5 Kasım 2023 Pazar

Kaygı

Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard 1844 yılında "Kaygı Konsepti" adlı kitabı ile ilk kez İngilizce'de "Anxiety" kelimesini ortaya atmış ve bu kelime bizim dilimize "Endişe", "Kaygı", "Anksiyete" gibi birden çok şekilde çevirilmiştir. Hala bu çevirilerin hiçbirisinin yaygın bir kullanımı yoktur ancak ben kaygı kelimesini seçtim. 

Kierkegaard ilk başta kaygının bizim düşündüğümüzden farklı olarak "özgürlüğün baş döndürücülüğü" olarak ifade etmiştir. Yüksek bir dağın kenarında duran bir kişinin istediği taktirde kendisini atabilecek özgürlüğe sahip olması gerçeği gibi mesela. 

Veya herkesin evlenecek iyi bir kişiyi araması ve seçtikleri kişinin doğru kişi olup olmadığına dair kaygı hissetmesi. Kişi seçiminde özgürdür ve bu özgürlük kişiye endişe verir.

Kaygı bir düşmandır. Kişiyi tutsak yapar ve felç eder. Kaygı içerisinde olan kişi hareket edemeyerek sınırlarının içerisinde kalmaya zorlanır. Üstelik kaygı elle tutulur bir şey değildir. İçeriden gelen korku hissinin farklı bir yansımasından ibarettir. Buna rağmen kaygı hissi günümüzde milyonların kabuklarından çıkmalarına engel olur. Kaygı hisseden insanlar seçim yapmaktan çekinirler ve uzak dururlar. Fırsatları varsa karar verme yetkisini başkasına devrederler veya hepten geri çekilerek bir şey yapmayı reddederler. Halbuki kaygı dediğimiz şey normal bir düşman değildir aslında. Kaygı bir öğretmendir. Kaygı duyulan şey insanı geliştirecek olan ve hem ödüllendiren hem de korkunç şekilde cezalandırabilecek bir öğretmendir. 

Üçüncü bir kişinin kaygı hisseden kişi için seçim yapması kaygılı insanın sahip olduğu ders alma potansiyelini elinden almış ve o durumu ucuzlaştırmıştır. Kaygı sahibi kişi hem gelişme ihtimalini elinden çıkarmış hem de kendi kendisine sırt çevirmiştir. Çünkü kaygı kişinin bizzat içinden gelen bir korkudur. Bu korku kişinin iç dünyasının kendi kendisine olan konuşması ve kendi kendisine bir çözüm yolu aramasıdır. Kişi problemin çözümünü kendisinde arayarak kendi kendisine dayanır ve ayakları üzerinde durur. Başka bir kişiye karar verme yetkisinin öylece verilmesi demek kaygının galip geldiği ve kişinin kendi konfor alanından çıkmayı başaramadığı anlamına gelir. Kişi felç olmuştur ve sınırlar dahilinde yaşamaya devam edecektir. Kaygının kişiyi felç ettiği her durum bir referans noktası haline gelecektir ve başarısızlıklar silsilesi kişiye karşısına çıkan her problemde hafızası tarafından tekrar hatırlatacak ve kişi bir döngü içerisine hapsolacaktır. 

Bunun aksine Kierkegaard insanın kaygılarının üzerine direkt olarak yürümesi gerektiğini savunmuştur. Çünkü insanın gelişimi ve kişinin kendisini gerçekleştirmesinin kaygının bulunduğu durumlarda bu kaygılara karşı kişinin cesaretini toplayarak harekete geçmesi ve bu kaygılar yüzünden değil kaygılara rağmen hayatını yaşayıp hayatının kontrolünü tekrar ele geçirmesini doğru bulmuştur. 

Çünkü kaygıların getirdiği risk, tehlike ve sorumluluğu kabullenerek hayatımıza kaygılarımızın değil bizim kaptanlık ettiğimizin ilanı gibidir bu eylem. Her ne kadar kaygılarımızın gelecekte bir belirsizlik veya problemin olabilme ihtimaline işaret ettiğini bilsek de bu ihtimaller tarafından ele geçirilmeyi reddederiz. Kaygılarımızın rahatsız edici olduğunu kabullenerek aynı zamanda bizi pozitif gelişim ve dönüşüme yönlendirebilecek bir pusula olarak da kullanılabileceğini fark ederiz. 

Kierkegaard'ın karmaşık ve dini motiflerle kaplı felsefesinin kalbinde insanın gelişmesinin yaşadığı kaygılar ve zorluklar ile yüzleşebilmesi arasında olan koparılamaz bağ vardır. Çünkü Kierkegaard insanın hayatın sunduğu belirsizliklere sıkı sıkı sarılarak kaygılarına rağmen ileriye gitmesi ile sınırlarını aşıp hayatta bir anlam elde edilebileceğine inanmıştır. Böyle yaparak insan dışarıda bulunan dikkat dağınıklıklarına dalmak yerine içsel dönüşüm ve keşfini tamamlayabilir.

Bununla birlikte Kierkegaard kaygılar ile yüzleşmenin kolay olmadığını da belirtir. Kişi belirsizlik ve korkulanın üzerine giderek kendisini önceden sokmadığı durumlara sokar ve bu senaryolar içerisinde nasıl davranacağını, nasıl hissedeceğini kendisi bile bilmez. Kişi tamamen bilinmedik bir arazidedir ve bu da onun kendisini tanıyıp keşfetmesini sağlayacaktır.

Bu yüzden Kierkegaard kaygılarımızı sakinleştiren her türlü şeye de karşı çıkmıştır. Alkolden tutun parti yapmaya, televizyon izlemekten alışveriş yapmaya hepsi kaygının varlığını unutturacak geçici bir rahatlamadan ibarettir. Kişinin kendi bireyselliğini keşfetmesinin önüne geçebilecek kısa vadeli bu eylemler yalnızca yapılacak olan bir seçimi ileri tarihlere erteler. Kaygılara boyun eğmek, kaygıları başkasının çözmesini istemek veya kaygıların üzerine yürümek. Hepsi bunlardan ibarettir. 

Kierkegaard kaygıların üzerine gitmek için sessizlik ve yalnızlığı önermiştir. Kişinin dikkatinin dış etkenler tarafından dağıtılmadan ve kaçabilecek yeri olmadan dünyada harekete geçmeden önce iç dünyasında kaygılarını çözmesi gerekmektedir. Yalnız bir ortamdayken çok konuşan ve sürekli pozitif olan arkadaşın dedikodu yapması faktörü olmayacaktır bu yalnızlığın içinde. Televizyondan gelen saçma sapan dizi replikleri veya haberlerin cızırtıları da dikkat dağıtamayacaktır. Yalnızca kaygı sahibi ve kaygısı başbaşa olacaktır. Kaygı benimsenerek üzerine yürünmediği müddetçe kenara itilecek ve her defasında başka bir kaygı pek uzun zaman geçmeden o kaygının yerini alacaktır. Ta ki insan kaygılarının üzerine gitmeyi öğrenene kadar. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...