7 Mayıs 2021 Cuma

Çevre ve İnsanın Kimliği

Siz karakter olarak nasıl birisiniz?

Bunu kendinize sorun ve cevabını verin.

Sonra da soralım bakalım insanlar sizi nasıl görüyor?

Şöyle yakın arkadaşlarınızın sizin hakkınızda söyleyeceklerini bir düşünün. Böyle sizinle yıllar geçirmiş olan insanlara sorsak sizi nasıl betimlerler mesela şöyle bir tahmin etmeye çalışın.

Sizin kendiniz hakkında olan düşünceleriniz ile çevrenizin sizin hakkınızda olan düşünceleri arasında aşırı derece bir fark olmadığını düşünüyorum. Yakınınızdaki insanlar iç dünyanızı bilemezler fakat kör bile olsalar nasıl davrandığınızı bilirler.

Peki geçmişe bir bakın, hiç kendiniz hakkında olan düşüncelerin aksine davrandığınız, hiç yapmam dediğiniz şeyleri yaptığınız oldu mu?

Şahsen çevremde neşeli ve çok konuşkan birisi olarak bilinen ben kimsenin çözemediği bir sebepten ötürü ilk dersten bize küfür etmeyi öğretmeye kalkışan o mükemmel hocanın bulunduğu İspanyolca kursuna gittiğim zaman nedense hiç konuşkan ve çenesi düşük biri değildim.

Hatta tam tersine suspus oturup kitap okuyan birisiydim.

Bunu o zamanlar anlayamamıştım ancak bir kaç ay sonra davranışları etkileyen faktörleri yavaş yavaş çözmeye başladığım zaman kafamda bir şeyler şekillenmişti.

Karakterim ve sahip olmaya eğilimli olduğum tavırlar bazen tamamen çöpe gidiyordu ve bambaşka bir kimliğe bürünüyordum.

KİMLİĞE bürünüyordum.

Karakterim genel hatlarıyla belliydi fakat aynı günde sanki bir tiyatro sahnesindeymiş gibi farklı yerlerde farklı KİMLİKLERE bürünüyordum. KARAKTERE değil.

Şimdi anlıyorum ki zaman zaman karakterime aykırı şeyler yapan kimliklere bürünmemin sebebi içine girdiğim çevre.

Şimdi, suyu bir bardağa doldurursan, su bardak olur. Onu çay demliğine doldur, o zaman su çay demliği olur... Su gibi ol dostum.
-Bruce Lee

Bu yukarıda gördüğünüz sözü anlamayıp geçiştirmiştim yıllar önce. Saygısız züppe bir çocuk olarak başkalarının yardımı olmadan her şeyi kendim bulabilir ve yapabilirim diye düşünüyordum. Bu yüzden bu çevre olayını anlamam için 5 yıl fazla zaman kaybetmiş oldum. Baya iyi.

Olay çok basit: Çevre ve bulunduğunuz ortamda insanlar bizi nasıl görüyorsa o kimliğe bürünürüz. 

Eğer çok neşeli biri olarak görüyorlarsa hoplayıp zıplamaya eğilim gösteririz.

Eğer sessiz ve suspus biri olarak görüyorlarsa sessiz davranmaya eğilim gösteririz.

Eğer komik biri olarak görüyorlarsa espirileri havada uçurmaya eğilim gösteririz.

Bunu engellemek gerçekten çok zor. Bir damga basıldığı zaman artık öyle biliniriz ve sebebini çözemediğim bir şekilde bize verilen bu damgayı üzerimize bir ceket gibi giyer ve çıkartamayız.

Karakterimizde bir değişiklik olmaz, sadece o ortamda öyle davranırız. O ortamdan çıkıp başka bir ortama girince de orada üzerimizde bulunan yargıların verdiği rolü oynamaya başlarız.

Hani derler ya arkadaşlarınız karakter olarak sizi etkiler diye, bu öyle değil. Bu girdiğimiz her ortam için geçerli. Her ortamda farklı bir rol oynarız. Bu az veya çok fark etmez bir şekilde kendini fark ettirir insana.

Gerçek karakterimizi yalnızca kendi iç dünyamızda yaşarız. Olaylara olan bakışımızı ve içimizdeki duygusal tepkileri incelersek asıl karakterimiz belli olur.

Mesela bir ortamda siz çok soğukkanlı olarak biliniyorsunuz. Zorluklar karşısında dimdik duran, panik yapmayan birisi. Siz de bunu öyle kabul edip kendinizle gurur duyuyorsunuz. 

Ancak bir şey ters gitme riskinde olduğu zaman içten içe panik atak geçiriyorsanız sizi tebrik ederim. Soğukkanlı olan insan böyle bir durumda strese girmez ve mental olarak rahatını korurdu. Karakteriniz panik olan birisi değilse bile soğukkanlı da değil. Soğukkanlı sıfatı size o ortamda verilen bir roldü o kadar.

Kısaca çevre ve toplum sizi nasıl görmek istiyorsa öyle görüyor. Bunu biz de başka insanlara yapıyoruz ve böylelikle dünya üzerinde bundan etkilenmeyen hemen hemen kimse kalmıyor.

Çok az sayıda bir kesim çevresine aldırış etmeden tamamen oldukları gibi yaşayabiliyor.

Kendi kendimiz gibi olabilmek için girdiğimiz her ortamda kendi kendimizi nasıl görüyorsak öyle davranmalı ve o imajı çizerek bizim hakkımızda başka fikirler oluşturup üzerimize damga yapıştırmalarını engellemeliyiz.

Hatta eğer biraz oyunculuk yeteneğiniz varsa istediğiniz damganın yapıştırılması için o karaktere uygun rol yapabilirsiniz. Bir süre sonra o rol üstünüze yapışır ve rol yapmanıza bile gerek kalmaz. Veya bir başkasına istediğiniz damgayı vurup onun öyle davranmasına yol açabilirsiniz. Ancak bunların ikisi de manipülasyona girer ve bu konu hakkında Duygusal İlişkilerde Manipülasyon serisinde bahsedeceğim.

İnanıyorum ki insanların bize yapıştırdığı damgalar (bardak) yüzünden kendi karakterimiz (su) o damgaların içerisinde hapis olmak yerine kendi istediği yöne akmaya devam eder.

Sabah beşi beş geçiyor. Herkese iyi sabahlar. 

Hiperenflasyon Çanları

Bundan yüzyıllar önce Çin hükümeti para birimini akıllı ve dikkatli bir şekilde kullanarak uzun bir süre halkına refah ve huzur dolu bir yaşam sunuyordu.

Her şey gayet güzeldi ve insanlar mutluydu.

Ta ki Orta Asya içinde ortaya çıkan ve dünya tarihini derinden etkileyecek olan o kişi ortaya çıkana kadar:

Cengiz Han.

Cengiz Han ve daha az bilinen çocukluk ismi ile Timuçin, tahmin etmesi zor savaş taktikleri ve inanılmaz çevik ordusu ile hiç durmayarak önüne kattığı her şeyi yakıp kül ediyordu.

O öldükten sonra geriye kalan torunlarından en büyük ve en başarılısı olarak bilinen Kubilay Han tıpkı dedesi gibi askeri zekası çok yüksek bir generaldi.

Kubilay Han dedesinin hayalini gerçekleştirerek Çin imparatorluğunu ortadan kaldırıp Yuan Hanedanlığını kurdu. 

Çin o zamana kadar kendi para birimi ile gayet güzel geçiniyordu demiştik değil mi? Şimdi o Çin isim değiştirdi ve yönetim şekli biraz daha farklılaştı diyelim.

Çin, ekonomi konusunda Moğollara kıyasla daha bilgili ve tecrübeliydiler. Neyin ne sonuçlar doğuracağını biliyorlar ve ona göre hareket ediyorlardı.

Buna karşıt Moğollar hani "Madem borcumuz var para basıp ödeyelim niye bunu kimse düşünemiyor yiaaaa." diyen, sorsan zeka seviyesinde Stephen Hawking ile yarışan kesim var ya, aynı onlar gibi mantık yürütüyordu. 

Bundan sonra askeri bir halk olan Moğollar saldırı ve fetihlerine devam etmek için istedikleri kadar para basabileceklerini düşünüp sabah akşam piyasaya para sürmeye başladı.

Bir süre her şey çok iyi gitti. Para sınırsız olduğu için her şey kolaylıkla hallediliyordu. Moğollar cennete düşmüş gibiydi. Hem halk refah içinde yaşıyor hem de askeri hedeflerde peş peşe ilerleme kat ediliyordu.

Peki para basarsanız ne olur?

E N F L A S Y O N.

Harcadıkları onca para ve doğal felaketlere karşı insanlara yardım edemeyen Yuan Hanedanlığı 1368 yılında kepenkleri kapattı.

Çünkü yaptıkları şeylerin ve para basarken yaşadıkları güzel günlerin faturası %80 enflasyon olarak kapılarında belirmişti.

Bugün 10 liraya aldığınız şeyin yarın 18 lira olduğunu ve bunun almanız gereken her ürüne yansıdığını hesap edip işin içine sizin gelirinizin geçen yıla göre taş çatlasa 1 lira yükseldiğini düşünün.

Sonuç olarak Yuan Hanedanlığı 1271 yılında başladığı yola 1368 yılında son verdi.

Şimdi gelelim günümüze.

Yuan Hanedanlığı sorunlarla hızlı bir şekilde başa çıkmak için para basmıştı demiştik değil mi?

Pandemi başladığından beri pek çok ülke gökten zembille inmiş gibi para basıyor.

İnternet üzerinde ülkeler için ayrı ayrı pek çok veri var fakat ben bugün dünya üzerinde en önemli olan para biriminden ilerleyeceğim. Dolardan bahsediyorum tabii ki. Dolarda en ufak hareket hemen hemen bütün dünya üzerindeki mal ve mülk fiyatlarını etkilediği için küçük küçük örnekler yerine direkt büyük balığa koşmalı.

Size vereceğim tek örnek de şu: Amerika pandemi başladığından beri şu an dünya üzerinde var olan dolarların %22 kadarını 2020 yılında piyasaya sürdü.

1792 yılının Nisan ayının 2. gününde hayata gözlerini açan doların toplam %22'si sadece geçen yıl içinde basıldı. 

Bu ne demek farkında mısınız? 

Bu kadar çok parayı basıp hiç bir tepkinin olmayacağını beklemek aptallığın daniskası olur. 

E peki biz neden bir halt fark etmedik hani nerede aşırı enflasyon? 

Yuan Hanedanlığı deli gibi para basmaya devam ederken ilk yıllarda nasıl mutlu ve huzurluydu, sorunlar nasıl hızlı çözülüyor hatırlıyor musunuz? 

Bir süre tepkisizlik ve fırtına öncesi sessizlikten sonra ekonomileri Hakk'ın rahmetine kavuştu. 

Şöyle bir durum var ki dünyada ülkelerin ekonomisi birbirine inanılmaz bir sıkılıkla bağlıdır. (Buna daha sonra Büyük Buhran ile ilgili yazımda derinlemesine ineceğim) 

Dolayısı ile paraların endekslenmesi gerektiği bir şey gerekir ki deyim yerindeyse ekonomide ülkeler arası iletişim kolay olsun.

Mümkün olduğu kadar basit anlatırsam Atatürk Türkler ile diğer milletlerin iletişimini kolaylaştırmak için Latin alfabesini getirdi ya, aynı mantığı ekonomiye vurun. Parasal anlamda ortak bir dil olması gerekli yani. 

İşte ekonomide her şeyin endeksleneceği şey de yıllardır dolar olmuş durumda.

Dolardan önce standart olarak altın ve altından önce bazı ülkelerde gümüş vardı. 

Olay şu ki bu ekonomik düzenler 30-40 yılda bir balon olup patlıyorlar. Değişmeleri gerekiyorlar ki hızla değiien dünyaya ayak uydurabilsin yani. 

En son sistem 1971 yılında Amerikan Başkanı Richard Nixon tarafından altın standardının değiştirilmesi ile, tam 50 yıl önce yapıldı. Şu an olan dolar standartlı sistem inanılmaz derecede şişmiş durumda.

Yani günümüz parasal sistemini nereden tutsak elimizde kalıyor. Değişim şart.

Şimdi asıl soru şu: Biz bu değişime nasıl ayak uydurabiliriz?

Çok basit, dolar önümüzdeki yıllar içerisinde çöktüğü zaman yerine geçecek şeyi tahmin etmemiz gerekli.

Sık sık altın standardına geri dönüleceğini söyleyen insanlar görüyorum ve bu doğru olabilir, zira basit bir araştırma ile görülebilir ki başta büyük devletler olmak üzere pek çok hükümet altın rezervini hızla arttırma çabasında. Bizim de Doğu Akdeniz bölgesinde altın arayıp bulmamız belki de buna işaret ediyordur.

Eğer buna inanıyorsak paramızın bir miktarını FİZİKİ altın olarak kenara bir yere koymak mantıklı olabilir. Neden fiziki olması gerektiğini bankalarla ilgili bir yazıda anlatacağım. 

Altın değilse yeni düzene bir numaralı aday kripto paralar. 12-13 yaşlarımda gizemli ve bilinmeyene çekilen klasik bir çocuk gibi deep web ile ilgili araştırmalar yaparken bitcoinin kullanıldığını öğrenmiştim. O zamanlar bilindiği kadarıyla Silkroad isimli sitede uyuşturucu satıp, satın almak için kullanılıyordu.

Şimdi ise önü tutulamayan bir hızla dünyanın dört bir yanında kullanım alanları kazanıyor.

O yüzden geleceğin bitcoinini keşfetmek için çabalayabiliriz.

Daha pek çok örnek verebilirim ancak ben ya altın ya kripto olacak görüşündeyim.

Umalım da hiperenflasyon dünyayı dört bir yandan vurduğu zaman ve parasal sistem çöktüğü zaman herkesten önce yeni sisteme bir adım atmış olalım. 


5 Mayıs 2021 Çarşamba

İkili İlişkilerde Manipülasyon: Yetersiz Hissettirme

Bu yazının ismini Pascal Chapaux Morelli'nin kitabından çaldım çaktırmayın.

Şans mı yoksa şanssızlık mı bilemem ancak ikili ilişkilere çok çok erken yaşta başladığım için yıllar içerisinde gerek gözlemleyerek, gerek okuyarak ve gerekse bizzat test ederek denediğim pek çok şey oldu.

İnsanların neye nasıl tepki verdiğini görmek hep bayıldığım bir konu olmuştu. Her insanın zayıf bir noktası olduğunu ve bu zayıf nokta bulunursa istenilen yere çekilebileceğini teorize etmiştim. Topluluğa bağlı olsak bile hepimizin fark bile etmediğimiz bir çeşit kişisel düğmesi vardı teorime göre. Eğer basılırsa insana her şey yaptırılabilirdi.

Evet bu etiklikten bayağı uzak ancak insanları manipüle edip bir çeşit tarikat kurup müritlerimi başkalarını öldürmeye yollamadım sonuçta dimi?

Bu gözlemleri yaptıkça karşıma diğerlerinden daha az çıksa da çok tehlikeli ve hoş olmayan bir manipülasyon türünü keşfettim. Üstelik gözümün önünde olsa da isim koymadığım için fark etmeden yaptığım ve bana da yapılmış bir manipülasyon:

Kişinin kontrol etmek istediği insanı yetersiz hissettirmesi. 

Bu cümleden bile pek çok şey anlamışsınızdır zaten.

İlişki içerisinde olsun olmasın fark etmez, eğer bir manipülatör bir insanı kendisine bağımlı kılmak istiyorsa onu yetersiz hissetirmeye çalışabilir. Günümüzde insanların ne kadar boş özgüvenlerle dolaştığını ve kırılgan olduğunu düşünürsek bunun kolay olduğunu da söyleyebiliriz.

Manipülatör kendisini bir konuda çok iyi göstererek karşısında olan insanın suratına o konuda ne kadar aşağıda olduğunu, uğraştığı işlerin ne kadar değersiz ve işe yaramaz olduğunu yaralayıcı ve empatinin zerresi bulunmadan söyler.

İkinci aşama olarak manipülatör kendisini yüksek gösterdiği konuyu bırakıp manipüle edilen kişinin hoşuna giden insan türüne hiç uymadığını, standartlarının çok altında olduğunu söyler. Tekrar tekrar ve bıkmadan usanmadan bunu onun kafasına sokar.

Hele hele bir de güya standartlarına uyan bir kaşı cins ile bir arada olduğu bir anı elde etmek istediği kişiye bir şekilde gösterirse tadından yenmez.

Mesela bir kız zekası ve kültürlülüğü ile övünüyorsa elde etmek istediği erkeğin bu konuda ne kadar yüzeysel olduğunu, düz düşündüğünü falan onun yüzüne vurur. Sonra kültürlü görünümlü başka bir erkekle konuşurken sosyal medyaya sanki manipüle ettiği erkeğe nispet yapmak için atmıyormuş gibi yapıp nispet yapmak için fotoğraf atar.

Sonuç acaba ne olur?

Egosu yaralanmış olan erkek iki üç gün üzülür ve karakterine bağlı olarak iki yoldan birini seçer:

Ya kültürlü olmak amacıyla kendini geliştirecek ve kendini kanıtlamak için o kızın peşinden koşacak, ya da izolasyona çekilip kendini yalnızlık ve sessizliğin kucağına bırakacak.

Erkeklerin büyük çoğunluğu duygusal yapıda olmadığı için genel birinci aşamayı seçer. Ve bum. İşlem tamam. Bu kız o erkeğe istediği her şeyi yaptırabilir.

Eğer duygusal olan bir erkekse kız ondan nefret etse bile aklından çıkaramayan bir takipçi yaratmıştır kendine. Bu erkeğin ne yapabileceğini kestirebilmek imkansızdır ve bir süre sonra intihar haberini veya cinayet haberini duymak çok şaşılacak bir şey değildir. 

Cinsiyetleri değiştirelim.

Egosu yaralanmış olan kız iki üç gün üzülür ve karakterine bağlı olarak iki yoldan birini seçer:

Ya kültürlü olmak amacıyla kendini geliştirecek ve kendini kanıtlamak için o erkeğin peşinden koşacak, ya da izolasyona çekilip kendini yalnızlık ve sessizliğin kucağına bırakacak.

Kızların büyük çoğunluğu duygusal yapıda olduğu için genel ikinci aşamayı seçer. Ve bum. İşlem tamam. Bu erkek o kıza istediği her şeyi yaptırabilir.

Dışarıya kendini kapatan bir kız nasıl mı erkek tarafından kontrol edilebilir? Çok basit.

Yetersiz hissettirme manipüle edilen insanda inanılmaz derecede üzüntü ve umutsuzluk hissi yaratır. Gerçekten bir insanın hayatını zindan edebilecek kadar kötü bir histir.

Eleştirilmiş olan şey kişinin değiştirebileceği bir özellik veya durum değil ise çaresizlik daha da yüksektir. 

Bu durumda olan bir kıza erkeğin kapı açarak elini uzatması ve ona "eksiklik ve standartlarının altında biri olmasına rağmen onu böyle kabul etme" hissini vermesi kızı ne yapar? 

Tamamen köreltir. Eğer manipülatör gerçekten işinde iyiyse kız artık bir kukla olmuştur. 

Aynı durum erkekler için de geçerli olsa da içine kapanan duygusal erkekler daha çok öfke ve nefretlerinin etkisiyle ona el açan kıza karşı her kapıyı kapatma eğiliminde oluyorlar gibi. Biraz daha gözlemlemek gerekli. 

Bu manipülasyon türü nedense kadınlarda daha çok oluyor. Çok kolay etki altında kalabiliyorlar gibi göründü bana. 

Bazı arkadaşlarımız olmuştur hani sevgilisi onu kötülese, sözleri ile yerden yere vursa bile vazgeçemez. Sözlerimizi dinlemez ve ayrılmayı göze alamaz. Bunun sebebi duygusal olarak manipüle edilmiş olması olabilir. Ve genel olarak bu durum kadınlarda çok fazla var. 

Yine de cinsiyet fark etmeksizin manipülatör onu yetersiz ve işe yaramaz hissetirdikçe kişi daha da çok "layık" olmak ister.

Hayali bir mesafe ve kalite farkı oluşmuştur artık. Manipülatör çok yüksek ve kusursuz birisidir ve manipüle edilen insanın o kişi ile konuşabilmesi bile bir mucize gibidir. Dolayısı ile bu kişiye layık olmak için her şey yapılmalıdır. 

Belki de paraya ihtiyacı vardır? Para verirse kesin onu sevecektir. Veya belki bir yardıma ihtiyacı vardır? İşi gücü bırakıp ona koştuğunu görürse kesin gönlünün kapıları açılacaktır. Acaba bir hediye falan mı istiyor? Ne istediğini anlamak için ilgilendiği konuları incelemek iyi bir fikir olabilir. Hatta cinsel ilişki onun ilgisini çekebilir belki? Vücuduna sahip olursa belki bana aşık olur sonunda! En iyisi sürekli ilgi yağmuruna tutmak, eninde sonunda ne kadar sevdiğini görecektir. 

Herkesin yetersiz hissetmeye tepkisi farklı ancak bu tepkilerin hepsini aynı anda veren insanı da gördüm şahsen. O yüzden ne derece tehlikeli olduğunu söylerken kafadan sallamadığımdan emin olun. Ciddi ciddi bunlar yaşanıyor. 

İşin pozitif yanı bu etkiler genelde çok uzun süreli olmuyor ve kişi aklına başına toplayıp hayatına devam ediyor gibi. Özellikle çok bariz yapılırsa. Ancak insanların ne yaşadığını bilemeyiz, ömürlerini bir başkasının peşinden koşmak için harcayadabilirler.

Bu İkili İlişkilerde Manipülasyon serimin birincisi olacak çünkü aklıma daha yazarken bile farklı bir kaç konu geldi. Her bir konu da kendi yazısını hak edecek kadar detay gerektiriyor. Böylelikle ben yazarken uzun süredir ilgilenmediğim konuları tekrar öğreneceğim (yazarken genelde eskiden araştırıp unuttuğum bilgiler aklıma rastgele geliyor, özel araştırmayı tarihi ve 3. kişilerden örnek vereceğim zaman falan yapıyorum) siz de okurken önceden bilmediğiniz veya yüksek ihtimalle yaşayıp fark etmediğiniz şeyleri ve gelecekte kendinizi manipüle edilmekten korumayı öğreneceksiniz. İyi plan he? 


4 Mayıs 2021 Salı

Yönetimlerde Çözülmesi Gereken En Büyük Sorun: Sadakatsizlik

Bundan iki yıl önce Bim marketlerinden birinde önümdeki teyzenin kasiyere yarım saat para ödemesini beklerken aklıma bir fikir geldi.

Tıpkı Cesur Yeni Dünya gibi türü distopik mi ütopik mi olduğu kişiden kişiye farklılık gösterecek ve tıpkı 1984 gibi kitabın içindeki evrenden bir ana karakter aracılığı ile hikaye ilerleyecekti.

Ana karakter dünyadaki farklı bir sistem aracılığıyla yapılan ayrımcılığı görecek ancak bu ayrımcılığın insanlar arasında mutsuzluktan çok gayet huzurlu bir uyuma yol açtığını görecekti. En tepede insanları yöneten kişilerden yeni doğmuş bir bebeğe kadar her şeyin nasıl olacağı bir an genel hatlarıyla zihnimde belirdi. 

Evet Bim sırasındayken insanlığın bütün sistemini çöpe atıp yepyeni ve farklı temellere kurulu bir toplum düzeni teorisi yarattım. Bundan sonra ilhama ihtiyacımız olduğunda hangi markete gideceğimizi biliyoruz dimi? 

Her şey çok güzeldi. Eve varınca sonunda gerçekten orijinal bir fikir bulduğuma inanmıştım. Diğer kitaplardan ilham alsam da bu şimdi açıklamayacağım yönetim şekli gerçek hayatta bile olabilirdi. Harbi harbi fırsat bulunca kitabı yazmak istiyordum. 

Covid ortalığı yıktı geçti toplum mahvoldu, sistemler çöktü, ekonomi yerin dibine geçti falan filan o kısmı biliyorsunuz ve bu süreç yazdığım şu an da devam etmekte. 

Bu fikir aklımdan hiç çıkmadı hatta daha farklı şeyler de ekledim. Tam aynı sıralarda tekrar siyasi konulara ilgi duymaya başladım. Devletlerin yükselişleri, çöküşleri, birbirine karşı olan sistemleri ve bu sistemlerin argümanları... 

Fırsat buldukça araştırdım ve bu sistemlerin üzerine nasıl eklenebilir, nasıl geliştirilebilir diye düşündüm. 

Hatta birbirine tamamen düşman sistemleri bir araya getirip bambaşka sistemler yaratmaya bile çalıştım. 

Ama ne olursa olsun hep kafamda çizdiğim yönetim şekillerinin işe yaramasına engel olan bir şey vardı:

Sadakatsizlik. 

Sürekli olarak hem devletin hem de halkın gücünün doğru orantıda yükseldiği, ayrımcılığın sıfıra indiği ve insanların kendi ülkesi için zorla değil sevgi ile çalıştığı bir ülke çiziyordum kafamda. İnsanlar finansal özgürlüklere sahip olacaktı ve sosyal hiyerarşide yükselmek kendi çabalarına bağlı olacaktı. Devletin birinci önceliği kendi insanları olacaktı. Refah ve güvenlik. 

Burada bir gereksinim fark ettiniz mi peki? 

Sadakat. 

Hem devletin, hem halkın içinden herkesin inancının ve desteğinin tam ve yıkılmaz olması gerekli gelişim için. 

Ve ne zaman "Bu sistem işe yarar birader her şey yerli yerine oturuyor işte." diyince ok gibi bir gerçek tam alnımdan vuruyordu beni. 

Çünkü insan bir topluluğun içinde bulunurken dışarıdan bir topluluk onun hayatına kast etmiyorsa gevşemeye başlar. İçinde bulunduğu toplum da ona tehdit teşkil etmiyorsa güvendedir. O yüzden zaten dış tehlikeler kişinin canını tehdit etme ihtimalini doğurduğu zaman bir anda insanlar bir araya gelip tek yumruk olur. Ölüm korkusu kılık değiştirmiştir o kadar. 

Roma imparatorluğu içinde refah o kadar yüksekti, askeri zeka dönemine göre o kadar ileriydi ki onları tehdit edecek neredeyse kimse yoktu. Boudica ablamız bile nur içinde yatsın ne kadar insanı çevresine toplasa da Roma imparatorluğu galip gelmişti.

Sonuç ne olmuştu peki? İnsanlar refah içinde oldukları için lükse yönelmeye başlamışlardı. Hem de aşırıya. O dönem entellektüel konuşmalar yapabilmek bir statü belirtisi olduğu için insanlar düşünüp öğrenmeye özen göstermişlerdi. Büyük filozofların yarısı o yüzden antik Yunanistan'dan çıkma. 

İşte şu an da bir ülkede sistem ne kadar güzel ve oturmuş olursa olsun insanlar kendi çıkarlarının peşinden gitmeye eğilimli. Neden? 

Sosyal medya ve televizyonda olan reklamlar sabah akşam bütün insanlara yetersiz olduklarını düşündürüyor da ondan. Herkes bir para kazanma, ünlü olma çabasında. E peki bunun sonucu ne oluyor? 

Ülkesinin çıkarlarına zıt gelse bile kendisine çıkar sağladığı için bir şeyi yapma veya tercih etme. Halk yetersiz hissettiği için bu aşağılık kompleksini kendi içinde çözemezse dünyada olan bütün parayı verin yine açgözlülük bitmez. 

Peki yönetimdekilerden naber

Açgözlülüğün halkı nasıl yozlaştıracağını anlattık, onlar sadece kendi çıkarlarını düşünen birer çöp makinesine dönmüştür artık. Ne varsa bakmadan içine atar. Yöneticilerin açgözlülüğü ise hem kendisini, hem ülkesini, hem de insanlarını yakar. 

Yöneticiler açgözlülüğe kapılırsa çalar çırpar sonra gücünü kullanıp üzerine toz bile kondurmaz. Ancak bu çözülebilir. 

Asıl çözülemeyen ve benim gözümde daha büyük bir tehlike teşkil eden şey rüşvettir. 

Rüşvet insana ne yaptırmaz ki? 

Rüşvet alan adam yeterince güçlüyse ve geri kalan yönetimde yer alan insanların hepsi ahlak bekçisi, sütten çıkmış ak kaşık gibi kişiler bile olsa fayda etmez. 

Rüşvet yiyen bir kişi kendi davasını da satar, ülkesini de satar. 

İnsanların ahlaki olarak mükemmel olmaları imkansız, bunu kusursuza en yakın insan bile yapamaz ancak bunun tam zıttı olarak ahlaksız bir insan ülkenin geri kalanı vatanı için çalışsa bile herkesin efor ve çabalarını yerle yeksan edebilir. 

Açgözlülüğü yenmenin yolu yöneticilerin toplumda olan fırsat eşitsizliğini yok etmesine bağlıdır. Tamamem yok edemeyiz ancak büyük ölçüde belini kırabiliriz bu negatif özelliğin. 

Eğer yöneticiler rüşvet yemeyip kendi ülkeleri için çalışırlarsa. 

Açgözlülük terbiye edilirse insanlar başka ülkelere kaçmak yerine kendi ülkesine kalır ve bir insan gücü kaybedilmemiş olur. İnsan gücü = ülkenin gücü. 

O yüzden şahsi fikrime göre sistemlerde ilk çözülmesi gereken şey nasıl oy verildiği, parasal sistemin nasıl işlediği falan değil yönetime gelen insanların gerçekten ülke için çalışmak amacıyla o ünvana sahip olmak istediğinden emin olmak. 

Çünkü son kez tekrarlamak gerekirse en mükemmel sistemi bile getirseniz sadakatsiz bir adam geri kalan herkesi tehlikeye atabilir. 


Influencer'lar ve Grup Psikolojisi İçinde Objektif Düşüncenin Ölümü

Şu an anlatmaya çalışacağım şeyi nasıl açıklayacağımdan ben bile emin değilim açıkçası. Bir an her şey oturuyor bir an tamamen gidiyor. Bakalım başarabilecek miyim?

İnsanlar sosyal hayvanlardır cümlesini hayatınızda hiç duydunuz mu?

Düşünen hayvandır denildiğini kesin duymuşsunuzdur ancak sosyal bir hayvan olduğunu söyleyenler de var. Genelde çoğunluğun içine sırf üzerlerine dikkat çekmemek için katılan, özünde çok daha derin olan insanların varlığına inandığım için neredeyse her zaman çoğunluğa değil kişiye bakmaya çalışırım.

Ancak sosyallik ve başka insanlarla interaktif bir yaşam geçirme isteğinin daha yaygın olduğu kanaatindeyim. Konu insan olduğunda her yerde istisnalar vardır fakat bir zamanlar insanların hayatta kalıp hayvanlar tarafından yenmemek için topluluklar halinde yaşadığını biliyoruz. Bu durum hala genetik geçmişimizde var ve davranışlarımızı etkiliyor.

Dolayısıyla insanların devasa bir kısmı fark bile etmeden bir cemiyetin, grubun, ekibin, kısaca onlara "birliktelik" hissi verecek her türlü topluluğa ister istemez çekilme hisseder.

Her türlüsüne çekilse de eninde sonunda hangi topluluğa koşup katılacağı da bulunduğu çevre, ailevi geçmişi, öz inançları ve daha burada sayamayacağım 2-3 kentilyon farklı faktöre bağlıdır. Yani bu topluluklar hemen hemen kaçınılmaz. Hepimiz bir fikire doğru meyil ederiz. 

Bunda hiç bir sorun yok. Hatta yalnızlığın insanın hayatını 15 yıl kısalttığını düşünen doktorların olduğunu öğrenince topluluklar bayağı iyi bir fikir gibi geliyor.

Asıl sorun bu toplulukları çevrelerinde toplayan insanlar.

"Influencer" deniyorlar böyle tiplere.

Influence nüfuz etmek fiiline, Influencer kelimesini de pek çok insana nüfuz eden, sözü etkili insanlara deniyor.

Çoğunluk zaten başlarına bir çoban aramaya bayıldığı için tamamen vasıfsız insanların sözleri ile gerçekten etkilenip onların çektikleri yöne gidiyorlar.

Yalnız burada önemli bir detay var: Bahsettiğim bu Influencer'lar sadece sosyal medyada olanlar değil.

Influencer aslında çevresinde nüfuz edebilen herkese denebilir. Bu kişi 5 yüzyıl önce ölen bir yazar bile olabilir eğer hala bir etki yaratabiliyorsa.

Başarılı bir iş adamı, sendika gibi bir topluluğun başkanı, bir televizyon programı sunucusu, yüzyıllar önce ölmüş bir dindar, çok başarılı savaşlar yapmış bir general, yardımseverliği ile tanınan bir aktör, çocuğu kaçırılmış bir anne, zorluklara rağmen zirveye çıkmış bir sporcu, mezarı bile bulunamamış bir felsefeci, kana susamış bir lider ve daha verilebilecek binlerce örnek. 

Bir insanın sözleri veya zamanında yaptığı eylemler bir kişiye bile ilham veriyorsa, onların fikirlerini değiştirmeyi hiç bir şekilde zor kullanmadan başarabiliyorsa benim gözümde bu kişi bir Influencer'dır.

Birazdan örnekler vereceğim merak etmeyin.

Benim asıl sorunum ise şu:

Bu nüfuzu çok olan insanların anlattıkları ve verdikleri mesajlarda her zaman bir ana fikir bulunur. Bir ideal veya zaten olan bir şeye başkaldırı bulunur. Eğer A sistemi yürürlükteyse onlar B sistemini savunur ve B sistemini savunan insanlar o kişinin peşinden gitmeye başlar.

B sistemini savunan insan gerekirse bundan 2000 yıl önce yaşamış olsun fark yaratmaz. Bu kişinin düşüncelerini öğrenebilecekleri bir yol olduğu sürece sorun yoktur. Yol dediğim de yazılı bir kaynak tabii ki. Ancak her zaman tek yol o değildir.

Savunduğu şey ne kadar aptalca bile olsa, hatta katıksız bir şekilde insan mantığına aykırı bile olsa o uğurda gerçek anlamda canını verdiği için bir kişinin arkasından gidecek çok insan var.

Konunun ve savunulan düşüncenin ne kadar saçma olduğu önemli değil, insanlık mantığıyla düşünse zaten herkes aynı şekilde davranırdı ve insan insan olmaktan çıkardı. Robot olurdu (İnsanları insan yapan şeyin duyguları ve duygularının çoğu zaman hata yapmaya yönlendirmesi hayatın ayrı bir ironisi). 

Bu ölen kişi artık takipçilerin gözünde bir "şehit" olmuştur. Bir sembol. O yüzden büyük generaller asilerin liderlerini öldürmekten çok hapise atarlar ve doğal olarak ölmelerini beklerlerdi. Çünkü insan bir fikir uğurunda ölmeyi onurlu sayar. Ölme seçeneği onun önüne çıksa seçmeyecek olsa bile.

Yani görüyorsunuz yüzyıllar önce olan bir insan bile inanılmaz bir nüfuza sahip olabilir toplumların üzerinde.

Bir de hala hayatta olan Influencer'ların neler yapabileceğini düşünün. 

Takipçiye dönüşen kişilerin ana fikirleri A fikrine karşı koymaksa artık tek yaptıkları bu olur. Sürekli olarak bu fikire karşı çıkarlar ve B fikrini savunurlar.

Asla ve asla A fikrinin bakış açısından bakmaya çalışmazlar ve üstüne üstlük Influencer'lar bu durumu on numara manipüle ederler.

Zamanında Influencer diyebileceklerimiz iyi veya kötü bir dava için savaşırdı.

1- Malcolm X siyahilere karşı olan ırkçılığı yok etmeye çalıştı

2- Karl Marx ve Friedrich Engels komünizm fikrini yaymaya çalıştı.

3- Hüseyin Nihal Atsız Türkçülük için kitaplar yazdı.

4- Jane Austen kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiği fikrini yazdığı güçlü kadın figürleri ile halka yaydı. 

5- John Locke yıllar önce insan haklarını ve hükümetlerin bu hakları çiğnememesini savunurken şu an ağızlardan düşmeyen "Liberalism" fikrinin tohumlarını attı.

6- Buda aydınlanmaya giden yolun kendisinde açığa çıkan şeklini yardım etmek için çevresindeklere anlattı. Yıllar sonra bunun ismine Budizm dendi.

7- Adam Smith zamanının ekonomik sorunlarına cevap bulmaya çalışırken fark bile etmeden Kapitalizm fikrinin kurucusu oldu.

Negatif veya pozitif fark etmez bu insanların her biri bir gruba yardım etmek istiyordu. Kendilerinden başkalarını, en azından bir toplumu düşünüyorlardı. Bazıları başkalarını öldürmeyi, haklarını çiğnemeyi savunduğu için haksızdı ancak yine de tek amaçları bundan çıkar sağlamak değildi.

Günümüz Influencer'larının yarısından fazlasının yaptığı şey de tam olarak o. Bu kadar uzun yazı yazmamın sebebi bu.

Bakın şimdi.

Bir grup var ve siz tıpkı o gruptakiler gibi A fikrinden nefret ettiğiniz için sizi takip ediyorlar.

Siz de bundan sürekli olarak takipçi ve para kazanıyorsunuz.

Bunu niye bırakasınız ki?

A fikrine tekrar saldırıyorsunuz, tekrar saldırıyorsunuz ve tekrar saldırıyorsunuz, sonuç fark etmiyor. Ortaya attığınız en saçma argüman bile çevrenizdeki grup tarafından yalanıp yutuluyor. Gerekirse A fikrinin savunucularına en saçma, en mantıksız hakaretleri edin yine de bir topluluk hissinin verdiği serotonin sarhoşluğu ile bunu bile kabul etme eğilimleri inanılmaz bir boyutta oluyor.

Zaten zar zor hayatta kalmaya çalışan objektif bakış açıları tamamen ölüyor.

Aptal insanlar takip ettikleri kişi saatlerce konuşup önceden söylediği şeylerin aynısını söylese bile dinleyip bu kişiye para veya güç kazandırmaktan başka bir şey yapmıyor.

Influencer bu düzeni fark ettiyse zeki birisidir ve asla değiştirmez. Hatta saldırdığı fikir ona haklı görünmeye başlasa bile bunu kendine saklar. İkiyüzlülüğün kralını yapsa bile ne önemi var? İstediği şey destek ve söke söke aklını kullanarak alıyor. 

Üstüne üstlük önceden davalarını savunan örneklerini verdiğim insanları da kendi referans noktaları kılarak onların da önceden yazdığı bir kitapta veya yaptığı bir eylemde kendi savundukları fikirleri desteklediklerini o fikire inanmasalar bile gösterecek kadar alçalabilirler.

Bizim salaklar ordusu da her geçen gün köreldikçe körelerek "Acaba bu konuya başka bir açıdan bakabilir miyiz?" sorusunu sormadan sırf iyi hissetmek için Influencer'ı takip eder. Hatta zamanla önceden her dediğini doğru bildiğimiz anne ve babaları gibi görmeye başlarlar.

Yanlış anlamayın herkesin bir ana fikri vardır. Benim şu an ana fikrim Influencer denen kişilerin büyük bir kısmının insanların eğiliminin olduğu bir fikri tutup platformlarında aslında objektiflikten, mantıklı argümanlardan ve eğiticilikten uzak, insanların bir duvara bakıp anlamsızca bağırdıkları saçma mekanlara çevirdiklerini söylüyorum.

Ancak size bunda hatalı olabileceğimi de söylüyorum. Dediklerim bir grup oluşturmak için değil sadece fikrimi belirtmek. Hatalıysam üzerine tekrar düşünmem gerekicek demektir.

Neyse bu sefer cidden çok uzattım. Normalde geçmişte olan grupların fikirlerinin ve nasıl, kim tarafından manipüle edildiklerini de bayağı örnekleyecektim ancak bugünlük bu kadar olsun. Ama en basitinden Amerika içinde her seçimde kaybeden tarafın seçimlerin kaybedilmesinin sözde Rus bilgisayar korsanlarının oyları çaldığını suçlaması ve herkesin sazan gibi atlaması, Rusya içinde ise oluşan özellikle toplumsal problemlerin Amerikan casusları tarafından gizlice oluşturulduğu fikirlerinin zaman zaman yayıldığını söyleyeyim. Acaba bizde böyle şeyler dönüyor mu? 

3 Mayıs 2021 Pazartesi

Önyargıların Anlamsızlığı

Hayatında bir kere bile toplum veya bir kişi tarafından herhangi bir yönü yargılanmamış kim vardır ki?

İnsanın anlamadığı veya kabul etmediği şeyi önyargı bombardımanına tutmaya eğilimi yüzünden şimdiye kadar ne kadar çok gereksiz tartışma ve hatta büyük savaşlar çıktı kim bilir.

Önyargının pek çok çeşidi olsa bile daha çok toplumsal önyargıya ve bu yargılara neden olan çeşitli sebeplere kısaca değinmek istiyorum. İçtiğim sigara başımı ağrıttı ancak olduğu kadar düşünelim bakalım. 

Milletler arasında olan çeşitli farklılıklardan bazılarını sayalım:

1- Rusya ülkesinde iş hayatında parlak ve renkli kıyafetler giymek kişinin tembel olduğu anlamına gelir.

2- Bahşiş vermek Japonya ve Kore içerisinde pek çok yerde iş sahibinin çalışanlarına fazla para vermediği anlamına geldiği için kaba bir hareket olarak görülür.

3- Hindistan'da sol elle yemek anladığım kadarıyla dini sebeplerden ötürü pek de hoş karşılanmaz.

4- Kamboçya ve Sri Lanka gibi Budist öğretilerin yaygın olduğu yerlerde insan vücudunun baş kısmı kutsal sayıldığı için bebek dahi olsa dokunmak kaba bir hareket sayılır.

5- Filipinlere gidin ve birisine işaret parmağınızla gel işareti yapın. Yanınızda kendinizi savunmak için silah bulundurmayı unutmayın.

6- Yunanistan'da evlilik gününde olan bir kadının gelinliğine hani babaannelerimiz nazar gitsin diye okuyup üflerken tü tü tü maşallah der ya, o tükürme kısmını yapıyormuş gibi yapmak şans getiriyor olarak düşünülür.

7- Amazon oranlarındaki kabilelerden Satere-Mawe kabilesindeki erkekler cesaretlerini kanıtlamak için ısırığı bir mermi kadar acıtan karınca türlerinin bulunduğu bir eldiven takıp 10 dakika boyunca dans etmek zorundadırlar. Bunu hayatlarında aşağı yukarı 15-20 kere yaparlar.

Ve son örneği veriyorum. Bunu özellikle ayırdım çünkü sanırım dünyanın geri kalanından neredeyse tamamen kopuk bir insan topluluğunda nasıl farklı bakış açıları gelişebilir görmemizi sağlayacak kadar uzak bir yerden. Antarktika'da yaşayan Eskimo'lar.

Eskimolar soğuklarda hayatta kalmak için tarihte pek çok kere bir araya gelmek zorunda kalmışlardır. Yemeklerini, sularını, evlerini paylaşmışlardır. Hatta ve hatta...

Erkek bir Eskimo eğer uzun süreli bir ava çıkarsa komşusu arkadaşının evinde yalnız kalan eşiyle cinsel ilişkiye girebilir. Ve bu hareket kadının yanlızlığını "hafifletmek" oralarak görülür. Bir iyilik olarak görülür yani. 

Şimdi sadece bir saniyeliğine bunun bizim ülkede olduğunu farz edin. Öldürülenleri gömecek yer kalmazdı heralde.

Peki neden bu yargılar bu kadar değişiklik gösteriyor? Neden Fransa ülkesinde insanların vedalaşırken birbirlerini yanaklarından kaç kere öptükleri bile değişiklik gösteriyor? Neden İngiltere içinde insanların çay saatleri farklı sebeplerden farklı zamanlarda yapılıyor? Neden Amerika'nın Florida eyaletinde en azından bir silah Kaliforniya eyaletinin aksine her ailenin sahip olması gerektiği bir şey olarak görülür? 

Yargılar, normlar, gelenekler, toplu bilinç. 

Dünya içerisinde gelenekler demokrasi ile yönetilir. Çoğunluk ne derse o olur. 

Çoğunluk neyi haklı ve doğru bulursa o artık yazılı olmayan bir yasadır. Kim bu açık açık söylenmese de çiğnendiği zaman şiddetle karşılanan yasaları yok sayarsa dışlanır. 

Bu neden önyargıların ve geleneklerin kenara atılmasını da açıklıyor aslında: Düşünsenize mağara adamı dönemlerinde insanlar için şiddet her gün olan bir şeydi. Kendilerini korumak ve yemek için avlanmak amacıyla her gün şiddete başvuruyorlardı.

Öylesine bir toplumda herhangi bir insan çoğunluğun yaptığı şeye karşı gelebilir miydi sizce? Adamı şırkar atarlardı oğlum.

Ve bu gerçek hala bilinçaltımızda var. Hala topluma uyma eğilimi içimizde bir yerlerde var ve hep olacak. Artık hayatta kalma mekanizmamızın parçası. Kötü bir amacı yok yani. Asıl sorun artık medeniyette ölme ve öldürülme tehlikesi mağara adamı dönemlerinden çok çok çok azalmış olsa da insanlar hala bilinçaltlarındaki mekanizmayla, hayvani biliçle yönetiliyorlar.

O yüzden toplum genel önyargıya uymayan her şeye karşı öfkeli bir tavır alıyor.

Yani aslında hiç bir anlamı yok. Özüne bakarsak nerede doğduğumuzu kimse seçmedi ve insan başkasına zarar vermediği sürece istediği her haltı yiyebilir. Bize ne abi?

Ancak kişi başkasına zarar verdiği an yargılanmak zorundadır. Kimsenin özgürlüğü başkasının haklarını çiğneyecek kadar geniş değildir. Kendi hakları dahilinde ne yaparsa yapsın.

Kendi ülkemizden bir örnek olsun. Şehrinizde en yakın alkol satılan yere gidin, mümkünse insanların geçtiği bir masaya oturun ve biranızı yudumlayın. İnsanlar baksa bile bir şey yapmayacaklardır. Çünkü bu eylemin adı "içilecek yerde içmek" olur. 

15 dakika sonra ayağa kalkın ve elinizde demin içtiğiniz bira ile sokağın öbür ucuna geçip ayakta içmeye başlayın. İnsanlar eninde sonunda size gelip evinize gitmenizi söyleyecek hatta sanki toplumun ahlak bekçisi gibi şiddete başvurup size saldıracaktır. Çünkü bu eylemin adı "sokak ortasında içmek" olur.

Eğer biri alkolünü içip sonra birisine saldırırsa, zorla sarkıntılık yaparsa, hırsızlık yapmaya falan kalkarsa alın tutuklattırın polislere. Başkalarının haklarını çiğnediği için haklı sizsinizdir.

Ancak sırf sizin aileniz içerisinde sarışın insanlar var diye dışarıdaki insanın saçı yeşil renkli olduğu zaman isimler takarak hakaretler ediyorsanız bu sizin at gözlüğü ile gezdiğinizi gösterir. Derine bakarsanız göreceksiniz ki sarı rengi beyaz ışığın gözümüzde kornea ve lens kısımlarında yeşile göre daha fazla kırılması sonucu oluşur. Özünde ikisi de ışıktan ibarettir. Gördüklerimize isimler koyarak ayrımı yapan sizsiniz. 

Daha sayısız örnek verebiliriz ancak birine özellikle değinmek istiyorum. Şu an bunu okuyup orda burda gördüğü güzel kadınlardan dolayı kendini yetersiz hisseden bir kadın varsa unutmayın ki güzellik standartları sürekli değişmekte ve şu an bir deri bir kemik kadınların beğenilmesi trendi sadece iki gün sonra çöpe atılabilir. O yüzden kafaya takmayın ve Moritanya ülkesinde kadınların ne kadar şişmansa o kadar çekici gözüktükleri önyargısı toplumda yer edindiği için günde 16 bin kalori yemeye zorunlu bırakıldığı gerçeğini oturun bir düşünün. Sizce günler içinde fikrini tamamen değiştirme ihtimali olan bir toplumun standartları peşinde ömür tüketmek mantıklı bir hareket mi?

Şahsi fikrim çoğunluk fikirlerini ve önyargılarını alıp kendi hayatlarını yaşayabilirler (burada başka bir şey diyecektim fakat kendime yazılarda küfür etmemeye söz verdim).

O yüzden sizde seçiminizi yapın. Elle tutamadığınız, fiziki gerçekliği olmayan önyargılar sizi kontrol mü edecek, yoksa siz mi önyargıların elle tutamadığınız, fiziki gerçekliği olmayan ancak şimdiye kadar hepimizi kontrol eden zincirlerini kıracaksınız? 

2 Mayıs 2021 Pazar

Konfor Alanından Kalıcı Olarak Çıkmak

Kişisel gelişim mecraları ve "Bu kitabı okuyunca zengin olacaksınız, yeni yeni arkadaşlar edineceksiniz, herkes sizi sevecek!!!" tarzı vaatler veren abilerimizin hemen hemen her zaman el attığı bir konu da konfor alanından çıkmaktır.

Konfor alanı insanın rahat ettiği ve hiç bir sıkıntı hissetmediği şeyleri yapmak veya öyle yerlerde bulunmanın genel adıdır.

Mesela yeni ve size yabancı bir şeye başladığınız zaman bu alanın dışına adım atmışsınız demektir. Kişisel bir gelişim yaşamaya adım atmışsınızdır. Çünkü konfor alanında hep yaptığınız, alıştığınız, rutine dönmüş şeylerle ilgilenirsiniz.

Bu alanın dışındayken karakter ve becerilerinize meydan okunur, karşınıza zorluklar çıkar. Çıkan zorlukları atlattığınız zaman gelişirsiniz, atlatamazsanız da ders alırsınız ve yine gelişirsiniz. İnaktif ve izole olmadıkça hayat her şekilde insanı eğitir zaten. 

Kişisel gelişimciler de insanlara bu alandan çıkmak için pek çok tavsiye verirler. Sürekli bir işle ilgilenmelerini ve farklı şeyler yapmaya çalışmaları gerektiğini söylerler. Hayat rutine büründüğü zaman harekete geçip hiç gitmedikleri bir yere gitmelerini, yapmadıkları bir şeyi yapmalarını söylerler.

Bunların bir zararı yoktur ve kişiye bence gayet güzel gelişim sağlar.

Asıl sorun bana kalırsa bunun ne kadar uzun vadeli bir yatırım olacağıdır.

Sorun şu ki insan her konfor alanından çıktığı zaman irade ve dayanıklılığı sınanır. Kişi hissetse de hissetmese de tekrar alışık olduğu yere dönmeye çalışır. Yani konfor alanına.

Kişisel gelişimci abimizin dedikleri genelde tutku ve istek doludur. Sesini dinleyen kişi kendinden geçer, yazılarını okuyan kişi dünyayı feth edebileceğine inanır.

Bu gaz ile insan hemen işe koyulur ve ne konuda kendini geliştirmek istiyorsa tüm enerjisiyle çalışmaya başlar.

Buraya kadar çok iyi evet.

Ancak özüne bakarsak kişisel gelişimcilerin sözleri 100 kişiden sadece 10 kişiye uzun vadeli motivasyon ya verir ya vermez.

Yani geçici bir enerji elde edilir ve bu enerji ile insan harekete geçer. Enerjinin etkisi bittiğinde ne olur peki?

Baştan başlayarak bu kişisel gelişimcinin bir diğer seminerine katılır. Bir başka kitabını alır. Bir videosunu daha izler.

Kişisel gelişimcinin cebi doldukça doldu. Çünkü tek yaptığı youtube üzerinde motivasyon videolarının vücut bulmuş hali gibi davranmak. Ve size rahatlıkla söyleyebilirim ki o videolar hemen hemen hiç kimse için kalıcı değişim yaratmaz. İnsanın içinde olmayan şeyi naparsanız yapın dış etkenler değiştiremez. Kişi ancak seminerler ve editlenmiş müzikli videolar aracılığıyla sağlanan damardan alınmış yüksek doz motivasyonun etkisiyle rol yapmaya başlar, hedefleri için var gücüyle çalışan birisi gibi. Ve her uyuşturucu gibi etkisi gidince tekrar o uyuşturucuyu aramaya başlar. 

İstisnalar kesinlikle var evet fakat çoğunluğun da gelişmesini istiyorsak daha kökten çözümler getirmeliyiz diye düşünüyorum.

Sunduğum çözüm de şu:

Konfor alanından çıkmak insanın konfor alanı dahilinde olan bir şey olmalı.

Tekrarlıyorum.

Konfor alanından çıkmak insanın konfor alanı dahilinde olan bir şey olmalı.

Soruyorum sizlere: Eğer zaten sürekli olarak konfor alanından çıkmaya alışmış birisi, yani kendi rutin hayatının dışına çıktığında mutlu olan birisi için konfor alanı diye bir şey kalır mı? 

Kişi konfor alanının içindeyken sıkılsa ve dışındayken kendine sürekli bir şeyler katmanın verdiği zevk ile mutlu olsa aslında konfor alanının dışında olmak da konfor alanının içinde olmaz mı. 

Yani diyorum ki o kadar maceracı olmalıyız, o kadar rutinin dışına çıkmayı alışkanlık haline getirmeliyiz ki artık konfor alanına girdiğimiz zaman hayatın monotonluğu bizi yerimizde oturtmasın. 

Bu alışkanlığı kafeye gidince normalde sevdiğimiz kahve yerine adını bile zor telafuz ettiğimiz bir içeceği içerek bile pekiştirebiliriz. Hep gittiğimiz yol yerine bir alt sokaktan gitmek, hiç denemediğimiz bir müzik tarzı denemek, asla giymem dediğimiz bir aksesuarı takmak bile pekiştirme yoludur.

Uzun uğraşlar sonucu bu alışkanlık tam oturduğu zaman bir bakmışız artık rutin hayatın içinde bulunup hiç bir şeyle uğraşmamak bizi o kadar da mutlu etmiyor. Ne olacak o zaman?

İnsan mutluluğu arar ve takip eder. İşte o zaman sürekli farklı şeyler denemek bizim rutinimiz olmuştur. Rutinimiz rutinsizlik olmuştur.

Bunu oturtan bir insan sizce motivasyon konuşmalarına falan ihtiyaç duyar mı? Gereksiz yere parasını verdiği tavsiyeleri kendisi bile yapmayan ve başkalarının anlattıklarını kopyala yapıştır yapan kişisel gelişimcilere dağıtır mı? 

Bu hayat tarzıyla bir ömür yaşayan insanın ileri yaşlarında ne kadar tecrübeli, ne kadar derinleşmiş bir insan olacağını sadece hayal edin. Kim öyle olmak istemez ki.

Sevgiler ve saygılarla, sigara ve çikolatayla kalın efenim. 

Psikiyatristler Ne İş Yapar

Ah, evet sonunda bayağıdır gelmek istediğim bir konuya geldik (ellerini sinsi bir gülümseme eşliğinde birbirine sürter).

Şimdiye kadar aklıma gelen psikiyatriste gitmiş tanıdıklarımın sayısı sanırım 9-10 falan. Bunun çok daha fazla olduğundan hiç bir şüphem yok fakat aklıma gelenler bu kadar.

Bu kişilerin her birinin birbirinden çok farklı psikolojik sorunları vardı ve her biri ayrı ayrı psikiyatristlere gitti. 

Ama nedense hepsi ellerine antidepresan yazılmış birer reçete verilerek evlerine gönderildi.

Hmm pekala, demek bu doktorların bir bildiği varmış. Hadi bakalım antidepresanlar kullananlarda ne gibi etkilere sebep oluyormuş:

1- Uyku ve uykusuzluk hali
2- Sersemlik, uyuşukluk
3- Ağız kuruluğu
4- Üriner retansiyon
5- Mide bulantısı, Kabızlık
6- Baş ağrısı
7- Cinsel problemler
8- Kilo alma, Kilo kaybı
9- Kas titremeleri

İlk kez yarım saat önce antidepresan içip gelen bir arkadaşımı gördüğüm zaman çocuğun IQ seviyesinin %70 kadarını kaybettiğini falan düşünmüştüm. Sanki uyuşturucu içen birisi gibi nerede olduğunu bilmeden davranıyordu. Söylediğim cümleleri anlamak için tekrar tekrar düşünmesi gerekiyordu. Gözleri dalıyordu ve dünya umrunda değil gibiydi. Normal şartlar altında ise bu arkadaş Azerbaycan'da sık sık sosyal medya için videolar çeken, çok hareketli, çevresi geniş birisiydi.

Sizce bu kişi hayatının başından beri antidepresan kullanarak yaşasaydı öyle bir çevre edinebilir miydi? Yaratıcılık gerektiren videolar çekebilme fikirlerini düşünebilir miydi?

İşin sıkıntısı şu: Antidepresan kullanım süresi içerisinde kişinin sıkıntıları geçmezse problemler sadece baskılanmış bir şekilde insanın bilinçaltının derinlerinde yaşamaya devam eder. Baskılanan bir şey 1000 yıl geçse bile patlar bunu hepimiz biliyoruz. Ve ne kadar baskı yapılırsa patlamanın şiddeti de o kadar artar. 

Yardım için psikiyatriye giden insan sorunlarını unutsun diye bir paket ilaç verilip evine yollanıyor. 2 hafta sonra tekrar gittiği zaman eğer sorunlar çözülmediyse doz arttırılıyor. 

Soruyorum size, bunun alkol veya uyuşturucu almaktan ne farkı var?

Maalesef psikiyatristlerimizin büyük kısmı o kadar beş para etmezler ki herkese ilaç verip daha iki cümlelerini dinlemeden yolluyorlar.

Nitelikten çok niceliğe önem vermenin sonucu bu işte. Üniversitede psikoloji bölümleri açmak başka, kaliteli psikiyatrist yetiştirmek başka.

İşin içine en ufak sıkıntısında depresyona girdiğini zanneden insanların çevrelerinden hemen psikiyatriye gitme önerileri almalarını da ekleyince sonuç felakete dönüşüyor. (Depresyonun iki çeşidinden bir önceki yazımda bahsettim) 

Uyuşturucu almak için köşede sizi bekleyen satıcıya gittiniz, ne sıkıntınız olduğunu söylediniz, o da size gerekli olan şeyi söyleyip şu saatte şu yere gelmenizi söyledi. Mekana varıp, parayı verip malı aldınız. 

Derdinizi anlatmak için hastanede sizi bekleyen psikoloğa gittiniz, ne sıkıntınız olduğunu söylediniz, o da size gerekli olan antidepresanın reçetesini verip almanızı söyledi. Eczaneye varıp, parayı verip ilacı aldınız. 

Aradaki tek fark ne biliyor musunuz? 

Birisi yasal diğeri ise öğrenildiği zaman evinize şafak operasyonu düzenleniyor. 

Aralarında tabii ki sağlık açısından devasa farklar var. Ancak işin özünde kişilerin niyetlerinin özünde aynı olduğu çok bariz. 

Bakın bazı durumlarda ilaçla tedavinin zorunlu olduğunun farkındayım. Adam beynine bir hasar almıştır, genetik olarak bir problemle doğmuştur, uzun süreli sıkıntılar çekmiştir veya rahatsızlıkları çok ilerlemiştir. Böyle durumlarda ilaç verilmesi gayet normal. 

Fakat durumsal depresyon yaşayan, sorunu ortadan kaldıracak cesareti kendinde bulsa hemen normale dönecek kişiye ilaç vererek tek yaptığınız onu yatağa ve odasına hapsetmek. Çıkış yolunu siz olmadan bulabilecekse bile sizin eğitimli olduğunuzu düşünerek yardımınıza el açan hastanın uykusunu getiren, cesaretini kıran ve enerjisini yok eden ilaçlarla son çözüm yolunu da kapatıyorsunuz. 

Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil. 
-Konfüçyüs

Bu durum değişmezse kişi depresyonu içine atarak onunla yaşamaya alışabilir. Bir kaç ay sonra bir bakmışsınız hasta bir an öfkeli diğerinde mutlu. Bir yıl sonra mental sağlığı için ilaçlara o kadar bel bağlamış ki onları almayınca kendisini ve depresyonunu anlayabilecek hayali arkadaşlar yaratmış. İki yıl sonra rol yapmaktan artık her insanın yanında farklı biri gibi davranmaya başlamış, kendi kimliği rollerinin arasında boğulup gitmiş. 

Şaka yapmıyorum eğer depresyon ve umutsuzluk yeterince şiddetliyse kişi kendi canını almadığı, dışarıdan gerekli desteği görmediği taktirde bunlar gerçekleşebilir.

O yüzden belki de bu psikoloji olayını daha da dikkate almalıyız ne dersiniz? 

En ufak sıkıntı çıktığı zaman psikoloğa giden tipler olmak yerine sorunlarla yüzleşen insanlar olmak halk olarak bizim sorumluluğumuz. 

Daha nitelikli, işinin eri, iş ahlakı ve etiği sağlam psikiyatristler yetiştirmek de eğitmenlerin sorumluluğu. 

Sonunda iş yine eğitime çıkıyor. 

Ki dürüst olayım bana kalırsa insanlar birbirlerini gerçekten dinlemeyi bir öğrense psikolojik rahatsızlıkların yarısından fazlası ortadan kalkar. Ancak artık egoist bir çağda yaşıyoruz ve herkes sadece kendisi hakkında konuşmak istiyor. 

Konuyu daha fazla dağıtmadan sizi bu problemin hakkında yapılabilecekleri düşünmeye davet ediyorum. 


Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...