzüne bakılmaz olur biter. Hiçbir senaryoda toplum kendisine laf getirmiyor. Kendi içinde dogmatiklik kazanmış dini sistemleri andıran garip bir organizma ortaya çıkmış insanların sosyal hayvan olmalarının bir sonucu olarak. 

Sanırım mesajı anlamışsınızdır. E tabi hikayenin de bir bitişi olmalı sanırım değil mi? Fakat bu yazının anlam ve önemi için hikayenin de bir tane değil iki tane bitişi olması gerekli tabii ki.

Taa ki sürünün içinde bulunduğu ayrım uzun süredir çok uzaklardan ilerlediği görülen bir nehir ayrımı ile yakınlaşana kadar. Bu nehir kıpkırmızı ve insanın derisini uzaktan bile yakacak kadar sıcak bir lav nehridir. Sürüdeki herkes o nehirde olmadığı için bir oh çeker ve gözleri lavların parlaklığına alıştıktan sonra bu nehirde olan ve çırpınan korkunç görünümlü bir adam görürler. Adam acı ile bağırmaya çalışsa da bağıramaz, kolları hareket etmez, ağzını bile kıpırdatamayacak haldedir fakat hala hayattadır. Nehirden çıkış sadece en önlere kadar gitmek olduğu için ne kadar acı çekse de hala yaşıyordur. İnsanlar bu kişinin kim olduğunu anlamaya çalışırlarken heybetli ve uzun bir adam onu tanıdığını söyler ve hikayesini anlatır. İnsanların bazıları adamın hikayesini hatırlar ve sürüde lav nehrinin içinde olan bu adamın ne kadar aptal olduğu, söz dinleseydi bu hale gelmeyeceği, sürünün ne kadar güvenli olduğu ve yaşlıların liderliğinin önemi konuşulmaya başlanır. Sonunda nehirler tekrar birbirinden uzaklaşırlar ve adamı bir daha kimse görmez.

Veyaaaaaaaa... 

Taa ki sürünün içinde bulunduğu ayrım uzun süredir çok uzaklardan ilerlediği görülen bir nehir ayrımı ile yakınlaşana kadar. Bu nehir kıpkırmızı ve insanın derisini uzaktan bile serinletecek kadar saf bir şarap nehridir. Sürüdeki herkes o nehirde olmak istediği için bir of çeker ve gözleri şarapın parlaklığına alıştıktan sonra bu nehirde olan ve sırt üstü yüzen genç görünümlü bir adam görürler. Adam neşe ile bağırır, el sallar ve hiç durmadan şarap içer. Nehirden çıkış sadece en önlere kadar gitmek olduğu için zevküsefa  içinde yaşayacağı uzun bir ömrü vardır. İnsanlar bu kişinin kim olduğunu anlamaya çalışırlarken heybetli ve uzun bir adam onu tanıdığını söyler ve hikayesini anlatır. İnsanların bazıları adamın hikayesini hatırlar ve sürüde şarap nehrinin içinde olan bu adamın ne kadar akıllı olduğu, güzel bir yolu seçtiği, onun sürüdeki diğer kişilerden özel olduğu ve sürünün önünden giden yaşlılar gibi kendi yolumuzu seçmenin önemi konuşulmaya başlanır. Sonunda nehirler tekrar birbirinden uzaklaşırlar ve adamı bir daha kimse görmez.

10 Kasım 2023 Cuma

Oyunu Kurallarına Göre Oynamak

Buraya yazdığım ilk yazılardan birisinde eğer çürümüş, haksızlıklarla dolu ve doğru dürüst çalışmayan bir sistemin değişimini istesek de o an elimizden bir şey gelmiyorsa gereksiz yere üzülmek yerine bir sigara yakarak değişimin gerçekleşmesi olasılığını gördüğümüz ana kadar keyfimize bakmamız gerektiğini yazmıştım.

O yazının üzerinden iki yıl geçti ve artık sanırım biraz üzerine koyma vakti geldi. Bu iki yılın ardından rahatlıkla söyleyebilirim ki hayatın kurallarının mantıksızlığı üzerine şikayet ederek ağlamanın asla ve asla manası yoktur. Eğer kişi hayatta ileriye gitmek istiyorsa sistemden şikayet etmek ona hiç bir şey katmayacaktır. İstediği kadar her şeyin ne kadar haksızlıklarla dolu olduğunu söylesin veya istediği kadar ara sıra her şeyi bırakıp çekip gitme isteği hissetsin fark etmez. Eğer hayat oyununda ileriyi istiyorsan kurallardan şikayet etmeyeceksin. Tam tersine oyunun kurallarını herkesten daha iyi bileceksin. Bu da bizi ana konumuza getiriyor. 

İnsanoğlunun düzene koyduğu her sistem fazlasıyla kusurlu ve eksikliklerle dolu. Akla gelebilecek en mükemmel sistem bile insan elinden çıkma olacağı için bazı problemlere sahip olacaktır. Sonuçta hiçbir insan kusursuz ve mükemmel değil. 

Sistemler yöneticiler tarafından kurulur, bu sistemler de diğer alt yöneticiler tarafından daha alt sistemlere ayrılır ve bu böyle gider. Bütün bürokrasi bundan ibarettir. Ancak sorun şu ki en üstte olan yöneticiler dünyanın en yaygın yönetim biçimi olan demokrasiden dolayı halk tarafından seçilir. Halk ise bir kişi değildir. İnsanlar hem sayıca çoktur hem de her insan diğerinden farklıdır. Ve yöneticiler de yönetici olarak kalmak için sistemi mümkün olduğu kadar çok insanı mutlu edecek şekilde düzenlemeye çalışırlar. 

Sistemlerin her insana hitap edeyim derken içine aldığı bazı konular üzerinde hakimiyetlerinden feragat etmek veya bir konuda belirli koşulları sağlayan veya belirli durumlarda olan insanları istisna saymak zorunda kalması da bunun sonucudur. 

Bazen kanunlarda veya yönetim şekillerinde görünüşte olan düzenin satır aralarında çok saçma sayılabilecek bir detay olabilir. Mantık çerçevesinde bakan, gözlem yeteneği yüksek ve fırsatlara her an açık olan birisi ise diğerlerinin aksine çok farklı şeyleri fark edebilir. 

Yani sistemler her şeyi kapsayamamakla beraber bir de görüp araştıran insan için çeşitli ve hiç akıl almayacak yollar gösterebilir. Pek çok insan üniversite diploması bile olmadan belirli işlere tamamen alakasız ve kısa yollar ile girilebildiğini ve bunu devletin onayıyla yapabileceklerini bilmiyorlar mesela. Veya belirli belgelere sahip kişilerin belirli haklara ve ayrıcalıklara sahip olduklarının farkında değiller.

İnsanlar sistemlerden şikayet ederken sistemi kuranların onlar için açık bıraktığı kapıları göremiyorlar ve değerlendiremiyorlar. Gerçek çaba ve sıkı çalışmanın sistemlerin açık kalan kapılarının belirlenmesi ile birleştirilmesi oyunu oynayan kişinin hayatta istediği hedeflere diğer insanların hepsinden daha hızlı ilerlemesine sebep olur.

Akıllı çalışmak sadece verilen çabanın nasıl verildiği değil nasıl değerlendirildiği ile de alakalıdır. Sistemlerde olan bu irili ufaklı açıklıkları belirleyip yakalayan insan verdiği çabanın nereye yönelirse en çok verimi alabileceğini de bilir. Sistemlerin açıklıklarını görebilen kişi göremeyen kişiye göre çok daha az emek vererek istediği yere ulaşır ve bazen hiç efor sarfetmesine bile gerek kalmaz.

Bu yüzden oyunun kuralları hakkında şikayet etmek yerine oyunun kurallarını herkesten, hatta kuralları koyanlardan bile daha iyi bilmeliyiz. Akıllı ve sıkı çalışan kazanacaktır. 

8 Kasım 2023 Çarşamba

Bir Anlık Utanç

Şimdiye kadar olan pek çok yazımda sürekli olarak hayatın kısalığından ve zamanın nasıl yaş ilerledikçe daha da hızlı gittiğinden bahsettim.

İnsanların kendini sabote ederek hayatlarını verimli bir şekilde dolu dolu geçirmelerinin önemini vurguladım. Şimdi ise bu sabote etme sebeplerinin en önemli ve en felç edicisine geleceğim ki zaten diğerleri ile de bağlantılı. 

Maalesef ki insanlar olarak varlığımızın çoğunu oradan oraya savrularak ve bir yerden bir yere koşarak girdiğimiz farklı şartlar altında yaşamımızı idare etmeye çalışarak geçiriyoruz.

Bu farklı şartlar gerek ekonomik şartlar, çevresel şartlar veya kültürel şartlar olsun hepimizin hareket ve yönelimlerini farklı yerlere itecek pek çok faktör hayatlarımızı bir kuklaymış gibi oradan oraya çekmeye çalışıyor.

Ancak bu şartların kişiye etkisi özellikle iş hayatına atıldıktan sonra derinden etkilemeye başlıyor. Kişi ailesinden uzaklaşmaya ve bağımsızlığını kazanmaya başladığı zaman bu koşullardan dolayı toplumun içine tamamiyle girmesinin sonucu olarak etkilenmeye başlıyor.

Bu şartların bir ürünü olarak ortaya çıkan toplum tarafından kabul edilen kuralların varlığının kişi yaş olarak büyüdükçe giderek daha çok uyması gerektiği hissiyatı ile yaşamını şekillendirmesiyle kişiye bir utanç hissi gelir. 

Bu utanç hissi kişiye özellikle toplum tarafından empoze edilir. Çoğunluğun kabul ettiği ve doğru gördüğü kural ve yollardan geçen insan alkışlanır ancak bu kural ve yollara uymayan insanları bırak sadece doğruluk ve mantığını sorgulayan insanlar bile yukarıdan bakılır. Bu kişiler akıl ve bireyselliklerinin sonucu olarak çoğunluğun gördüğü şeyi daha reddetmemiş olsa da sadece sorgulayarak diğerlerinin dalga geçmesine, eleştirisine ve genel olarak saldırılarına hedef olur. Artık fiziksel olarak saldıramadıkları için diğer insanların zihinsel saldırılarını çeker birey. 

Ve bazı insanlar bu tür saldırıları çocukluklarından itibaren yaşamalarının sonucu olarak utanç ile büyür. Hayatlarını bu yoğun utanç hissi ile yönlendirirler ve herkesin doğuştan gelen fıtratı farklı olduğu için bir çocuğun bir anlık yoğun utanç yaşaması bile onun bütün kişiliğini bu utanca karşı bir savunma mekanizması olarak yaşayıp 70 yılını böyle harcayıp fark etmeden bu şekilde ölmesini sağlayabilir.

Bir anlık utanç hissi ile o hissi bir daha yaşamamak için kişi çevresinde gördüğü kişilerin en iyi özelliklerini kendisine geçirerek utanç duymaya sebep olacak kapıları kapatmaya çalışabilir. Mesela kişi çok başarılı olmaya çalışabilir veya tam tersine dünya umrunda değil gibi bir tavır takınarak girdiği her ortamın şaklabanı olmaya çalışabilir. Kulağa saçma gelebilir ancak yalnızlık çeken bir çocuğun ileri yaşlarında beyninde 20'den fazla kişiliği barındırmasına sebep olacak hastalıklara yakalanabiliyorsa buna da şaşırmamak gerekli.

İşte o bir anlık utanç hissi veya belki de uzun süre boyunca çocuğun başta ailesi olmak üzere çevresinde olan insanlar tarafından utanç hissettirilmesi kişinin karakterinde değişimlere yol açar.

Bu değişimler genelde tahmin edilmesi zor değişimler değildirler. Kişi hemen hemen her senaryoda sonunda inisiyatif almaktan çekinen birisi haline gelir ve içeride gömülü olan utanç hissi her hareketinden önce kişiye bu eylemin sonucunda gidebilecek kötü senaryo ve ihtimalleri hatırlatır. Bu da kişinin cesaretinin kırılmasına ve utanç hissinin verdiği daha da çok utanç hissetmekten kaçma refleksinin sonucu olarak yapılmak istenen eylem yapılmaz.

İşin en kötü yanı utanç hissi diğer insanlar tarafından empoze edildiği için çoğu zaman yine başka insanlarla olan ilişkilerimizde büyük bir rol oynar. Derinlerinde utanç yatan insan karşı cins ile konuşurken rahat edemez, tabu olan konuları konuşamaz ve hatta o kişinin gözlerine dahi bakmakta zorlanır. Kimisinin utanç hissi o kadar güçlüdür ki hele hele kişi ağır ağır kendisini bu utançtan kurtarmaya çalışmadıysa o zaman hoşlandığı bir kişiye bakmakta bile zorlanır. Çoğu zaman da yapmaz zaten. 

İlişkiler genelde insanların en çok aklında kalan anılar olduğu için bu örneği verdim ancak bu daha pek çok farklı durum için de kullanılabilir. Kişi canı gönülden inandığı bir gerçeği başkalarının ortasında savunamayabilir. Kişi bir grupta sevdiği bir arkadaşına hakaret eden birisini görürse ayakta durup savunma yapmaktan çekinebilir. Utanç hissinin arka planda çalışması yüzünden bunun gibi pek çok durum kişinin istediği şekilde gitmeyebilir.

Peki ne olur sonunda?

Aradan yıllar geçer, söz konusu kişi artık yaşlanmıştır ve gelecekte görebileceği bir şey olmadığı için geçmiş anılara dönmüştür. Geçen yılları, yaşanan olayları, giden insanları düşünmeden edemiyordur son zamanlarda. Ancak onlarca yılın ardından geçen pek çok anı içerisinde bir tane anı aklına takılıp durur. Bu anı beraberinde bir çok farklı soru ile gelir. Zamanında bu yaşlı amca veya teyzemiz utanma korkusu ile yapmak istediği bir şeyden çekinmiştir. Bu şey her ne ise onun orada konuşması, harekete geçmesi, ilerlemesi veya başka bir şey, herhangi bir şey yapması gerekiyordu. Ancak yapmadı. Utanç hissetmenin korkusu ile dondu. Sessiz kaldı ve sanki zihni tamamen kapandı. Harekete geçemedi.

Şimdi ise aradan geçen o kadar zamana rağmen hala orada insanlar bana alay eder diye yapmadığı şeyin pişmanlığını çekiyor. Acaba orada utanmaktan korkmasaydı ne olurdu? Acaba harekete geçip utansaydı ne olurdu? Bu utancın sonucunda kendisine çeki düzen vererek daha güçlü bir insan olur muydu? Yoksa daha da utanç hissi içerisinde yüzen birisine mi dönüşürdü?

Bu düşünceler ile ölümüne kadar sorgulamaya devam eder kişi. Çünkü bir gerçeğin farkına maalesef çok geç varmıştı: Bir anlık utancın acısı ömür boyu sürecek bir pişmanlık hissi ile karşılaştırılamaz. Bir an utanç duyacağım diye bir şeyden çekinmek kişiyi ömür boyu utanç hissine mahkum kılar. Bu da hiç kimsenin son günlerinde yaşamaması gereken bir durumdur. Bu yüzden utanç hissinin korkusunun bizi sabote etmesine izin vermemeliyiz. 

5 Kasım 2023 Pazar

Kaygı

Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard 1844 yılında "Kaygı Konsepti" adlı kitabı ile ilk kez İngilizce'de "Anxiety" kelimesini ortaya atmış ve bu kelime bizim dilimize "Endişe", "Kaygı", "Anksiyete" gibi birden çok şekilde çevirilmiştir. Hala bu çevirilerin hiçbirisinin yaygın bir kullanımı yoktur ancak ben kaygı kelimesini seçtim. 

Kierkegaard ilk başta kaygının bizim düşündüğümüzden farklı olarak "özgürlüğün baş döndürücülüğü" olarak ifade etmiştir. Yüksek bir dağın kenarında duran bir kişinin istediği taktirde kendisini atabilecek özgürlüğe sahip olması gerçeği gibi mesela. 

Veya herkesin evlenecek iyi bir kişiyi araması ve seçtikleri kişinin doğru kişi olup olmadığına dair kaygı hissetmesi. Kişi seçiminde özgürdür ve bu özgürlük kişiye endişe verir.

Kaygı bir düşmandır. Kişiyi tutsak yapar ve felç eder. Kaygı içerisinde olan kişi hareket edemeyerek sınırlarının içerisinde kalmaya zorlanır. Üstelik kaygı elle tutulur bir şey değildir. İçeriden gelen korku hissinin farklı bir yansımasından ibarettir. Buna rağmen kaygı hissi günümüzde milyonların kabuklarından çıkmalarına engel olur. Kaygı hisseden insanlar seçim yapmaktan çekinirler ve uzak dururlar. Fırsatları varsa karar verme yetkisini başkasına devrederler veya hepten geri çekilerek bir şey yapmayı reddederler. Halbuki kaygı dediğimiz şey normal bir düşman değildir aslında. Kaygı bir öğretmendir. Kaygı duyulan şey insanı geliştirecek olan ve hem ödüllendiren hem de korkunç şekilde cezalandırabilecek bir öğretmendir. 

Üçüncü bir kişinin kaygı hisseden kişi için seçim yapması kaygılı insanın sahip olduğu ders alma potansiyelini elinden almış ve o durumu ucuzlaştırmıştır. Kaygı sahibi kişi hem gelişme ihtimalini elinden çıkarmış hem de kendi kendisine sırt çevirmiştir. Çünkü kaygı kişinin bizzat içinden gelen bir korkudur. Bu korku kişinin iç dünyasının kendi kendisine olan konuşması ve kendi kendisine bir çözüm yolu aramasıdır. Kişi problemin çözümünü kendisinde arayarak kendi kendisine dayanır ve ayakları üzerinde durur. Başka bir kişiye karar verme yetkisinin öylece verilmesi demek kaygının galip geldiği ve kişinin kendi konfor alanından çıkmayı başaramadığı anlamına gelir. Kişi felç olmuştur ve sınırlar dahilinde yaşamaya devam edecektir. Kaygının kişiyi felç ettiği her durum bir referans noktası haline gelecektir ve başarısızlıklar silsilesi kişiye karşısına çıkan her problemde hafızası tarafından tekrar hatırlatacak ve kişi bir döngü içerisine hapsolacaktır. 

Bunun aksine Kierkegaard insanın kaygılarının üzerine direkt olarak yürümesi gerektiğini savunmuştur. Çünkü insanın gelişimi ve kişinin kendisini gerçekleştirmesinin kaygının bulunduğu durumlarda bu kaygılara karşı kişinin cesaretini toplayarak harekete geçmesi ve bu kaygılar yüzünden değil kaygılara rağmen hayatını yaşayıp hayatının kontrolünü tekrar ele geçirmesini doğru bulmuştur. 

Çünkü kaygıların getirdiği risk, tehlike ve sorumluluğu kabullenerek hayatımıza kaygılarımızın değil bizim kaptanlık ettiğimizin ilanı gibidir bu eylem. Her ne kadar kaygılarımızın gelecekte bir belirsizlik veya problemin olabilme ihtimaline işaret ettiğini bilsek de bu ihtimaller tarafından ele geçirilmeyi reddederiz. Kaygılarımızın rahatsız edici olduğunu kabullenerek aynı zamanda bizi pozitif gelişim ve dönüşüme yönlendirebilecek bir pusula olarak da kullanılabileceğini fark ederiz. 

Kierkegaard'ın karmaşık ve dini motiflerle kaplı felsefesinin kalbinde insanın gelişmesinin yaşadığı kaygılar ve zorluklar ile yüzleşebilmesi arasında olan koparılamaz bağ vardır. Çünkü Kierkegaard insanın hayatın sunduğu belirsizliklere sıkı sıkı sarılarak kaygılarına rağmen ileriye gitmesi ile sınırlarını aşıp hayatta bir anlam elde edilebileceğine inanmıştır. Böyle yaparak insan dışarıda bulunan dikkat dağınıklıklarına dalmak yerine içsel dönüşüm ve keşfini tamamlayabilir.

Bununla birlikte Kierkegaard kaygılar ile yüzleşmenin kolay olmadığını da belirtir. Kişi belirsizlik ve korkulanın üzerine giderek kendisini önceden sokmadığı durumlara sokar ve bu senaryolar içerisinde nasıl davranacağını, nasıl hissedeceğini kendisi bile bilmez. Kişi tamamen bilinmedik bir arazidedir ve bu da onun kendisini tanıyıp keşfetmesini sağlayacaktır.

Bu yüzden Kierkegaard kaygılarımızı sakinleştiren her türlü şeye de karşı çıkmıştır. Alkolden tutun parti yapmaya, televizyon izlemekten alışveriş yapmaya hepsi kaygının varlığını unutturacak geçici bir rahatlamadan ibarettir. Kişinin kendi bireyselliğini keşfetmesinin önüne geçebilecek kısa vadeli bu eylemler yalnızca yapılacak olan bir seçimi ileri tarihlere erteler. Kaygılara boyun eğmek, kaygıları başkasının çözmesini istemek veya kaygıların üzerine yürümek. Hepsi bunlardan ibarettir. 

Kierkegaard kaygıların üzerine gitmek için sessizlik ve yalnızlığı önermiştir. Kişinin dikkatinin dış etkenler tarafından dağıtılmadan ve kaçabilecek yeri olmadan dünyada harekete geçmeden önce iç dünyasında kaygılarını çözmesi gerekmektedir. Yalnız bir ortamdayken çok konuşan ve sürekli pozitif olan arkadaşın dedikodu yapması faktörü olmayacaktır bu yalnızlığın içinde. Televizyondan gelen saçma sapan dizi replikleri veya haberlerin cızırtıları da dikkat dağıtamayacaktır. Yalnızca kaygı sahibi ve kaygısı başbaşa olacaktır. Kaygı benimsenerek üzerine yürünmediği müddetçe kenara itilecek ve her defasında başka bir kaygı pek uzun zaman geçmeden o kaygının yerini alacaktır. Ta ki insan kaygılarının üzerine gitmeyi öğrenene kadar. 

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...