15 Mayıs 2021 Cumartesi

Ülkelerden İnsanlara

Bir ara Hasan Sabbah ve haşhaşinlerin toplum tarafından aşırı ilgi odağı olduğu dönem vardı bundan bir kaç yıl önce.

Benim ilgim de bayağı önce, 11-12 yaşlarındayken halamın kitaplarına öylesine bakarken bir kaç yıl önce hayatını kaybeden tarihçi Bernard Lewis'in "Alamut Kalesi" kitabının kapağında bağımlısı olduğum bir bilgisayar oyununun ana karakterinin resminin kullanıldığını fark edince başlamıştı.

O konudan sonra zamanla amaçlarından sapan "Tapınakçı" grubunu okuduğum şeylerin yarısını anlamadan araştırmaya başlamıştım. Dürüst olmak gerekirse okumamın tek sebebi oyunda geçen karakterlerin bazılarının gerçek olduğunu öğrendiğim zaman gelen şok etkisiydi.

Aradan yıllar geçti ve bu kişilerin yaptıkları şeyleri neden yaptığını anlamlandırmak ve nasıl değiştiklerini saptamakla uğraşırken günümüze kadar geldim. Şu an okuduklarımı hatırlayınca dikkat ediyorum da toplumun düzeni temel olarak aynı olsa bile o kadar çok şey değişmişti ki.

Sanırım gün ışıklarının görülmeye başladığı bu sabahın beş buçuğunda biraz çözümlemeye başlayabilirim. 

Yüzyıllar önce sınırlar yoktu, insanlar hangi ülkenin sınırının tam olarak neresi olduğunu bilmiyordu. Ciddiyim, eğer bilinen yolların dışında dümdüz yürürseniz farklı bir ülkeye girebilirdiniz. Sınırlarda gezinen devriyeleri saymazsak vize falan da soran olmuyordu yani. Ha yakalanırsanız öldürülüyordunuz da o konu ayrı. 

Ancak insanların güvenlik ve ait olma hissine ihtiyacı vardı. O yüzden tanımadığınız birisine o günlerde soracağınız ilk soru nereli olduğuydu. Hangi ülkeden olduğu yani. 

Dünyayı ülkeler sarmıştı. Orta çağdan birinci dünya savaşı sıralarına kadar bu düzen böyle işledi. Ülke en önemlisiydi ve dünya içerisinde savaşlar, ticaretler, iletişimler yani genel olarak her türlü etkileşim ülkeler arasında olurdu. 

Eğer güçlü olmayan bir ülkedenseniz siz de güçlü olarak görülmezdiniz. Kültür ve bilim seviyesi ile övünebilen bir ülkeden değilseniz genelde barbar veya aşağılık gözüyle bakılırdınız. Makro olan mikronun da bir aynası gibiydi. 

Birinci dünya savaşı sonrası ise dengeler değişmeye başladı. Artık ülkeler varlıklarını sürdürseler de onlara yön veren farklı bir kavram yeterince güç toplamıştı. 

İdeolojiler. 

Milletler cemiyeti işi batırdığı için ikinci dünya savaşı ile dünya bir kere daha sarsılmışken daha insanlar nefes alamadan Amerika ve Rusya arasında savaş ihtimali ortaya çıkmıştı. 

Ondan sonra önceden zaten var olan ideolojileri artan okuma yazma oranları ve propagandanın silah olarak kullanılması ile çok daha hızlı bir şekilde sahiplenmeye başladı insanlar. 

O zamana kadar bu ideolojiler zaten vardı bakın altını çiziyorum ciddi anlamda. Ancak insanlar bu ideolojilerin varlığından haberdar bile değillerdi ki. 

Özellikle radyonun ve televizyonun icatı ile artık köyde kahvehanede oturup tek bir ekranı izleyebilen insanlar bile bu ideolojileri alttan alttan anlamaya başlıyorlardı. Ki zaten savaşlara odaklanma mecburiyeti yüzünden eğitimin götürülemediği yerlerde yaşayan, kendi düşünceleri sığ olan saf insanlar, onlara söylenilen her şeye inanıp, biraz bilgili hissedip gurur duymaya da hazır durumdaydılar. 

Bunlar ve daha pek çok sebebin etkisiyle farklı ideolojiler kendilerine bolca destekçi buldu. Ve önümüzdeki yıllar boyunca dünyayı ideolojiler yürüttü. 

Kapitalizm
Komunizm
Populizm (anlamı aşırı derecede kaymış olsa da halk için halk düşüncesini benimsemeye çalışan, kolayca kötüye kullanılacak ideoloji)  
Anarşizm
Radikalizm
Liberalizm
Marksizm
Konfesyonalizm (Laiklik olmayan devlet gibi) 
Faşizm
Sovyetizm 
Ekolojizm
Konservatizm (muhafazakarlık) 
Sosyalizm

Ve daha bunlar gibi onlarca "izm" diye biten ideoloji. 

İnsanlar araştırıp düşünmeye başladıkça kendi ideolojilerini de üretti ve ortaya çorbaya dönmüş bir dünya çıktı. 

Fakat bu ideolojiler ülkelerin hareketlerini kontrol ederken çok önceden, yaklaşık 1600 yılı civarında Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'ne Kraliçe Elizabeth'in desteği ile başlayan, ve ondan da önce 528 yılında kurulan Kongo Gumi isimli şirket gibilerinin (2006 yılına kadar tam 1428 yıl iş gören bir şirket bu) büyüme hızı katlanarak artıyordu. Şirketler bir konuda para kazandıkça para getirecek bir başka piyasaya el atıyor ve domino etkisi ile giderek güçleniyorlardı. 

Neredeyse bakkaldan sakız alsanız bu şirketlerin cebine para gidecek seviyeye gelinmişti artık. İnsanlar ideolojilerle debelene dursun, bu zenginleşen kişiler sürekli olarak geleceği olduğunu düşündükleri konulara yatırım yapıyorlar ve biraz yükselmeye başlayan kişileri daha yükselemeden aşağı düşürüyorlardı. 

Bana kalırsa 1930 yılında yani ideolojilerin hüküm sürmeye yeni yeni başladığı sıralarda özel şirketler de kendilerini çok belli etmeden işlerini yürütüyorlardı. 

Ve şu an tam da o durumdayız, bir grup milyarder ülke ve ideolojileri her yere uzanan kollarıyla kontrol ediyorlar. 

Merak etmeyin bunu insanlığın zenginlere köle olduğu tipik bir felaket senaryosuna veya komplo teorisine çevirmeyeceğim. 

Çünkü bu düzende bir şey daha fark ettim. 

Dikkat ettiniz mi düzen sürekli büyükten küçüğe doğru yavaş yavaş ilerliyor. 

Yani önce ülkeler vardı, pek çok insanın ve grubun tek bir çatı altına gelerek meydana getirdiği toplumlar. Sonra ideolojiler çıktı, bir ülke içerisinde en çok takipçisi olanın yani deyim yerindeyse yakıtı insan olan bölünmüş, birbirlerinden çok farklı fikirler. Ondan sonra ise fazla zenginleşmiş insanlar. 

Peki ya bundan sonra eninde sonunda gelecek olan düzen her insanın kendinden sorumlu olabileceği, kendi fikrini kontrol edebileceği, istediği düşüncelere sahip olup farklılıkları yüzünden yargılanmayacağı bir düzen olacaksa? 

Bir an krallık sistemi tekrar gelir de düzen bir grup şirketten tek bir kişiye gelirse daha makrodan mikroya dönüş olmaz mı diye düşündüm ancak hem bu sistem zaten geldi geçti hem de şirketlerin yaptığı da bir bakıma o. Her birinin görevi farklı ülkelerin farklı kralları olmak. 

O yüzden belki de ülkeden insana doğru olan yolculuğun en kritik safhalarından birisindeyizdir. Değişimden kaçmak imkansız ve her an hücreleri ölüp yenilenen insan vücudunun 7 yıl içerisinde tamamen değiştiğini düşünürsek bunun makro boyut aynasında yansıyan hali yavaş yavaş hücreleri yenilenen düzenin bir süre sonra tıpkı insan bedeni gibi tamamen değişecek olmasıdır. 

Sanırım bunu yaşayarak görmekten başka çaremiz yok. Özellikle pandemi ile önümüzdeki süreç aşırı eğlenceli bir hız treni gibi olacak eminim. 




Vazgeçemediklerimiz ve Kangren

Biz insanların veya bir hocamın deyişi ile "insansı" varlıkların doğumdan ölene kadar sahip olduğu veya sahip olduğuna inandığı şeylerin sayısı sanırım üç haneli rakamlara ulaşır hatta geçer.

Çocukluğumuzda çok sevdiğimiz bir oyuncak olur ve yaşımız gelince gözümüzde değeri azalır, bırakırız. Biraz büyüyünce sürdüğümüz bisiklet can yoldaşımız olur, havalar soğuduğunda bodruma kapatırız ve unuturuz. Biraz daha büyüyünce gelecekte evleneceğimizden hiç bir şüphemizin olmadığı, ruh eşimiz olan lise aşkımızın verdiği küçücük bir hediye vazgeçilmezimizdir. Ayrılık kapıya dayanınca o da çekmecelerden birine kaldırılır. Ve bu rutin böyle gider.

Şimdi bahsedeceğim şey neredeyse her yaşta olabilse de özellikle ileri ki yaşlarda tam olarak neden anlayamıyorum fakat hemen hemen her insan için bu durumun biraz değişmesidir. 

Artık kişi sahip olduğu şeyleri sadece elinde tutmaz, göğsüne iplerle bağlayıp sıkı sıkı sarılır.

Her türlü varlıktan bahsediyorum, canlı veya cansız, insan veya hayvan her ne olursa olsun sahip olduğu şeye sanki vücudundan bir parçaymış gibi davranır.

Bu konuyu seçmemin sebeblerinden biri izlediğim eski bir filmde kendisine her türlü kötülüğü ve ihaneti yapsa da sırf babası olduğu için yanından çekip gidemeyen bir çocuğun hikayesinin anlatılması. Buna benzeyen hikayeleri kendi hayatımda da defalarca kez görmemi de kenara atmamalı tabi.

Sorun şu ki insan herhangi bir şeyi o olmadan yaşayamayacak hissi gelircesine severse nereden bakarsam bakayım büyük bir problem ortaya çıkıyor. 

Eğer bir başkası bu şeyi kontrol edip bir yere çekerse kişi de onun arkasından gitmek zorunda olacak.

Eğer o şey kişinin kontrolü dışında olan sebepler yüzünden yok olursa depresyon kapıyı çalacak. 

Eğer bu şey bir insansa seven kişiye istediğini yaptırabilir konuma gelecek. 

Ve yine eğer bu sevgi odağı bir insan ise kişiye her türlü kötülüğü yapıp hiç bir tepki görmeden yaşamana devam edebilecek. 

Peki vazgeçilmez olarak görülen şeyin açısından bakarsak ne olur? Ya herhangi birisinin vazgeçilmezi olmak istemeyip kendi yolunu çizmek istiyorsa? 

İşte o zaman kadın cinayetlerinin ve kıskançlık kaynaklı ölümlerin bir diğer sebebini de bulmuş oluyoruz. Bağını koparmak isteyen kadın ondan vazgeçemeyen bir erkek tarafından öldürülüyor. 

Burada birisinin canını almaktan söz ediyorum. Sırf vazgeçemediği için kendini hapise, öldürdüğü kişiyi de mezara göndermek. 

Birisinden hayatını alırsanız geriye ne kalır? Yapılabilecek daha büyük bir kötülük var mıdır? 

Yani bir kişinin herhangi bir şeye vazgeçilmez olarak bakması bu fırsattan istifade etmek isteyenler hariç hemen herkes için büyük bir problemdir. Özellikle vazgeçemeyen için. 

Bu takıntılı kişinin göğsüne iplerle bağladığı nesne zamanla onun bir organı haline gelir. 

Bu organ bir mikrop veya iltihap falan kaparsa bir şekilde halledilebilir. İlaç alınır bir şey yapılır ve verdiği acıya rağmen çözüm getirilebilir.

Fakat organa can veren kan akışı durursa, yani kangren olursa kesilmesi gerekir. Aksi takdirde kangren olan organdan bütün vücuda yayılır ve ölüm kaçınılmaz olur. 

İşte bu yüzden vazgeçilmez olan şey yavaş yavaş gelişmekte olan bir kangrendir. 

Yaşamamızı sürdürmek için zaten çok fazla şeye ihtiyacımız var. İnsanların susuz ve aç kaldığı zamanlarda bu kaynakları onlara verebilecek bir liderin toplumu nasıl parmağında oynattığını görmek tarih sahnesinde defalarca nasip olmuştur okuyup araştıranlara.

Henry Kissinger gibi birisinin meşhur kontrol yol haritasının ilk cümlesinin "Yiyeceği kontrol eden insanı kontrol eder." olmasına hiç şaşırmamıştım.

Önceleri savunma yapan askerlerin çok güçlü olduğu kaleleri direkt saldırı ile yenmek yerine kuşatmacı ordu yiyecek ve su kaynaklarını keserek teslim olmalarını beklerdi. Ancak bu taktiğin sıkıntısı evlerinden uzak olan kuşatmacıların da yemek ve su kaynaklarının azalmasıydı.

Yıllarca kılıç kalkan çalışıp kilolarca ağırlıkta zırhları giyen, zorluğa alışmış askerler ve bütün bu özelliklere sahip olup bir de kale duvarlarının arkasında güvende olan kişilerin bile insani bağımlılıkları onları güçsüz bırakıyordu. 

İnsanın doğuştan gelen gereksinimlerinden ikisi su ve besin ihtiyacıdır ve normal kiloda bir kişi su olmadan en fazla 10 ile 14, yemek olmadan 2 ay kadar hayatta kalabilir. Ancak istediğimiz zaman yemek yiyip su içebildiğimiz için bir gün aç kalmak günümüz insanına işkence gibi gelebilir. (evet bunu da denemek için 2 kere 3 gün boyunca yemek yemeden sadece su içtim, gerçek bir işkenceydi)

İşte zaten insanlar olarak manipüle edildiği zaman bizi zayıf bırakan yeterince vazgeçilmezimiz varken neden daha fazlasını isteyelim ki? 

Herneyse, diyeceğim o ki eğer herhangi bir şey insana vazgeçilmez gibi görünüyorsa o şey sevgiden bağımlılığa dönüşmeye başlamıştır. Bağımlılıkların nasıl kullanılabilir ve kişinin psikolojisinde yaralar bırakabilir olduğunu bildiğimiz için uzak durmalıyız fikrindeyim.

Kangren olanı kesip atacaksın. Özgürce akan bir ruh için dünya üzerinde vazgeçilmez diye bir şey yoktur. 

14 Mayıs 2021 Cuma

Bilinçli Bağnazlık

Balkona çıkıp soluklanırken oksijen fazla geldiği için başlayan baş ağrımı daha sağlıklı olan sigara dumanı ile dengelemeye çalışırken yazıyorum bunu. İyi okumalar. 

Şimdi hayal edin, zıt düşüncelere sahip olduğunuz birisi ile hararetli bir münazara içerisindesiniz. Ne siz geri adım atıyorsunuz ne de rakibiniz. Argümanlar havada uçuşuyor ve dışarıdan bakan 3. bir şahıs konuşmayı dinlese sizin haklı olduğunu açıkça görebilecek olsa da laf anlatmaya çalıştığınız kişi tınlamıyor, inançlarının doğruluğundan hiç şüphe etmiyor.

Bu insanlardan zaten "Neden Bazı İnsanlar Başka Fikirleri Kabullenemez ve Laftan Anlamazlar" isimli yazıdan bahsettik.

Bugün aklıma gelenler sizin argümanınızı duyup, anlayıp, görüp, haklı olduğunuzun farkına varıp sonra hayatında en ufak değişikliğe gitmeyen insanlar.

Bir gün gece saat üç civarı Tanrı'nın doğası ve dinlerle ilgili tartıştığım birisi ile tamamen zıt fikirlerdeydik. İkimizin neredeyse hiç bir düşüncesi benzer değildi ve konu nereye gitse tartışmaya devam ediyorduk.

Kahvelerimizi bitirmeye yakınken sonunda argümanlarında bir açığını yakalayıp kılıcımı çektim. Sohbetimizin içinde sonunda bir taraf Büyük Taarruz'da savaşıyormuş gibi hücuma geçmişti.

Sonunda ben kazanmıştım. Karşımda olan kişi haklı olduğumu kabul edip çocukluğundan beri inandığı, hayatını tepeden tırnağa şekillendiren inançların pek çoğunun geçerli olmadığını anlamıştı. Bu kişi çok yakınımdan biri olduğu için mutluydum ve artık hayatının daha farklı bir yola girece-

Ertesi gün aynı şekilde yaşamaya devam etti.

... 

Evet inanamıyordum fakat sanki bir gün önce bütün inanç sistemine benzin döküp ateşe vermemişim gibi aynı şekilde yaşıyordu. O yaşa kadar nasıl yaşadıysa, her şeye nasıl bir bakış açısı ile yaklaştıysa öyle devam ediyordu.

Sadece bu da değil aradan bir süre sonra aynı konu hakkında tekrar konuştuğumuz zaman sanki önceden bu konuşmayı yaptığımızda bana hak vermemişcesine düşüncelerini savunmaya tekrar başlamıştı.

Zaten o günlerden beri yaşı ileri sayılacak olan, bütün hayatı aynı inanç üzerine kurulup kendi fikirleri dışında başka bir dünya göremeyen insanlarla tartışmaktan elimden geldiği kadar uzak durdum.

Sonradan karşıma böyle çok insan çıktı. Gerekirse kişiye dünyanın en kabul edilebilir fikrini kabul ettirin, kişi algılamak istemiyorsa söylediklerinizin hiç bir tesiri olmayacaktır. Bundan artık eminim. 

Çünkü bazen insanların neden bu kadar sığ yaşadıklarını ve derin fikirlerden uzak olduğunu anlamak için gizli bir bilgi öğrenmeye, gizli bir örgütün uzaydan uydular aracılığı ile insanların epifiz bezlerini köreltecek frekanslar yolladığını düşünmeye gerek yoktur. Bazı insanların sadece hayatlarını değiştiremeyecek kadar tembeldir.

Bu kişiler bilinçli olarak bağnazlıklarını kucaklamışlardır. Bağnaz insan bir fikri körü körüne savunurken farkına varmaz. Fakat bir şekilde bağnazlık yaptıkları konuda haksız olduklarına inandırmayı başarabilirseniz bile (bunu gerçek bağnazlarda yapmak epey zordur) yine de kafa yapıları aynı kalıyorsa bilinçli bir bağnazlık içerisindedirler.

Böyle insanlar böyle yaşamak istiyorlarsa bırakın öyle yaşasınlar.

Aslında yaşadıkları şeylerin bir hayalden ibaret olduğunu görüp gerçeklerle yüzleşmek yerine rüya görmeye devam etmeyi tercih etmişlerdir.

Peki siz neyi tercih ederdiniz? Güzel bir hayal mi yoksa gerçekle yüzleşmek mi? 

11 Mayıs 2021 Salı

Bir Hayatın Değeri ve Bakış Açısı

Uzun süredir tanıdığım bir arkadaşım var ve neredeyse hiç aralıksız sohbetimiz yıllardır devam ediyor.

Birbirimizle şimdi geriye bakınca çok küçük gözüken fakat o an dünyanın kaderi buna bağlıymışcasına önemli gördüğümüz olayları saatlerce konuşur ve tartışırdık. Eskisi kadar olmasa da hala da öyle yapıyoruz.

Genelde hayat koşulları ile başı belaya giren ben ve daha çok çevresindeki insanlardan sıkıntı çeken bu arkadaşla harcadığım saatlerin ne kadar çok olduğunu 6-7 yıl önceki halime söylesem inanmayacağından eminim.

Ama kader bizi hep bir şekilde bir araya getirdi.

E haliyle konu sürekli geçmişten açılmaya başladı artık. 

Virüs yüzünden yeni anılar yaşayamayınca insan eski anıları ile başbaşa kalıyor ister istemez.

Fakat yine geçen telefonda konuşurken dikkatimi çeken bir şey oldu.

Ben en ama en stresli, en kötü günlerimi bile gülümseyerek ve mutlu bir şekilde "güzel günlerdi" diye anlatırken o resmen hayatının hemen hemen hiç bir bölümünü "iyi zamanlar" olarak görmüyordu.

Aynı günde aynı şeyi yaptığımız zaman bile bakış açımız tamamen farklıydı. 

O rahatken benim binbir çeşit sıkıntıyla uğraştığım bir dönemi dahi ikimiz farklı bir şekilde yad ediyorduk. Sıkıntıyı çeken ben olsam bile o günleri daha çok özleyen ve yaşadığı için mutlu olan bendim.

Peki neden?

Aramızda devasa bir fark yok. Yaşımız da aynı genel kafa yapımız da.

Ancak sanırım bir kritik detay var.

Neden bilmesem bile daha genç yaşıma rağmen zamanın çok hızlı akıp gittiğini ve tecrübelerin iyi veya kötü fark etmeksizin insanı değiştirip geliştirdiği fikrindeyimdir son üç yıldır.

İzolasyon, yani olaylardan ve yaşamın zorluklarından kaçış ve güzelliklerinin alışılmış olanlarından denemek yerine hem zorluklarına göğüs gerip (yeri geldiği zaman yenilgiyi tadıp) hem de güzelliklerin her türlüsünü yaşamak, bir insanı içsel olarak zenginleştirir diye düşünüyorum yani.

Peki düşünsenize böyle bir insan yaşadığı herhangi bir olayın üzerinden yıllar geçtiği zaman geçmişe döndüğünde o günlerden pişmanlık duyması mümkün müdür?

Hayatın ona fırlattığı her şey aslında başrolü oynadığı bir dizinin başka bir bölümüdür. Kimi olaylar çok önemlidir ve üzerlerinde tekrar tekrar düşünüldüğü için izlenme rekorları kırarlar ve pek çoğu ise sıradan şeyler olarak dizide hızlı hızlı geçilen kesimlere dönüşürler.

Fakat bu bahsettiğim arkadaşın hayatı bir Hint dizisi gibi. Bir kişi yürürken tökezlese 2 dakika boyunca karakterler birbirlerine şok geçirmiş gibi bakıyorlar ve dramatik müzik eşliğinde ağlıyorlar.

Çünkü hafızası sadece negatife odaklanmış bir şekilde çalışıyor. 

Böyle bir insan 10 tane pozitif anısının olduğu bir günü anlatsa en çok zamanını alan ve anlatmaktan yorulmayacağı kısım günün sonunda yaşadığı negatif bile denmeyecek, sadece can sıkıcı olan bir olaydır. Çünkü hayatın ona attığı olayları gözünde çok büyütüyor ve her dönemde hayatının ne kadar kötü olduğuna kendini ikna edecek bir detay bulabiliyor.

Aslında biliyor musunuz şimdi hatırladım ben bu arkadaşa bayağı bi öfkelenmiştim bir keresinde.

Bir gün o kadar çok hayatının kötü olduğundan falan bahsetti ki ona ne kadar saçmaladığını ve sokakta olan çocuklara falan bakıp gerçek sıkıntıyı görmesini söyledim ancak nafile. Kısa bir süre konuşmayıp aynı rutin devam ettik.

Bunca yıl boyunca sadece bir dönem gerçekten mutlu olduğunu anlattı bana. Onun dışında her zaman bir sebep vardı üzülmesi için. Ya bir olay, ya bir insan, ya bir eksiklik.

Hayatın zorluklarının içindeyken öfkelenip sinirden deliye dönmemiz anlaşılabilir fakat geriye bakıp geçtiklerini gördüğümüz zaman neden o günler hakkında gülüp eğlenmiyoruz ki?

Sonuçta geçti.

Peki sizce benim bu dostum ileride geçmişe döndüğü zaman yaşadığı için müteşekkir mi olacak yoksa negatif anıları güzel anılarını boğup yok ettiği için acıların çocuğu modunda sinirli, somurtkan ve herkesin konuşmaktan çekindiği bir dede / nene mi olacak? (cinsiyetini vermiyorum ki bir gün bunu okursa ondan bahsettiğimi anlayıp sinirden beni bıçaklamasın) 

Kişinin pozitif veya negatif bakış açısına sahip olması aslında bütün bir hayatının değerini belirler yaşlandığı zaman. Kişi pozitif bakarsa geçmişini iyi veya kötü bitmesi önemli olmadan romanlara layık bir maceraymışçasına görürken negatif bakarsa acı ve boşa harcanmış bir hayat görür. Öleceği güne kadar rezil bir şekilde yaşar. 

Unutmayın insanların okumaya doyamadıkları romanların bir çoğu kötü başlar ve kötü biter fakat insanlar sırf karakterin yaşadıkları ve olayların onun üzerindeki etkisi için bile yüzyıllar sonra dahi bu kitapları okumaya devam edip başkalarına tavsiye ederler. 

Sonuç olarak öyle bir yaşamalıyız ki hikayemiz okuyan kişiyi oradan oraya sürüklesin, her şeyi tecrübe ettirsin, aklını karıştırsın, şüpheye düşürsün, zirvelere çıkarsın, en alçaklara düşürsün, öğretsin, yozlaştırsın,ağlatsın sevindirsin, sevdirsin, bıktırsın, öldürsün, yaşatsın.

Ve en önemlisi de hikayeyi yazmayı bitirirken bize "Ben bu hikayeyi neden yazdım ki? Ana karakteri zorlukları aşamayıp mağlup olan bir hikaye mi olur?" dedirtmesin.

Hikayelerin nasıl bittiği önemli değildir. Önemli olan sonuca giden yolda yaşanan tecrübelerdir. 

İkili İlişkilerde Manipülasyon: Kişilik Varsayım

Mümkün olduğu kadar farklı bakış açılarından bakmaya çalıştığım için bugün yazacağım şey inanması zor gelebilir fakat önceden dediğim gibi bunların hiç birini gözlemlemeden veya denemeden yazmayacağımdan emin olabilirsiniz. 

"Çevre ve İnsanın Kimliği" isimli yazıda insanın girdikleri çevreler ile üstlendikleri rollerin nasıl değiştiğini konuşmuştuk.

Ve sonunda bir insanın bunu nasıl kullanabileceğinden de bahsetmiştik.

Maalesef ki insan zekası uzaya gidecek kadar yüksek olmasına rağmen inanılmaz derece de basit psikolojik yöntemler tarafından kolaylıkla alt edilebiliyor.

Kişilik varsayma da onlardan biri.

Acaba insanların diğer insanların sözlerinin kişilerin karakterleri üzerindeki etkisini fark eden bir kişi bunu nasıl kullanabilirdi?

Acaba hedefledikleri insanlara koydukları sıfatların onların davranışlarını da koyulan sıfatlara doğru çekeceğini bilen kişi bunu yapar mıydı yapmaz mıydı?

Yapar mıydı yapmaz mıydı bilmem ama eğer kararı yapmak olursa sonucun ne olacağını kestirmek çok çok zor.

Peki bunu bir insan nasıl yapar? 

Üzerimize yapıştırılan sıfatlar tıpkı bir asalak gibidir, ilk temasta koparmak kolaydır ancak fark edilmediği zaman insana yapışık kaldıkça onun bir parçası olur. Sonunda sıfat ile insanın karakteri arasında bir fark görülemez olur. 

Bunun farkında olan insan ve birini yönlendirmek isteyen insan için olay gün gibi ortadadır: Kişi bir insanın iyi kalpli olmasını istiyorsa ona ne kadar iyi kalpli birisi olduğunu söylemesi gereklidir. 

Kişi bir insanın 5 gün sonra isteyeceği parayı vermeye daha eğilimli olmasını istediği için onun ne kadar cömert biri olduğundan bahsetmesi yeterlidir. 

Kişi bir insanın ona edeceği çeşitli teklifleri kabul etmeye daha yatkın olması için onun nasıl özgür düşünceli biri olduğundan söz edebilir. 

İhtimallerin sonu yok ve ben henüz çok kötü sayılabilecek bir ihtimalden bahsetmedim. 

Ancak niyetleri gerçekten kötü olan bir insanın saf ve kolayca inanmaya yatkın birine bununla neler yapabileceğini düşünün. 

Ayrıca zeki insanların sosyopat olmadan da çok iyi bir şekilde saf taklidi yapabileceklerini de göz önünde bulunduralım.

Saf, hemen herkese güvenen birisi gibi görünüp aslında ortalamadan yüksek zekaya sahip olan birisinin ortalamadan yüksek zekaya sahip olduğunu düşünüp aslında saf ve hemen herkese güvenen birisini nasıl parmağında oynatabileceğini anlatmama gerek yok heralde.

İşin kötü yanında bu bahsettiğim kendini normalden daha zeki sanan insanların toplumun devasa bir kısmını kapsıyor olması. Gerçekten zekilerin ise kendilerini genelde belli etmemeleri.

Manipülasyon her taraftan gelebilir ki gelmek ve gitmek zorundadır. İletişim kurulduğu sürece bir çeşit manipülasyon dünyada mutlaka var olacaktır.

Fakat bir insan iletişimi sizin karakterinizi yontup kendi istediği emelleri gerçekleştirecek şekilde kullandığı zaman işin rengi değişir. Çevremizde zaten yeterince bizi yönlendiren faktör varken bir de çevremizdeki insanların da mı kuklası olacağız?

O yüzden insan kendisini ve iç dünyasında olan biten konuşmaları çok iyi bilmelidir.

Böylelikle bir başkası sizin aslında olmadığınız birisi gibi olduğunuz varsayımını yaptığı zaman kim olduğunuzu unutarak bir başka kuklaya daha dönüşmenizi durdurabilirsiniz. 

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...