1 Mayıs 2021 Cumartesi

Durumsal Depresyon mu Klinik Depresyon mu?

Çağımızın en yaygın problemlerinden biri olan depresyonu yaşamayan bir kişi görmedim hayatımda. Kendim de dahil. 

Nedense herkes bir depresyon sürecinden geçmiş olduğunu ve gerçekten çok zor bir süreç olduğunu düşünüyor. Ve yine kendim de dahil.

Yalnız gariptir ki çoğu kişi hayatlarında bir değil birden çok depresyon safhası geçirdiklerini söylüyorlar. Hatta pek çok kere. 

Neler olduğu sorulduğunda tahmin etmekte hiç güçlük çekmeyeceğiniz sebepler sunuyorlar: Ailevi problemler, bir arkadaşın ihaneti, aldatılma veya ayrılış, birisinin ölümü, monotonluk, başkalarının hayatını kıskanma, yetersiz hissetme falan. 

Şimdi burayı elimden geldiği kadar iyi açıklamaya çalışacağım.

Diyelim hayatınızda A problemi olduğu için depresyona girdiğinize inanıyorsunuz. Canınız sıkkın, sinirlisiniz, moraliniz bozuk, dışarı çıkmak istemiyorsunuz, yemeden içmeden kesildiniz ve başka bir yığın garip davranış sergiliyorsunuz. 

O zaman söyleyebilir miyiz ki bu A problemi çözüldüğü zaman tekrar eski halinize geleceksiniz? Çünkü sorun çözülmüş olacak. 

Tabii ki diyebiliriz. Çünkü bunun ismi "Durumsal" depresyon. 

Durumsal depresyonun isminden de anlaşılacağı üzere bir sebebe bağlı olan depresyon çeşididir. Bir problem veya bir kayıp olduğu zaman insan üzülür ve duygusal gerilimi çeşitli şekillerde vücuduna ve davranışlarına yansır.

Eğer "Ben annemi kaybettim, o yüzden depresyondayım. Bunun sebebini nasıl ortadan kaldıracağız ulan beyin yoksunu herif?" diyorsanız ölümü çözmenin yolu öleni geri getirmek değil ölümünü kabul etmektir derim. Çözümler bazen aksiyonu değil sadece farklı bir bakış açısını gerektirir. 

Fakat asıl problem (ki bu gerçekten büyük bir problem) "Klinik" veya diğer ismiyle "Majör" depresyondur. 

Bu tür depresyon belki bir sebepten ötürü tetiklenmiş olsa da sorun şurdadır: Sebep ortadan kaldırıldığı zaman da devam eder. Klinik destek şarttır. 

Durumsal depresyonda sebep ortadan kalktığı zaman sorunun gitmesinden dolayı insanın mutlu olmasına hatta sevinçten havalara uçmasına sebep olabilir. Sorun çözüldüğü saniye insan eski halinden bile daha mutlu olabilir. Fakat Klinik depresyon çok daha tehlikelidir. İlk belirtiler demin bahsettiklerimle aynı olsalar bile insanlar bunun üzerine gitmezse belirtiler uzun vade içerisinde mental olarak kalıcı hasarlar bırakabilir ve çok daha ciddi hastalıklara yol açabilir. Kişilik bölünmesi, şizofreni, bipolar bozukluk bunlardan sadece bir kaç tanesi. Korkutucu değil mi? 

Ancak biz bir şeye üzülüp moralimiz bozulduğu zaman hemen depresyona girip rakı masası kuruyoruz. (Rakı masası kurmak için bahane kurmada birinciyiz ve bu içimi gururla mı dolduruyor yoksa kafamı mı karıştırıyor emin değilim) 

Bu iki ayrı şeyin tanımını yapmamın bir sebebi de genellikle Klinik depresyonla yaşamaya alışan insanların farklı bir depresyon geliştirmeleri:

"Gülümseyen depresyon". 

Yani dışarıya gülümserken kendi içinde ortalığı bir AK47 ile taramayı veya akşam kendi bileklerini kesmeden önce son yemeğinin ne olacağını planlama potansiyeli olan kişi. 

Bu kişiler kimseye depresyonda olduklarını belli etmezler çünkü onunla o kadar uzun süredir yaşamışlardır ki artık ev arkadaşı gibi birbirlerine uyum sağlayıp karakterlerini ona göre ayarlamışlardır. Toplum içinde üzüntüleri belli etmek karışık tepkilere sebep olduğu için dışarıya bir rol kesmeyi uzun süreli tecrübeleri sayesinde çok iyi öğrenmişlerdir. Hele hele kişi kendini çok ifade edemeyen biriyse bu durumdan muzdarip olma potansiyeli çok yüksektir. 

O yüzden çevrenizdekilere dikkat edin. En yakınınızda bile böyle bir şey olabilir fakat kendinize odaklanırken başkalarını dinlemiyorsanız ruhunuz duymayabilir. 

Kısaca depresyon düşündüğümüzden daha büyük bir sorun fakat tam anlamını bilemiyoruz. Eğer bir sebepten ötürü üzüntü yaşıyorsak bunun üzerine gidip çözerek veya bu durumu değiştiremeyeceğimizle yüzleşerek daha gelişmiş bir birey olabiliriz. Ancak hayat güzel olsa da ne kadar arasak bile bir sebep olmamasına rağmen tekrar tekrar depresyon belirtileri gösteriyorsak belki de bir desteğe ihtiyacımız vardır.

Fakat bilin bakalım karşımıza bu sefer ne problem çıkıyor?

Psikologlar. (Sinsice gülümser) 

Sıradaki yazım psikologlara destek almak için gidip ellerine bir poşet dolusu anti depresan sıkıştırılıp yollanan bütün insanlara gelsin. 

Holywood Filmlerinde Tarihin Yeniden Yazılışı

Tam şu an en çok bilinen Vietnam filmlerinden "Avcı" filmini izliyordum ve gerçekten artık hep merak ettiğim bir şeyi buraya dökmek istiyorum:

Yahu gerçek hayatta Vietnam'a saldıran Amerika'ydı. Neden bu filmlerde kötü adam Vietnam askerleri oluyor da Amerikan askerleri kahraman gibi gösteriliyor?

Benim bildiğim filmlerde kötü adamlar iyilerden her zaman daha güçlü olur. Burada ise durum tamamen zıt. Vietnam savaşında Amerikalılar düşmanlarına karşı o kadar fazla sayıda ve teknolojik olarak öndeydi ki eğer arazi avantajı olmasaydı ortada Vietnam askeri diye bir şey kalmazdı.

Napalm bombaları ormanları küle çevirirken ve psikolojik olarak baskı yapmak için radyolardan kaydettikleri korktucu sesleri çalarak Vietnam askerlerine ormanda hayaletler olduğuna inandırmaya çalışan Amerikalılara karşı düşmanlarının ellerinde ev yapımı silahlar ve ormanda kullanabilecekleri gerilla taktikleri vardı.

Şimdiye kadar izlediğim filmlerin kaç tanesinde iyi adam kötü adamı gücü yerine aklını kullanarak yenmiştir hatırlamıyorum bile.

Bunu okuyan birisi "Vietnam içinde Komunizm yayılmasın ki oradan bütün Avrupa bölgesine sıçramasın diye Amerika saldırıya geçti." diyebilir. Evet doğru Amerika bilindiği kadarıyla o amaçla saldırıya geçti. 

Komunist misiniz, Kapitalist misiniz nesiniz bilemem. Bildiğim bir şey varsa o da dünyada kendi yönetim şekillerini insanlar toplumlarda çoğunluğa göre seçiyor. Amerika'nın dediğine göre değil. En azından öyle olmamalı diye düşünüyorum. Haksız mıyım? 

Kendi iradesini zorla başkalarına dikte edene faşist denir. Fakat bu ismi nedense genelde liderler kendi halkını bir şey yapmaya dikte ettiği zaman kullanıyoruz, başka ülkelere yapınca sorun olmuyor. O da garip bir durum.

Yani anlayacağınız gerçek hayatta Amerikan askerleri Vietnam savaşında bir filmde olan kötü adam kriterlerinin hepsine tam uyuyordu.

* Amerikan askerleri Vietnamlılardan daha güçlüydü.

*Amerikan askerleri saldıran taraftı.

*Amerikan askerleri kendi fikir ve ideallerini iyi adamlara zorla kabul ettirmeye çalışıyorlardı. 

*Amerikan askerleri düşmanlarının her saldırısına karşılık verebilecek teknolojiye sahipti. 

*Amerikan askerleri Vietnamlıların zayıf yönlerini içten dışa gayet iyi biliyordu. 

Tam bir Amerikan propagandası olsa da çok sevdiğim "Rocky 4" filminde Amerikan boksörün Rus boksörden daha zayıf olmasına rağmen kazanması ile gerçek hayatta olanın tam tersi olması da Holywood'un ayrı bir ikiyüzlülüğü. 

Şu an Avcı filminde savaşta yaşadıkları yüzünden travma sonrası stres bozukluğu yaşayan bir Amerikan askerini gösteriyorlar. Şimdi halkının devasa bir kısmı, çocukları, anneleri, babaları sırf dünyanın öbür ucunda bir grup insanın ideolojinizi beğenmediği için öldüğünü düşünün. Vietnamlılar acaba bu durumdan üzülmüş ve savaş sonrası psikolojik sıkıntılar çekmişler midir? Sanmıyorum. Filmlerde sadece Amerikanlar öyle durumlara düşüyor çünkü. Gerçek olmalı. 

Bu arada savaşı Vietnamlılar kazandı diye bilinse de askeri açıdan bakarsak bunun tamamen yanlış olduğundan emin olabilirsiniz. 50.000 - 60.000  Amerikana karşı tahmini 1.100.000 Vietnamlının ölmesi bence pek zafer sayılmaz. Politik olarak ise o dönemin Amerikan liderleri bir halt beceremediği için savaş tamamen boşuna yapılmış oldu. 

Yani Amerikalılar bir hiç uğruna sivil falan dinlemeden kan döktü. 

Ama şu an filme bakıp önceden izlediğim filmeri hatırlayınca tek aklıma gelen Amerikan askerlerinin nasıl kahramanca savaştıkları. Vietnamlıların nasıl vahşi yaratıklar oldukları. Amerikan askerlerinin memleketlerine döndüklerinde nasıl depresyona girip topluma ayak uyduramadıkları.

Önceden bu konuyla ilgili araştırma yapmıştım ve dikkatimi çeken şey Amerikalıların nasıl kandırılmış olduğuydu.

Vietnam içerisinde nasıl gereksiz yere kendi insanlarının canlarının çöpe atıldığını hatırlamak yerine çok büyük bir kısmı onların nasıl kahramanlıklar yaptığını ve savaşa gitme emrini veren liderlerinin cesaretini düşünüyorlardı. Bu durum inanın bana hala böyle ve aynısı Afganistan için de oluyor. Acaba bu "biz iyi adamız onlar kötü adam" mentalitesi filmlerin yıllarca zaten düşünmemesi için her türlü çaba gösterilen Amerikan halkının mental yapısını değiştirmesinden dolayı olabilir mi? 

Gerçek şu ki savaşta iyi adam kötü adam yoktur. Buna can gönülden inanıyorum. 

Tatlı gelir yaşamayana savaş. 
-Desiderius Erasmus

Fakat tarihin zaferi kazananlar tarafından yazılıp değiştirilmesi de kabul edemeyeceğim bir şey. Bu yalanlar sayesinde insanlığa bir fayda getirseler neyse diyeceğim, bunu sadece çıkarları için yapıyorlar. 

Çünkü tarih olabilecek en iyi propaganda araçlarından birisidir. Düşman bir ülkenin tarihsel figürleri yozlaştırılıp haklarında olan bilgiler değiştirilerek insanların fikirleri bölünebilir ve o ülke içinde kutuplaştırma yaratılabilir, başka bir ülkeye saldırmak isteyen bir yönetici kendi halkında o ülkeye karşı nefret oluşturup gönüllü asker sayısını arttırma amacıyla da kullanabilir. 

Ve bir yalanı tekrar tekrar söylerseniz eninde sonunda kabul edilir. O yüzden Holywood'da aşırı ender olarak istisnalar olsa da (Müfreze filmi gibi) genel olarak böyle şeylerin objektif bir gözle yapıldığını görme fırsatını vermiyorlar insanlara. 

Sonunda Amerikalıların iyi adam Vietnamlıların kötü adam olduğu yalanı gerçek oldu. Tarih saptırıldı. 

Bravo insanlık. Yine kendini kandırmayı ve gerçeklerle yüzleşmek yerine rüya görmeyi tercih ettin. 

Şimdi sadece hayal edin Holywood ilk filmini yaptığı 1910 yılından beri kaç tane gerçeği yeni bir gerçekle değiştirdi. 

30 Nisan 2021 Cuma

Güçlü İnsan Kimdir?

Güç kavramı çok ilginç bir şey çünkü çok fazla kategoriye girebiliyor gerçekten.

İnsanların bir kısmı güç para ile kazanılır diye düşünüyor. Kimisi mal mülk sahibi olmakla ve kimisi güzel veya yakışıklı bir sevgiliye, eşe sahip olmakla güç kazanılır diyor. Veya çok insan tanıyan kişinin güçlü olduğu söyleniyor. Bazıları ise çok okumuş ve bir sürü diploması olanın güce sahip olduğunu savunuyor. Kimi kültürler gerçek anlamda silaha sahip olmanın güç olduğunu söylüyor. 

Şahsi fikrim gerçek gücün bunların hiç biri olmadığıdır. 

Çünkü dikkat ederseniz verdiğim örneklerin her biri güçlü olmak için dışarıdan bir kaynağa bel bağlamaktan ibarettir. 

Bu ne demek oluyor farkında mısınız? 

Bir askerin inanılmaz iyi tabanca kullandığını düşünün. O kadar ki John Wick, Chris Kyle falan yanında halt yesin yani asla ıskalamayan birisi olsun. 

Karşısına da bir rakip çıksın fakat bu rakibin silahı falan olmasın. Sizin benim gibi sıradan birisi olsun. Şimdi de kafanızda ikisini de büyük bir araziye kapatın ve onlara birbirlerini öldürmek için 5 gün verin. 

Asker arazide gezinirken silahını bir şekilde kaybetse ve diğer adam ile karşı karşıya gelseler aralarında güç olarak bir fark kalmış olur muydu? 

Tabii ki hayır. Unutmayın asker olan karakterin tabancayı çok iyi kullanması dışında diğer insanlardan farkı yoktu diye farz ettik. 

Demek oluyor ki güç aslında silahtaydı ve asker ona bel bağladığı için düşmanları onu alt edebildi. Eğer "Zaten çok iyi silah kullanıyorum, başka bir şey öğrenmeme ne gerek var ki? Düşmanlarım daha bana yaklaşamadan kafalarına mermiyi yiyecek sonuçta." diye düşünmeyip kendine bir şeyler katsaydı bu durumda olmazdı. 

Bu gerçek hayatta da böyle. 

Martin Scorsese filmlerinde hikayelerin büyük bir kısmı ana karakterin fakirlikten zenginliğe yükselip sonra tekrar başladıkları yere dönmeleri ile sonuçlanır. Karakterler ne kadar paraya sahip olsalar da işledikleri suçları paraları ile örterken sonunda kasaları boşalıp bir kuruşları kalmadığı an polis onları içeriye atar. 

Çünkü bu geneli gerçek insanlardan esinlenmiş karakterler güçlü olup ayakta durabilmek için paraya bel bağlamışlardır. 

Ve paraya erişimleri kalmadığı an güçsüzlüklerinden dolayı tekrar başladıkları yere dönmüşlerdir. 

Üstüne üstlük eski günlere tekrar başa döndükleri için düştükleri duruma üzülüyorlar da karakterler. Bunun anlamı ne peki? Mutlu olmak için zengin bir sosyete hayatına bel bağlamak. 

Benim fikrime göre güç dediğimiz şey insanın anadan doğma haliyle bıraktığınız zaman, hiç bir araç gereçe erişimi olmadan yapabildiği yetenekler, sahip olduğu özelliklerdir. Fiziksel özellikler buna katılamaz çünkü görünüşümüzü kazanmak için bir çaba harcamadık. 

Örneğin bir milyoner ele alın. O kişiyi parasından, malından mülkünden ve süslü püslü kıyafetlerinden koparınca geriye kalan kişide ne varsa onlar güç olarak sayılmalıdır. 

Bu milyonerin bütün parası gittiği zaman kafasını kullanarak tekrar düştüğü yere geri dönebilme yeteneğine sahip mi? Asıl önemli olan o. 

Herhangi bir şeye bel bağlayıp sonra ona güç demek saçmalıktan ibaret. Bu bir kadının makyajsız kendisini güzel bulmaması üzerine sürekli makyaj yaparak kendisine güzel olduğunu kabul ettirme çabasından başka bir şey değil diye düşünüyorum. 

Güçlü bir insan kendi gücünü yeterli bulur ve başka bir şeyi kullansa bile ona bel bağlamaktan kaçınır. Eline bir silah geçerse bu silah olmadan da hayatta kalabilmeyi öğrenecek kadar geniş düşünür. 

Hayatın ona yolladığı zorluk ve kolaylıklara çok kafa yormaz ve kafasına bir hedef koyduysa ona doğru ilerler, sonunda başarıp başaramaması çok da önemli değildir. Çünkü sonuca bel bağlamak onun mutluluğunu hedefinin eline altın tepside verecektir. Eğer hedefini gerçekleştirebilirse mutlu olacak, gerçekleştiremezse mutsuz olacak yani. 

Kim bunu ister ki? 

O yüzden bel bağlamak düşündüğümüzden bile daha az belirgin olabilir. Aile dahil başka insanların yardımı, nesneler, topluluklar, o, bu, şu yanınızda ne varsa o olmadan da hayatı idame ettirebilmek güçtür. İnsan tek başına bir bütünün içine doğdu ve ölürken tek ölüp tekliğe doğacaktır. 

Arada kalan kısım ise size bağlı. Ayakları üstünde durabilmek mi yoksa başka kişilerin kollarınızdan tutup size yaşlı bir adammışsınız gibi yardım edip durmalarını mı tercih edersiniz? 

İşte bu yüzden hiç bir şey ve hiç kimse olmadan sonuçlardan bağımsız olarak yürüyebilen kişi bana göre gelmiş geçmiş en güçlü insanlardan biridir. 



29 Nisan 2021 Perşembe

Yardımseverliğe Farklı Bir Bakış Açısı

Hiç birisine yardım ederken bu yardımın kötü sonuçlar doğuracağını düşündünüz mü? 

Mesela sokakta bir dilenci gördünüz ve ona para verdiniz, aklınıza bu paranın belki de uyuşturucuya gideceğini düşündünüz mü? 

İşte bugün öyle bir şeyden bahsetmeyeceğim.

Bu sefer ki başka bir konu. Benzer fakat sanırım farklı bir kategoriye konulacak türden. 

Farz edelim ki birisi sizden herhangi bir konuda yardım istedi. Ve bu kişi sizin gerçekten çok sevdiğiniz bir arkadaş olsun can ciğersiniz falan hani. Arkadaşınızın istediği yardımı halletmek için hemen işe koyuluyorsunuz. Sonunda halledip onu çok mutlu ediyorsunuz.

Aranızda geçen diyalogda bir cümle fark ediyorsunuz. 

"Sen olmasaydın ne yapacaktım bilmiyorum." 

Şimdi burada bir duralım. Arkadaşınız size yukarıdaki cümleyi söyledi. İnsanlığın bir sorun çıktığı zaman büyüme ve gelişme gösterdiğini biliyoruz değil mi? Eğer örneklerini istiyorsanız "İzolasyon ve Mücadele" yazımın ortalarında savaşlardan verdiğim örneklere bakabilirsiniz.

İşte arkadaşınız da sizden yardım istemeden önce tam olarak o durumdaydı. Bir zorlukla tek başına yüzleşip bu zorluğu yenerek veya yenilerek tecrübe kazanacaktı. Öğrenip durumdan ders çıkaracaktı. Siz ondan bu fırsatı aldınız ve değersizleştirdiniz.

Eğer ki bu arkadaşınıza yardım ederseniz ve konu gerçekten kritik değilse onu belki iki gün sonra hatırlamayacağı bir durumdan kurtarmış olacaksınız. Bu yardımın anısı bilinçaltına karışmış gitmiş, anılar denizinde boğulmuş bir başka su damlacığı olacak ve hatırlanmayacak.

Fakat siz, bu kişinin gerçek arkadaşı olarak ona eğer uğraşırsa tek başına başarma potansiyeli olduğu bir mücadeleyle yüzleşme fırsatı verirseniz belki bütün hayatı boyunca onu ileride siz olmadığınız zaman karşılaşacağı zorluklara karşı koruyacak bir ders öğrenecek.

Bu bakış açısıyla bakarsak insanlar etrafta yardım isteyen kişilere gözü kapalı hemen yardım ederse ne olur düşündünüz mü? Gelişim yoksunu insanlar. 

İlkokulda bir çeşit şiir dinletisi için gereken kıyafetleri getirmediğim zaman babamı yardım etmesi için öğretmenin telefonundan aradığımda bana "senin sorumluluğundu, getirseydin" diyip kapatmıştı. O zaman ona ne kadar sinirlendiğimi size kelimelerle tarif edemem. Herkesin içinde bir tek ben sıkıntı çıkarmıştım ve benim yüzümden bir yığın değişiklik olmuştu.

Babam bunu bu amaçla mı yapmıştı bilmiyorum fakat ne hikmettir ki o zamandan bugüne kadar neredeyse hiç önemli bir günde önemli bir şeyi unutmadım. İhtiyacım olacak şeyleri çok önceden hazır tutmayı öğrendim çünkü.

Bu çok ufak bir örnek fakat eğer babam o gün bana gereken kıyafetleri işinden kalkıp getirseydi ve belki ben bugün hayal meyal hatırladığım insanların içinde o utancı yaşamasaydım yarın öbür gün üniversite sınavına giderken evraklarımdan birini unutacaktım ve hayatımın bir yılını çöpe atacaktım. 

Hangisi daha iyi?

Bu yüzden sırf ahlaklı olmak için veya sevap olsun diye iyilik etmek yerine belki de daha uzun vadeli iyiliği yapmak için bugün iyilik yapmayı reddetmeliyizdir. 

Kim bilir? 

Hak Edilmeyen Övgü ve Çocuklarda Sahte Özgüven

Ergenliğimin ortalarına kadar falan ne kadar özgüvenli hissettiğimi hiç unutamıyorum. Sanki dünyaları feth edebilirdim. Hatta abartmıyorum mesela atıyorum araba sürmek olsun, o günlerdeyken elime bir araba verseler içgüdüsel olarak kullanmayı 5 dakikada sökeceğimi düşünürdüm. Hocaya falan ihtiyacım yoktu.

Sonradan öğrendim ki buna cahil cesareti deniyormuş. Pek çok kez kendime sormuştum neden o zaman olduğu gibi sürekli kokain çekmişcesine bir özgüven ve dünyayı İskender gibi fethetmiş havası yok bende diye.

Meğer problem sadece bende değilmiş. Aslında hepimiz annelerimizin övgüleri ile kandırılmışız ve şu an olan nesil daha bile kötü bir şekilde kandırılıyormuş. 

Maalesef ki günümüzde çocukların hepsine onlara özel oldukları hissini vermek için ne kadar yetenekli ve zeki oldukları söyleniyor. Her fırsatta kabiliyetlerinin nasıl üst düzeyde oldukları hatırlatılıp bir gün şöyle zengin olacaklarını ve böyle dünyayı fethedeceklerini söylüyor anne ve babaları. 

Üstelik çocuğun bu cümleleri duymak için yapması gereken tek şey varolmak. Herhangi bir şey yapmak zorunda değil. 2 hafta duş almayıp odasından çıkmayarak sadece bilgisayar oyunlarına gömülse bile annesi tarafından övülerek göklere çıkarılacak çocuklar var dünyada. 

Özellikle merak eden ve üçüncü şahıstan bakıp analiz edenler haricinde hiç kimse bunun çocuğa bir faydası olup olmadığını da sorgulamıyor ayrıca. Olayın gerçeği şu: Anne ve babalar bu övgüleri yağdırırken çocuklarına "özgüven kazandırma" adı veya başka bir bahane altında aslında kendi kendilerine iyi hissetmeye çalışıyorlar. Fark bile etmeden. Bütün hepsi zavallıca bir mastürbasyondan ibaret. 

Kendileri asla kabul etmezler ancak çocukları dolayısıyla kendilerini iyi hissetmek isteyen bir bireydir o anne ve baba sadece. Verdikleri zararın farkına bile varamayacak kadar düşüncesizdirler ayrıca. 

Çocuk kendisini deneme ve yanılma yoluyla keşfeder. Bir şeyi denemeden yeteneklerini keşfetmesi mümkün değildir. Bu harekete geçip bir şeyler yapma hevesi de çocuğun ailesine kendisini kanıtlama ve gurur duydurtma isteği ile ateşlenir. Otorite figürü olarak gördüğü anne ve babasına gurur hissi yaşattırmak ister çocuk. Fakat çocuğa hak etmediği övgüyü vererek çocuğun kendisini kanıtlama ihtiyacını daha hiç bir şey yapmadan karşılamış olur aile. 

En ama en nefret ettiğim de günümüzde hemen hemen bütün aileler çocuklarına sanki diğer ailelerin hepsi de demiyormuş gibi "zeki ama çalışmıyor" gibi hem üzmeyen hem de kendi kendisini öven zavallı bir cümle kullanıyorlar. 

Önceden de bu durumun tam tersi yine uç bir nokta vardı. Anne ve babalar en büyük başarılar haricinde hiç bir şey için çocuklarını onaylamıyorlardı. Her zaman olduğu gibi dengesizlik toplumu oradan oraya vuruyor. 

Şimdilerde ise etrafıma bakınıyorum ve neredeyse gördüğüm her çocuk hak etmedikleri övgüleri özgürce çevresinden alıyor. Bunun sonuçları ileride kendisini çok acı gösterecek bakın şimdiden yazıyorum.

Eğer böyle büyütülen kişiler bu durumlarla ve gerçeklerle yüzleşmezlerse oluşabilecek potansiyel sonuçlar olarak aklıma şunlar geliyor:

1- İnsanların özgüvenleri sahte olacak. Bir şey başarmadan kazandıkları içi boş özgüven tecrübesizlik ve ne söylediğini bilmeme ile birleşince ortaya kibirli ve aptal insanları çıkaracak.

2- İnsanlar ilgiye daha da muhtaç olacak. Şu an zaten öyleyiz fakat bu giderek artacak çünkü çocuklara verilen hak edilmeyen ilgi eninde sonunda çocuk topluma girdiği zaman kesilecek veya azalacak. Bu ilgiyi tekrar toplamak için fark bile etmeden belki bütün ömürlerini harcayacaklar. Abartmıyorum. 

3- Tembel insanlar çoğalacak. Bütün çocukluğu boyunca oturduğu yerden ailesinden ilgiyi alarak beynine her gün dopamin yollamış çocuk sizce çalışarak bir şeyler elde etmeyi ve mutlu olmayı sonradan ne kadar etkili bir şekilde öğrenebilir? 

4- Bu tür insanların mücadele gücü az olacak. Zorluklara göğüs germe kapasiteleri az olacak çünkü hak edilmeyen övgülerin yanında bir de çocuğun yaptığı hataların örtülmesi var. Hataların hata olduğu belirtilip çocuğa öğretilmemesi ve her şeye "o çocuk ya olur öyle şeyler" denmesi çocuğun ileride bir konuda başarısız olduğunda ve bu başarısızlık aileleri kadar merhametli olmayan iş verenleri tarafından yüzlerine vurulduğunda nasıl tepki verecekler diye düşünüyorsunuz? Tabii ki bir çocuk gibi bir köşede olayın geçmesini bekleyerek. 

Olaylara göğüs gerip gerçekten kendine güvenen birisi gibi hatasını kabul etmek yerine izolasyonu tercih ederek. 

Aile yapısında çocuklara ilgi göstermenin faydası sayılamayacak kadar çok fazla. Ancak çocuğun ona düzenli olarak çok küçük bile olsa meydan okuyacak bir otorite figürünü görmesi gereklidir. Bu çocuğu pısırık yapmaz tam aksine cesaretlendirirken sınırları bilmeyi öğretir. 

Bir çocuğun size bir bardak su getirmesi bile onun için bir tecrübedir. Bu tecrübe sizin ona yönelttiğiniz başka küçük rekabet ve zorluklardan gelen tecrübelerle birleşip büyüyüp yarın belki de o çocuğun yetişkin haliyle dünyayı dönüştürebilecek birisine çevirecek. 

Bu yüzden yarın yapacağı bir mücadeleye hazır olması için kişiyi eğitip sözle teşvik etmek yerine onun zaten mücadeleyi rahatlıkla kazanabileceği illüzyonunu verirseniz iyilik değil tam tersine kötülük etmiş olursunuz.

Övgüleriniz ucuz değil hak edilmiş olsun. 

28 Nisan 2021 Çarşamba

Demokrasi'ye Biraz Meritokrasi

Meritokrasi yönetimle ilgili yerlere o işi en iyi yapan üstün yetenekli kişilerin kayırma olmadan getirilmesi gerektiğini savunan yönetim şeklidir.

Doğru bir şekilde kullanılması ve gerçek hayata geçirilmesi hemen hemen imkansız gibi bir şeydir günümüzde. Bunun sebebi seçme hakkını insanlardan geri almasıdır ve böyle bir dönemde eğer büyük devletlerden birisiyseniz bu çok çok çok zordur. Sizin kendi halkınız demokrasiyi istemese başka bir ülke özgürlük getiriyoruz burada diktatörlük var diyerek topraklarınıza milyon tane asker yollayıp yönetimi ele geçirir (bunu genelde hangi ülkenin yaptığını söylememe bile gerek yok).

Fakat düşünüyordum da sanki Demokrasiyi tamamem değiştirmek yerine içerisine Meritokrasi elementlerini yerleştirsek çok da fena olmaz.

Demokrasi çoğunluğun istediğinin olmasıdır. Verilebilecek en basit cevap budur. Hatta  kendimizi kandırmayı ve gelmiş geçmiş en ileri çağda olduğumuz övüntülerini kenara atarsak rahatlıkla söyleyebiliriz ki Demokrasi bir popülarite yarışmasıdır. Kötü bir şey olduğunu söylemiyorum ancak bu böyledir.

"Demokrasi'nin Seslendirilmeyen Eksikliği" isimli yazımda bu yönetim şeklinin nasıl çok kötü bir yola sapabileceğinden bahsetmiştim. Orada da geçen bir şeyi tekrar hatırlatmak istiyorum. Karizmatik ve insanların içindeki şevk ateşini yakabilen fakat içten içe nefret dolu kişilikler kendilerini sadece görünüşe bakıp detaylara aldırış etmeyen halka iyi gösterirlerse ve yönetime gelirlerse ne olur?

Bunun cevabını zaten biliyoruz: Kaos ve savaşlar, soykırımlar, milyonlarca gereksiz can kaybı, hakların ortadan kalkışı, kalıcı zararlar, silinmeyecek kara lekeler. 

Peki bu sefer de soruyorum aslında içi bomboş olup, bir halttan anlamayıp kendilerini refahı arttıracak, herkesi mutluluğa eriştirecek ve damgasını tarihe vuracak kişi gibi gösteren birisi yönetime gelirse ne olur? 

Hayal bile edemiyorum. 

İşte burada Meritokrasi işin içine geliyor.

Fikrim şu: Neden herhangi bir yönetim pozisyonuna gelmek isteyen insanın zengin olması onların o işi yapıp yapamayacağından önce geliyor ki? Anlıyorum reklamını yapması için para gerekiyor fakat parayı adayın destekçileri de bağış yaparak yardımcı olabilir. 
Adayların yeni destekçilere ulaşması için belki de reklam için platformu devlet oluşturmalıdır. 

Devlet atıyorum Ekonomi Bakanlığı için bir yer açtıysa oraya sadece ekonomi geçmişi olan kişiler başvuracak ve o işin duayeni bilirkişiler tarafından en çok tecrübe ve başarıya sahip kişiler seçilecek ve finale kalacak. Sicilleri de temiz ise halkın önünde yol planlarını ve hedeflerini anlatmaları için bir televizyon programı yapacak ve tanıtıcı broşürler dağıtacak. Bilgiler açık ve net olacak. 

Böylelikle halk sadece gözlerini en iyi ısıran tip yerine gerçekten ne yapacakları ile ilgilendikleri kişilere destek vericek. Demin verdiğim örnekten devam edeyim mesela ekonomi ile alakası olmayan biri sırf ekonomistler ile arası iyi ve zamanında insanların çok konuşacağı bir ilişki yaşadığı için sosyal medyada trend oldu diye o bölüme giremeyecek (İnsanlar önceden en azından bir kere gördükleri şeyi tercih etmeye meyilli olduklarından dolayı reklamın iyisi kötüsü olmaz). Onun yerine ismi kimse tarafından bilinmese de işini çatır çatır yapan becerikli insanlar alınacak yalnızca. Ondan sonra kararını veren seçmen destek olarak para da bağışlar reklamını da yapar zaten. 

Böylelikle seçme hakkı hala halkta olacak fakat adaylar aday oldukları yere layık olduklarını kanıtlamak zorunda olacaklar. İki taraf da mutlu olmalı. 

YANİ BAKIN DİYORUM Kİ BİR KAFEDE VEYA BİR BERBERDE BİLE ÇALIŞACAK KİŞİYE TECRÜBEN VAR MI DİYE SORUYORLAR NEDEN BAŞKA İNSANLARIN BELKİ ÜLKELERİN HATTA BÜTÜN DÜNYANIN KADERİNİ ETKİLEYEBİLECEK YERLERE GİRECEK İNSANLARDA TECRÜBE ARAMAK YERİNE NE KADAR POPÜLER OLUP İYİ BİR İMAJ ÇİZDİKLERİNE BAKIYORSUNUZ ABİ HASTA MISINIZ SİZ BU SİSTEMİ KİM YAZDI ÇİZDİ

Pardon bir saniyeliğine kontrolü kaybettim. 

Bu yöntemin muhtarlık, kaymakamlık gibi ufak çaplı yönetimlerde işe yaraması zor fakat ülkeyi genel olarak ilgilendiren şeylerde yapılması veya en azından benzer bir yöntemim uygulanması fayda sağlar diye düşünüyorum.

Ayrıca halk olarak bize de biraz Meritokrasi lazım.

İnsanları teşvik edici olarak sadece işinin eri adaylar önümüze getirilse de oy verecek kişilerin de adayların giyim kuşamından çok geçmişine ve tecrübelerine bakmaları gerekli diye düşünüyorum.

Belki de böylelikle Demokrasi'nin seslendirilmeyen eksikliğinden bir nebze kurtulmuş oluruz. 


Sığ İnsanlar Yaratmaya Çalışan Bir Dünya ve Bunu İzleyen Bireyler

Şu an geriye bakıyorum da hayatımda ne zaman azıcık bile olsa entellektüel sayılabilecek bir muhabbet açılsa bu muhabbetlerin büyük bir kısmı eninde sonunda insanların kendileri için farklı bakış açıları ile düşünememesine geliyordu.

Bu tür kendilerine "entellektüel" diyen ve demek için yer arayan topluluk ve ortamları hiç sevemedim şimdiye kadar. Kasıntı ortamlar beni çok geriyor ve bu insanlar nedense sürekli İngiltere Kraliyet ailesinden falanmış gibi hareket ediyorlar. Uyum sağlamaya çalışsam da edineceğim bilgiyi edinip çıkmaya gayret ediyorum hep.

Ancak ne kadar sevmesem de itiraf edeyim bu insanların orijinallikten uzak nereye çekersen gider vaziyette oluşları benim de çok sinirimi bozuyordu. Dünyada çoğunluğun dediği olduğu için fikirleri nereye çeksen oraya gidecek insanlar tehlikelidir. Sosyopatların ne kadar iyi rol yaptığını ve ne kadar karizmatik oldukları düşünülünce bu daha da iyi anlaşılacaktır.

Yanlız sorun şurada: Bu entellektüellerin eleştirilerinin getirdiği bir çözüm yoktu. Sırf negatiflik ve kötülemeydi. Anladık çok kitap okudun çok öğrendin tamam ama bilginin yanında biraz ahlak ve dünya görüşünü de geliştirip dünyada başkalarını daha da iterek geçici bir serotonin salgısı hariç bir şey elde edemeyeceğini zaten biliyorsun, neden yapıyorsun?

Her neyse. Entellektüellere başka bir yazıda saldıracağım. Şimdilik konuya dönelim: Neden bu insanlar orijinallikten bu kadar uzak?

Düşündükten sonra bakıyorum da asıl soru şu olmalı: Dünya üzerinde nasıl hala orijinal insanlar var olabiliyor ?

5 yaşına kadar çocuklar çok çok farklı durumlarda hayatlarını sürdürüyorlar. Yaşadıkları yerler aynı olsa bile iletişim kurdukları insanlar ve iletişim kurma biçimleri değişiyor. Genetik olarak ailelerinden aldıkları özellikler farklı oluyor. İkiz bile olsalar mutlaka farklı oluyorlar. Aileleri çok yardımcı olmasa da en azından büyük çoğunluğu kalıcı bir hasar bırakmıyorlar. Çocukların bir şeyi içselleştirmesi için süreklilik ve tekrar gerekiyor. Sürekli olarak negatif etki eden bir şey olmadığı sürece çocuklar gayet güzel yetişirler. Dünyaya merakları giderek artar. 

Fakat bilin bakalım sonra ne olur?

Anaokulu eğitim sisteminde en iyi dönemlerden biri bana kalırsa. Öğrencilere baskı çok daha az ve yaratıcılıkları kısıtlanmıyor. Henüz.

Ve sadece bir yıl boyunca minik boyları sağolsun yürüyen çanta gibi görünen öğrenciler farklı karakterde yaşıtları ile karşılaşıyorlar. Toplumun temelleri ailede atılıyorsa ilk parçalar burada koyulmaya başlanıyor.

Ve sonra gelelim ilkokula... 

Öğrenci orijinal ve yaratıcı kişiliğine darbe üstüne darbe almaya başlar. 7/24 hava saldırısı altında kalır. Nasıl mı? Aynı renkte sıralarda, aynı renkte kıyafetler içinde, aynı kişiden gelen, rutin olarak verilen aynı tipte ödevler zorla yaptırılarak. Yaratıcılıklarını körüklemesi ve kişinin kendi bakış açısıyla bakma fikrini desteklemesi gereken sanat derslerine sadece gösteriş için önem verilerek. Müfredatta biz "sanata önem veriyoruz" imajı vermek amacıyla koyularak. Giydikleri kıyafetlerin, aksesuarın, saçlarının uzunluğunun veya taktıkları piercingin bile karışıldığı ortamda (bu görünüşle ilgili detaylar hiç bir öğrencinin ders notlarını aşırı değiştirecek bir etki yaratamaz) nasıl çocuklar kişiliklerini ve gittikleri yolun orijinalliğini koruyabilsinler?

Bu sadece başlangıç. Yıllar geçtikçe kurallar aynı şekilde tekrarlanıyor ve bir kaç yıl sonra çocuğa "sen artık büyüdün, onu yapma, çocuk gibi davranma, şununla ilgilenme sen çocuk musun?" gibi cümleler kullanan yetişkinler içlerinde kalan son merakı da yok etmiş oluyorlar. 

Zaten o yüzden üniversite çağına gelen kişiler genelde çok asi davranıyorlar ya. Nasıl davranmasınlar? Ağızlarını açsalar ceza yedikleri bir çocukluk geçirdiler. Fakat üniversite öğrencilerinin bile genellikle fark edemediği durum artık yıllar süren monoton ve kapalı eğitimden sonra büyük bir çoğunun nereye çekerseniz oraya gider vaziyet ve kafa yapısında olduğu. 

Üniversiteden çıkıp karakterlerine meydan okuyacak son şeyi yani farklı düşüncelere sahip kişilerle olan ortamı da kaybedince artık günümüzde hiç bir şeyde orijinal olmayan, varlığı yokluğu fark etmeyen birine dönüşür kişi. 

Sistem bu kadar orijinallik ve yaratıcılığa karşıyken halkı hep aynı oldukları için nasıl suçlayabiliriz? Bunu değiştirmek için bir çabada bulunduk mu da şikayet etme hakkımız var?

Sistem tam tersine yaratıcılık ve özgür düşünceyi destekleseydi o zaman orijinallikten uzak, sığ kişileri eleştirebilirdik. Ancak böyle insanı eleştireceğimize insana yön veren sistemi eleştirmek aklımıza gelmemişti.

İşin en üzücü kısmı da bu verdiğim örneklerin  daha hiç bir şey olmaması. O kadar çok yaratıcılığı kısıtlayan şey var ki dünyada şu izlediğim film bitene kadar yazmaya çalışsam bile yetmez. Ama siz vermek istediğim mesajı anladınız.

İnsanlar sığlaştı ve sıradanlaştı çünkü hala orijinalliğini koruyabilen kişiler ve kendisi için düşünebilen insanlar ellerini kollarını bağlayıp beklediler. Belki de başkalarını kötülemek yerine en azından bir şey yapmaya çalışsalardı böyle olmazdı. Gidin tek başınıza sistemi yıkın veya ülke kalkındırın demiyorum sadece bir kişiye dokunup onların toplum bilincinden çıkmasını sağlayın yeter. Siz zaten kendiniz değişmişsiniz, sırada başkaları var. İnsan nereden geldiğini unutmamalı değil mi?

Detaya inmek isterdim ama hem film izliyormuş taklidi yapıyorum hem de dün Türkçe cevap vermem gereken sınavda paragraflar dolusu bol incelikli İngilizce cevaplar yazdığım için dersten kalma ihtimalimi düşünüyorum. Belki de sınava kafanız yarı güzelken girmek mantıklı bir şey değildir. 

26 Nisan 2021 Pazartesi

Feminen ve Maskülen Enerjiyi Dengelemek

Evren içerisinde olan dualiteye hayranım.

Her şeyin ama her şeyin bir çifti var ve sanki hiç bir şey yalnız değil. Her varlığın bir zıttı veya eş anlamlısı yeterince araştırınca bulunabiliyor.

Buna şahsen "Hayatın Kafiyesi" diyorum genelde. Hayat şiir gibi demeyeceğim bana göre daha çok bir fıkra gibi ama kafiyeleri de eksik değil.

Evrende her şeyin bir karşılığı olduğu gibi insanın da bir karşılığı var.

İnsanda olan iki cinsiyet yine dualitenin basit ve en temel göstergesidir. Fakat nasıl ışık ve karanlık bir diğeri olmadan önemsiz kalıyorsa aynısı iki cinsiyet için de geçerlidir.

Bir cinsiyet diğer olmadan var olamaz.

Bunu okuyan hemen hemen herkes insanların varlığını sürdürebilmek ve yeni nesiller yetiştirebilmek için iki cinsiyete ihtiyaç duyduğunu düşünmüştür diye varsayıyorum fakat hayır bu gece çok daha başka bir şeyden bahsedeceğim kısaca.

Ki bildiğim kadarıyla laboratuvar ortamında cinsiyetleri anlamsız kılacak bir şekilde yapay döllenmiş yumurta üretme deneyleri de oldukça ileri bir seviyeye gelmiş durumda. O düşündüğünüz şey de yakın gelecekte ortadan kalkabilir haberiniz olsun.

Asıl bahsetmek istediğim şey her insanın içerisindeki feminen ve maskülen tarafların dengelenmesi.

Günümüzde ne çok kadın cinayeti haberi çıktı biliyorsunuz duymamak imkansız resmen. Bütün bu erkeklerde olan problemi anlamaya çalışırken pek çok klasik sonuca vardım. Kimisi ailesi tarafından sevilmemişti, kimisi uyuşturucudan kafayı yitirmişti, kimisi izlediği filmlerden gaza gelmişti falan filan. 

Yalnız haberler o kadar çok gelmeye başladı ki her gün sürekli bu konu aklıma geliyordu. Sonunda az önce saydığım ve gerçek olabilecek nedenlerin içine ilginç bir tane daha ekledim:

Erkeklerin içlerindeki maskülen enerjiyi feminen enerji ile dengeleyememeleri. 

Maskülen enerji ateşlidir, girişkendir ve feth etmek ister. Sahip olmak ve hükmetmek ister. Bir şeyleri himayesi altına almaktan hoşlanır ve daha fevridir. Yıllarca çeşitli oyuncaklar ve filmlerle askere gitmesi kolaylaşsın diye etkilenen erkek çocukları bütün bu propagandaya maruz kalmasa bile şiddet içerikli ve kalplerini zıplatan aktiviteler onları kendine çeker. Erkeklerde maskülen enerji doğal olarak daha fazladır. Aşırı maskülen enerji ise şiddetli ve yıkıcıdır. 

Feminen enerji ise çok daha dikkatli ve sakindir. Adımlarını dikkatli atar ve hisleri kuvvetlidir. Olayları ölçüp tartar ve öyle hareket eder. Feminen enerjisi doğal olarak daha yoğun olan kadınlar daha çocukken bile çevrelerindeki insanları daha iyi anlarlar. Erkek çocukları birbirleri ile boğuşurken kız çocukları çoktan sosyal dinamikleri izledikleri diziler ve takip ettikleri ünlüler sayesinde öğrenmeye başlamıştır. Feminen enerjinin aşırısı ise ağlak ve hiç bir adım atamayarak yerinde sayan insanlar yaratır. 

Peki bu adamlar neden evlendikleri veya boşandıkları kadınları bırakamıyorlardı? Neden kadının hayatını eline geçirip onu kontrol altında tutarak evlerinde himayeleri altında tutup yönetmek istiyorlardı? Neden onların kaderini feth edip avuçlarında tutmak istiyorlardı? Ve neden bunu beceremedikleri zaman kadınları çocuklarının gözleri önünde öldürecek kadar deliriyorlardı? 

Aşırı maskülen enerji. 

İçlerindeki fevri davranan deliyi sakinleştirecek duygusal zekası yüksek bir feminen enerji olmadığı için enerjilerinin negatif yönüne dönerek şiddete başvuruyorlardı. Kendi içlerinde dengeyi bulamamışlardı. 

Eğer dengeyi bulmuş bir erkek olsaydı hoşuna giden kadın için çabalar ve eğer ki onunla bir şey yaşayamayacağını anlarsa kendi yolunda yürümeye devam ederdi. Yolunun sonu o kadına çıkmazdı, kendi yolunda yürürken eşlik edecek birini arardı. Eğer işler yolunda gitmiyorsa şiddete başvurmak yerinen olaya empati ile yaklaşır ve çözüm getirmeyi denerdi. Olmayacağı gün gibi ortadaysa da kimseyi rahatsız etmezdi. 

Gelelim kadınlara. 

Günümüzdeki kadınlar toplumda çok daba belirgin ve etkili. Bu çok güzel. İnsanlık olarak nüfusun yarısı kadın olmasına rağmen şimdiye kadar o potansiyel kullanılmamış ve ne var ne yok erkekler uğraşmış. Eminim eğer kadınlar da yardım edebilseydi çok daha ileri seviyelerde olurduk. Daha çok insan = daha hızlı gelişim. 

Fakat hala kadınların çoğu yanlarındaki insana bağlı yaşıyor. Evlilikten bahsetmiyorum hayır, herhangi bir insana olan bağlılık. 

Kendi çocuğuna aşırı ötesi bağlanıyor ve tüm yaşam amacı o çocuk oluyor. Anne babasına o kadar bağlanıyor ki kendi kurduğu ailesini unutuyor. 2 haftadır tanıdığı erkeğe o kadar aşık oluyor ki her şeyi geride bırakıp onunla kaçıp gidiyor. Kendi yaşamının iplerini eline alamadığı için sürekli yanında birisinin olması gerekiyor. 

İşte bu da aşırı feminen enerji. 

Kadın bu feminen enerjiyi maskülen enerji ile dengelediği zaman kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenir fakat başkalarına karşı öfke saçan birine de dönmez. Empati yeteneğini kaybetmez. Hislerine güvenmekle birlikte körü körüne bağlanmaz. Ve başkalarına danıştıktan sonra kendi kararını yine kendi verir. Bir kölelik psikolojisi ile hayatını başkasına fırlatmaz. 

Erkek kendi içinde feminen enerjiyi dengelediğinde ve kadın kendi içinde maskülen enerjiyi dengelediğinde hayat çok daha güzel olacak. 

Bu arada aslında bu dengesizliklerin başka çeşitleri ve çok daha derin etkileri var ancak yarın vizelerim olduğu için vaktim yok malesef. Kopya hazırlamaktan anca yazmaya vakit kaldı. Bana şans dileyin :). 


25 Nisan 2021 Pazar

Neden Bazı İnsanlar Başka Fikirleri Kabullenemez ve Laftan Anlamazlar?

Fark ettim de yazılarımda sürekli insanların kendi fikirleri yerine çoğunluk ne düşünürse ona göre yaşadığını, ne kadar laf edilirse edilsin yine de laftan anlamadıklarından bahsediyorum. 

Saat 05:30. Belki de şimdi bunun sebebini araştırmak için güzel bir fırsattır. Birazdan gün ışıkları çıkmadan biraz kafa yoralım bakalım.

Filozofların bana göre efsanesi Nietzsche sürekli insanın toplumun baskı ve fikirlerinden uzak kalarak kendi kendine düşünmeyi öğrenmesi gerektiğini söylemiştir. Bunu tam olarak yapabilen kişi onun deyimi ile "üst insan" olabilmeye bir adım daha yakındır. Katılıyorum. Kişi bir birey olmak istiyorsa kendi objektif ve bağımsız fikirlerine sahip olmalıdır.

Hatta Nietzsche böyle bağımsız biri olmanın kişiye yalnızlık ve başka zorluklar getireceğini de söylemiştir. Fakat aynı zamanda kişinin kendisi olabilmesinin paha biçilemez ve her şeye değer olduğunu da eklemiştir.

Peki neden bu kadar insan çevresinin etkisinde kalıp oradan oraya bir yaprak gibi savruluyor? Hiç objektif düşüncelere sahip olamadan insanlar ne derse onu kabul ediyor? 

Üstüne üstlük neden bu insanlar çevrelerinde onları uyandırmaya çalışan onlarca insanın mevcudiyeti olsa bile yine akıllanmıyor ve hayatlarına biraz olsun esneklik getirip gelişimi göze alamıyorlar?

Küçükken çok korktuğum ve sadece bir kere yanımda yetişkim biri varken gece geçtiğim bir yol vardı. Alışkın olduğum ana yoldan uzak, fazla insanın bulunmadığı bir yol olduğu için asla oradan gitmezdim ve bu duruma gayet alışmıştım. Ne zaman ki ana yolun bitiminde uzanmış saldırgan köpekler gece kimse yokken üzerime doğru koşmaya başladılar, o zaman o yolu mecburiyetten de olsa seçmek zorunda kaldım. Kapkaranlık yolda 2 metre ötede ne olduğunu görmeden gidiyordum fakat rahatlıkla söyleyebilirim ki o yola girmek benim şu an bu yazıları yazıyor olabilmemin tek sebebi. 

İnsanlar da aynen böyle hep kullandıkları yoldan (düşünce tarzından) çıkıp başka bir yolu kullanmak istemezler çünkü o yolun tehlikeli olduğunu düşünürler. Şu an gittikleri yol onlar için tehlikeli olsa da ancak bıçak kemiğe dayandığı zaman başka bir yolu deneme fikrini ele alırlar. Hele hele işin içinde dogmatiklik varsa geçmiş olsun artık bir kutunun içinde hapis olmuşsunuz demektir. Boynunuza bıçak dayasalar bile fikirleriniz değişmez. 

Yalnız bu da başka bir soruyu ortaya çıkarıyor:

Neyden korkuyor ulan bu insanlar?

Amerika bağımsızlığını kazanmak için hem Avrupa ülkeleri ile hem de kendi içinde muhaliflerle savaşırken tahminlere göre 50.000 insan öldü. 

Cezayir özgür bir ülke olmak için Fransa'ya karşı savaş başlattı ve sonunda özgürlüğünü kazandı. 2 milyondan fazla insanın öldüğü tahmin ediliyor.

Hollanda 8 Yıl Savaşında İspanya'dan 2. Philip'e karşı baş kaldırıp düzeni yıkmaya çalışınca çıkan savaşta 100.000'den fazla kişi öldü. 

1808-1821 yılları arasında Meksikalı asiler kendi toprakları içinde yıllardır gücü elinde tutan İspanyollara karşı savaşarak bağımsızlıklarını kazandılar. 500.000 kadar insan öldü. 

Bir döngü fark etmişsinizdir belki. 

Ne zaman birileri yıllardır yaşadıkları düzene isyan edip yeni veya farklı bir şeyler getirmeye çalışsa ölüm ve uzun yıllar boyunca kaos, dengesizlik hakim oluyor. 

İnsan vücudu kendi içinde "homeostasis" denen bir rutin ile kendi içerisinde olan dengesizlikleri elinden gelen en iyi şekilde normal hale getirmeye çalışır. Mesela ateşiniz çıktığında hastalıktan dolayı bedeniniz içindeki ısıyı dışarıya atarak dengelemek için elinden geleni yapıyordur, kan şekeriniz çıktığında veya düştüğünde hemen beyin denge için alınması gereken besin sinyallerini yollar ve biz bunu "Canım çikolata çekti ya." gibi yorumlarız. Dışarısı soğuk olduğunda vücuda titreme gelmesinin sebebi beynin kaslara mesaj yollayarak titremelerini emretmesidir. Çünkü titreme hareketi dışarıdan gelen soğuğu kasların hareket ederek ürettiği ısıyla dengelemesidir. 

Böylesine denge ve düzen ile takıntılı bir bedene kısılı kalmış, zamanla onun şeklini almış insan bilinci sizce düzensizlik ve kaosa adım atabilir mi? 

Kendi rahatlarından vazgeçip bilinmeyen yolları tercih ederlerse bu iyi bir şekilde sonuçlanabilir fakat insanlar bir şeyi ilk kez denediğinde hemen hemen her zaman bir tehlike ile karşılaşmışlardır. 

Belki de bu insanlar o yüzden fikir ve düşüncelerini bir türlü değiştiremiyorlardır. Farklı düşünmenin getireceği inanç değişikliklerinin yaratacağı kaostan. 

Belki de başkalarından aldıkları inanç ve fikirler güvende olmalarını sağladığı için diğer insanları duymamazdan gelmeye devam ediyorlardır. 

Ayrıca korku belki de düşündüğümüzden çok daha derinlere işliyordur.

Fransız yazar Albert Camus hayatın "absürt" olduğunu düşünmüştür. Anlam olmayan bir hayatta anlam aramanın cevapsız bir sorunun cevabını koşturmaktan ibaret olduğunu öne sürmüştür ve ona göre de yaşamıştır.

"The literal meaning of life is whatever you're doing that prevents you from killing yourself." yani "Hayatın anlamı kendini öldürmeni engelleyen her ne ise odur." demiştir.

Acaba bu insanlar anlamsız bir hayatta fikirlerine olan inançlarını da kaybederlerse boşluğa düşüp umutsuzluk ve depresyon çukurunda boğularak intihar etmekten korkuyor olabilirler mi içten içe? 

Bu sorularla sizi başbaşa bırakıyor ve uykuya dalıyorum. 



Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...