Tıpkı Cesur Yeni Dünya gibi türü distopik mi ütopik mi olduğu kişiden kişiye farklılık gösterecek ve tıpkı 1984 gibi kitabın içindeki evrenden bir ana karakter aracılığı ile hikaye ilerleyecekti.
Ana karakter dünyadaki farklı bir sistem aracılığıyla yapılan ayrımcılığı görecek ancak bu ayrımcılığın insanlar arasında mutsuzluktan çok gayet huzurlu bir uyuma yol açtığını görecekti. En tepede insanları yöneten kişilerden yeni doğmuş bir bebeğe kadar her şeyin nasıl olacağı bir an genel hatlarıyla zihnimde belirdi.
Evet Bim sırasındayken insanlığın bütün sistemini çöpe atıp yepyeni ve farklı temellere kurulu bir toplum düzeni teorisi yarattım. Bundan sonra ilhama ihtiyacımız olduğunda hangi markete gideceğimizi biliyoruz dimi?
Her şey çok güzeldi. Eve varınca sonunda gerçekten orijinal bir fikir bulduğuma inanmıştım. Diğer kitaplardan ilham alsam da bu şimdi açıklamayacağım yönetim şekli gerçek hayatta bile olabilirdi. Harbi harbi fırsat bulunca kitabı yazmak istiyordum.
Covid ortalığı yıktı geçti toplum mahvoldu, sistemler çöktü, ekonomi yerin dibine geçti falan filan o kısmı biliyorsunuz ve bu süreç yazdığım şu an da devam etmekte.
Bu fikir aklımdan hiç çıkmadı hatta daha farklı şeyler de ekledim. Tam aynı sıralarda tekrar siyasi konulara ilgi duymaya başladım. Devletlerin yükselişleri, çöküşleri, birbirine karşı olan sistemleri ve bu sistemlerin argümanları...
Fırsat buldukça araştırdım ve bu sistemlerin üzerine nasıl eklenebilir, nasıl geliştirilebilir diye düşündüm.
Hatta birbirine tamamen düşman sistemleri bir araya getirip bambaşka sistemler yaratmaya bile çalıştım.
Ama ne olursa olsun hep kafamda çizdiğim yönetim şekillerinin işe yaramasına engel olan bir şey vardı:
Sadakatsizlik.
Sürekli olarak hem devletin hem de halkın gücünün doğru orantıda yükseldiği, ayrımcılığın sıfıra indiği ve insanların kendi ülkesi için zorla değil sevgi ile çalıştığı bir ülke çiziyordum kafamda. İnsanlar finansal özgürlüklere sahip olacaktı ve sosyal hiyerarşide yükselmek kendi çabalarına bağlı olacaktı. Devletin birinci önceliği kendi insanları olacaktı. Refah ve güvenlik.
Burada bir gereksinim fark ettiniz mi peki?
Sadakat.
Hem devletin, hem halkın içinden herkesin inancının ve desteğinin tam ve yıkılmaz olması gerekli gelişim için.
Ve ne zaman "Bu sistem işe yarar birader her şey yerli yerine oturuyor işte." diyince ok gibi bir gerçek tam alnımdan vuruyordu beni.
Çünkü insan bir topluluğun içinde bulunurken dışarıdan bir topluluk onun hayatına kast etmiyorsa gevşemeye başlar. İçinde bulunduğu toplum da ona tehdit teşkil etmiyorsa güvendedir. O yüzden zaten dış tehlikeler kişinin canını tehdit etme ihtimalini doğurduğu zaman bir anda insanlar bir araya gelip tek yumruk olur. Ölüm korkusu kılık değiştirmiştir o kadar.
Roma imparatorluğu içinde refah o kadar yüksekti, askeri zeka dönemine göre o kadar ileriydi ki onları tehdit edecek neredeyse kimse yoktu. Boudica ablamız bile nur içinde yatsın ne kadar insanı çevresine toplasa da Roma imparatorluğu galip gelmişti.
Sonuç ne olmuştu peki? İnsanlar refah içinde oldukları için lükse yönelmeye başlamışlardı. Hem de aşırıya. O dönem entellektüel konuşmalar yapabilmek bir statü belirtisi olduğu için insanlar düşünüp öğrenmeye özen göstermişlerdi. Büyük filozofların yarısı o yüzden antik Yunanistan'dan çıkma.
İşte şu an da bir ülkede sistem ne kadar güzel ve oturmuş olursa olsun insanlar kendi çıkarlarının peşinden gitmeye eğilimli. Neden?
Sosyal medya ve televizyonda olan reklamlar sabah akşam bütün insanlara yetersiz olduklarını düşündürüyor da ondan. Herkes bir para kazanma, ünlü olma çabasında. E peki bunun sonucu ne oluyor?
Ülkesinin çıkarlarına zıt gelse bile kendisine çıkar sağladığı için bir şeyi yapma veya tercih etme. Halk yetersiz hissettiği için bu aşağılık kompleksini kendi içinde çözemezse dünyada olan bütün parayı verin yine açgözlülük bitmez.
Peki yönetimdekilerden naber?
Açgözlülüğün halkı nasıl yozlaştıracağını anlattık, onlar sadece kendi çıkarlarını düşünen birer çöp makinesine dönmüştür artık. Ne varsa bakmadan içine atar. Yöneticilerin açgözlülüğü ise hem kendisini, hem ülkesini, hem de insanlarını yakar.
Yöneticiler açgözlülüğe kapılırsa çalar çırpar sonra gücünü kullanıp üzerine toz bile kondurmaz. Ancak bu çözülebilir.
Asıl çözülemeyen ve benim gözümde daha büyük bir tehlike teşkil eden şey rüşvettir.
Rüşvet insana ne yaptırmaz ki?
Rüşvet alan adam yeterince güçlüyse ve geri kalan yönetimde yer alan insanların hepsi ahlak bekçisi, sütten çıkmış ak kaşık gibi kişiler bile olsa fayda etmez.
Rüşvet yiyen bir kişi kendi davasını da satar, ülkesini de satar.
İnsanların ahlaki olarak mükemmel olmaları imkansız, bunu kusursuza en yakın insan bile yapamaz ancak bunun tam zıttı olarak ahlaksız bir insan ülkenin geri kalanı vatanı için çalışsa bile herkesin efor ve çabalarını yerle yeksan edebilir.
Açgözlülüğü yenmenin yolu yöneticilerin toplumda olan fırsat eşitsizliğini yok etmesine bağlıdır. Tamamem yok edemeyiz ancak büyük ölçüde belini kırabiliriz bu negatif özelliğin.
Eğer yöneticiler rüşvet yemeyip kendi ülkeleri için çalışırlarsa.
Açgözlülük terbiye edilirse insanlar başka ülkelere kaçmak yerine kendi ülkesine kalır ve bir insan gücü kaybedilmemiş olur. İnsan gücü = ülkenin gücü.
O yüzden şahsi fikrime göre sistemlerde ilk çözülmesi gereken şey nasıl oy verildiği, parasal sistemin nasıl işlediği falan değil yönetime gelen insanların gerçekten ülke için çalışmak amacıyla o ünvana sahip olmak istediğinden emin olmak.
Çünkü son kez tekrarlamak gerekirse en mükemmel sistemi bile getirseniz sadakatsiz bir adam geri kalan herkesi tehlikeye atabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder