18 Ekim 2023 Çarşamba

Dünya Üzerinde İki Tür İnsan Vardır

1- Çobanlar
2- Koyunlar

Cevabı önden vermiş olayım. 

Bu yazı bir önce yazdığım yazı ile fazlasıyla bağlantılı olacak çünkü konu yine büyük ölçüde kişilerin kendi hayatlarında yaptıkları seçimler etrafında dönecek.

Günümüzde dünyanın en ücra köşelerinde yaşayan insanlar bile yüzlerce insanla karşılaşıyorlar hayatları boyunca.

Bunu okuyan siz ve ben düşünelim biraz. Ne kadar çok insan ile karşılaştık doğduğumuz günden beri değil mi?

Binlerce etkileşime geçtiğimiz insan ve her biri farklı karakterde olan bireyler. 

Bu bireylerin kendi içlerinde yaşadıkları tecrübeler ve bu tecrübelerden ortaya çıkan davranışlar. 

Bu davranışların süreklilik kazanmasına yetecek kadar tekrarlanması ile ortaya çıkan alışkanlıklar.

Bu da insanların genelde belirli olaylara belirli tepkiler vermesine yol açıyor. 

Benim kendi gözlemim dünya üzerinde aslında ne kadar farklı insan tipi olsa da en başta iki kategori olduğuna inanmama itti beni. 

Çobanlar ve koyunlar. 

Koyunlar dediğim insanlara aptal olduklarını veya kendi kendilerine düşünemediklerini söylemeyeceğim. Bu özellikler çobanlar için de geçerli olabilir. 

Hayır. Asıl dikkatimi çeken şey ne kadar çok fazla insanın karar verme yeteneğini kaybetmiş veya hiç kazanmamış olması. 

İnanılmaz fazla sayıda insan nerede yemek yiyeceğine dahi karar verememekte günümüzde. 

Ne istediklerini, nasıl istediklerini, ne zaman istediklerini bilmiyorlar ve seçemiyorlar.

Ve en önemlisi, hayatlarında bu karar vermeme durumunun ne derece fazla olduğunun ve böyle yaşamanın sonucunda aslında ne kadar ufak detaylara bile etki edemediklerinin farkında değiller. 

Tekrar hatırlatmak istiyorum "koyunlar" adı vermemin sebebi kimsenin zeka veya kabiliyet seviyesine hakaret etmek değil. Bu sadece koyunlar gibi nereye çekersen oraya gider mantığına uyan insanlar için taktığım bir lakap o kadar. 

Peki neden insanların ufak şeylere karar verememesini bu kadar takıyorum? 

Çünkü karar vermek bir kas gibi çalışır. Ne kadar çalışırsa o kadar güçlenir. Bazı insanlar o derece karar vermekten uzak kalıyorlar ki bu kas hiç çalışmadığı için zayıfladıkça zayıflıyor. Sonunda bu kişiler ne kadar değerli, zeki ve yetenekli insanlar olsa da hayat ile başa çıkamıyorlar ve çoğu zaman kendilerinden vizyonsuz ancak karar kabiliyeti yüksek olan otoriter çobanlar tarafından potansiyellerinin gerçekleştirilmesinden men ediliyorlar. 

Bu gerçekten üzücü bir şey. Aslında daha düşük zekaya sahip bir çoban çok daha yüksek yerleri ve değeri görmeyi hak eden bir koyuna hükmedip istediği koşulda onun önünü açıp kapatabiliyor.

Çobanlar kendi kişilikleri, zekaları ve ahlaki değerlerine bakmaksızın her biri birer karar verme mecrası gibidirler. Bu kişilerin etkileri sürekli olarak hissedilir ve çoğu eğer kendilerini kontrol edemezlerse başkaları için de kararlar verirler. 

Ve durum şu ki söz konusu çoban iyi niyetlilik ve ileri görüşlülük gibi özelliklere sahipse o kişi bir lider olur. 

Eğer dar görüşlülük, inatçılık ve düşük zeka ile birleşirse çevresinde olan herkesin hayatında çıkmış can sıkıcı bir çıbandan ibaret kalır. 

Bu yüzden iş çoban olmakla da kalmıyor. Kendimizi sürekli olarak geliştirmeliyiz ki başkalarının hayatında bir çıban olmayalım. Eğer karar alma yeteneğiniz zayıfsa ancak bir lider olma isteğiniz de yoksa o zaman hayatınızı biraz daha elinize almaya çalışın. Biraz daha dengeli olmak istisnasız her durumda faydalı bir şeydir. 


İyi Bir Ana Karakter Olmak

Yazarlıkta ne yazılıyor olursa olsun hikayenin en önemli parçalarının başta geleni ana karakterdir.

Ana karakter, ana karakterin bulunduğu ortam, ana karakterin karşı karşıya kaldığı düşmanı da fazlasıyla önemlidir ancak hikayede bulunan diğer ögelerin hepsi dolaylı veya dolaysız bir şekilde ana karakter ile olan ilişkileri ve etkileri kadar önemlidirler.

Bu ögeler ana karakteri farklı seçimler yapmaya, mücadele etmeye ve zorlukların altından kalkarak kendisini geliştirmeye zorlarlar.

Sonunda da ana karakter hikayenin başında olduğu yerden hikayenin bitiminde vardığı yerde farklı bir kişiliğe bürünmüş olur. 

Bu sadece mekan ve duygu değişimi değildir, karakterin en başta kendi içinde hissettiği değer yargıları değişmiş, problemleri çözülmüş veya çözülmese bile bir sonuca ulaşmış demektir.

Buna "Monomit" veya "Kahramanın Yolculuğu" adı verilir. Joseph Campbell diye hakkında pek bilgi sahibi olmadığım Amerikalı bir antropolog ve yazar tarafından adı koyulmuş bir terimdir "Kahramanın Yolculuğu".

Joseph Campbell bu terimi ortaya çıkarmak için farklı kültürlerde bulunan mitlere, efsanelere ve hikayelere baktığı zaman hemen hemen hepsinde ana karakterin benzer durumlara düştüğünü ve hikayenin başından sonuna kadar benzer sıralarda değişimler geçirdiğini görmüştür. 

Günümüzde de bir karakterin hikayesini anlatan çeşitli medya türlerinde hala bu hikaye tarzını görebilirsiniz.

Peki bir kahramanın hikayesi nasıl sıkıcı olabilir? Başka bir deyişle söylersek, bir ana karakter nasıl kötü bir ana karakter olabilir?

En başta ana karakterin bütün hikayenin merkezinde olduğundan bahsetmiştik zaten. 

Pek çok yazarın da hemfikir olduğu şekilde iyi ve ilgi çekici ana karakterlerin bir kaç özelliği vardır. Bunların bir kaçı şöyledir:


1- Ana Karakter Hikayeyi İlerletir
İyi bir ana karakter hikayeyi ilerleten baş etkendir. Sebep her hikaye ve karaktere göre farklı olsa da iyi bir ana karakter kendi sebepleri ve amaçlarından dolayı çevresini etkiler. 

Hikaye onun davranışları ile ilerler, başka karakterlerin onu oradan oraya sürüklemesinden dolayı değil. 

Sürekli oradan oraya net hedefleri olmadan rüzgar nereye eserse giden bir ana karakter kendi hikayesinde üçüncü tekerlek konumuna gelmiştir. Durumlar onu hangi şartlara sokarsa o da o durumlara göre hareket eder ve sonucunda hikayede onu özel kılacak hiç bir şey kalmaz.


2-Ana Karakterin Zayıflıkları Vardır
Sıkıcı sayılmayacak bir ana karakterin hedefleri vardır dedik. Ee? Hedef var ise gider yapar değil mi?

İşte orada o hedeflere ulaşıp ulaşamayacağını şüpheli bırakacak zayıflıklara sahip olması gerekir ki ortaya bir hikaye çıksın. İyi ana karakterler hikayenin başında belirli eksiklikler barındırır fakat istediği hedefe gitmek için bu eksikliklerin üzerine gider.

Eğer hedeflerine giderken zayıflıkları çok zor gelirse düşer ve ana karakterin en zayıf noktası da genelde bu olur: Çözülemeyecek kadar büyük bir problemin ortaya çıkması.

Ancak hikayeden hikayeye değişmek ile birlikte gerek bir "hoca" figürü, gerek bir romantik partnerin sözleri vb. şekilde karakter zayıflıkların üzerinden gelir.

Tabii ki özet geçiyorum sabahın 6'sı olmak üzere yoksa bu kısım çok farklı çeşitlerde olabilir yani. 


3-Ana Karakterin Rakip veya Düşmanları Vardır
İyi bir ana karakterin hikayesinde onu zorlayacak, yenecek, yerden yere vuracak bir düşmana ihtiyacı vardır. 
 
Ancak olay bu kadar değil. Düşman da kendi hikayesinde bir ana karakterdir. Aynı kurallar onun için de geçerlidir. 

Düşman üstesinden gelinmesi gereken bir engeldir fakat onun hikayesi farklı bir hikayedir. Bu düşman genelde ana karakterin sahip olduğu erdemli bir özelliğe sahip olmadığı için "kötü" sayılabilecek bir karakterdir ve en iyi düşmanlar ana karakterin yenmek için çalışıp yırtınması gereken düşmanlardır.

Ne yaparsa yapsın yenemeyip pes etmenin eşiğine gelen ana karakterin ana karakterliği de zaten düşmanının karşısında pes etmeyip her şeye rağmen devam etmesine bağlıdır. Üstelik sonunda düşmanı yenebilmesine gerek bile yok. Düşman kazansa bile ana karakter o süreçten kendi iç değerleri ve kişiliği değişmiş olarak çıkacak ve hikaye yine ileriye gidecektir. Çünkü ana karakter hala hikayenin kaptanıdır. Yenilse bile.

4- Ana Karakterin İçsel Problemleri Vardır
Bu belki de en unutulan kısımlardan biri olabilir.

İyi bir karakter kendi içinde bir şeyin eksik olduğunu veya bir tatminsizlik hissettiğini fark eder. Genelde hikayelerin başlangıcı böyledir. 

Ana karakterin yaşadığı bir olay onun hikayesinin başlamasına sebep olur. Ancak yaşanan olay ana karakter daha eyleme geçmeden önce bile sadece o olayı gördüğü/duyduğu/herhangi bir şekilde etkilenecek kadar tecrübe ettiği anda zihninde yaşadığı değişimler hikayeyi başlatır.

Ana karakter yaşadığı bu olay ile içsel bir problemin farkındalığına vararak harekete geçer. 

Mesela klişe bir örnek olarak intikam hikayelerini ele alalım. 

Daha tahta kılıçla oynayan çocuk babasının haydutlar tarafından öldürüldüğüne şahit olur ve haydutların bir tanesinin kolunda bir dövme görür. O dövme şekli aklının bir yerine yer eder ve yıllar sonra rastlantı şeklinde yaşlı bir adamın kolunda o dövmeyi görür. Ancak gördüğü yer bir resmin üzerindedir. Haydut büyük bir suç örgütü kurmuştur ve gördüğü resim yerel muhafızların halkı uyarmak in dağıttığı bir resimden ibarettir. Artık ana karakterimiz babasının intikamını almak için hissettiği yanan öfke ile yeni bir hikayeye başlayacaktır. 

Bunu kafamdan yazdım ama eminim bir fikir vermiştir size. 


5-Ana Karakter Değişime Uğrar
Ve son olarak ana karakter hikaye boyunca yaptığı seçimler sonucunda yaşadığı olaylardan dersler çıkarır ve dünyanın farklı hallerine şahit olur.

 Buda'nın hikayesinde kendisi saraylarda büyüyen Buda hayatında ilk kez saraydan çıktığı zaman yaşlı bir adamı görüp yaşlılığın, 2. çıkışında hastalığın ve 3. çıkışında ölümün varlığını öğrenir. Bu 3 tecrübe onu o kadar etkiler ki onu zamanında kahinlerden öğrendiği gibi dini lider değil de bir askeri lider yapmak için dünyadan gizleyip saraylarda büyüten babasının haberi bile olmadan kaçarak ormanlarda ve dağlarda yaşamın amacını aramaya başlar Buda. Bu ekstra kısaltılmış hali tabi yıllar önce okumuştum yanlış olabilir.

Herneyse. Ana karakter hikaye boyunca değişime uğrar, adapte olur ve gelişir. Verdiği kararların sonucunda yaşadığı tecrübeler onu bambaşka birisine dönüştürür.

... 

... 

... 

Ee?

Nereye varmaya çalışıyorum bir saattir?

Belki de çoktan anlamışsınızdır gerçi. Neyse. 

İnandığım şey şudur: Herkes kendi hayatının ana karakteri evet fakat dünyada gerçekten oturup izlemeye değer ana karakter sayısı absürt derecede az.

Ayrım yapmadan çok çok fazla film izlemiş birisi olarak diyorum hikayenin büyüğü küçüğü olmaz. Sıradan bir arka mahallede geçen hikaye Yüzüklerin Efendisi hikayesi ile rekabet edecek kadar güzel olabilir.

Yani olay çıkıp büyük hedefler koyun, maceralar yaşayın, dramatik olun falan demek değil. 

İnsanlar artık kendi hikayelerinde hikayeyi ileriye iten güç değiller.

Milyonlarca insan her gün şartlar onları nereye götürürse oraya gidiyor, kendi zayıflıklarını ve içsel problemlerini bilip hissetseler ve kafaya taksalar dahi çözmek ve gelişmek için bir çaba göstermiyorlar. Üstesinden gelinecek bir engele sahip olmaları zaten mümkün değil. Engelin koyulduğu bir yola girmediler ki engel ile karşılaşıp bir değişime tabi olsunlar.

İnsanlar kendi hayatlarında yan karakterlik yapıyorlar. Ana karakter sadece bulundukları ortam ve zamanın getirdiği şartlar. Hepsi bu kadar.

Ve bu durum herkesi etkiliyor. Çevremizde ne kadar etkisiz eleman var farkında mısınız? Hiç bir yere gitmeyen ve yıllarca görmeseniz de yine aynı şekilde düşünüp hiç bir gelişim yaşamayan insanlarla dolu kalitesiz ve daha kötüsü kalite kazanmaya çalışmayan bir insan topluluğu.

Hadi umalım da tekrar kendi hayatlarımızın kontrolünü ele alarak yine ana karakter şerefine layık olalım. 

17 Ekim 2023 Salı

Artık Motivasyona İnanmıyorum

Günümüzde benim de dahil olduğum yeni neslin içerisinde kolay yoldan dopamin salgılatan sosyal medya ve kısa süreli, kolay elde edilip hemen etkisini yitiren çeşitli stimülasyonların etkisine yıllarca maruz kalan gençlerin büyük bir kısmının şikayet ettiği onlarca problemin başta gelenlerinden birisidir motivasyon eksikliği.

Herhangi bir hayalini gerçekleştirmek için harekete geçmekte zorlanır, korkudan dolayı felç kalır, bir şey yapamaz, sonunda bundan üzüntü duyarak özgüveni paramparça olur ve düşük özgüven ile kurduğu yeni hayallere karşı yine korku ile yaklaşıp başaramadığı bir döngünün içine girer yeni neslin hassas üyesi.

Bu kişi genelde "Motive olamıyorum" ya da "Bir türlü yapamıyorum" benzeri cümleler kurar. 

Ben de bunları çok söyledim ve o hissiyatı gerçekten iyi biliyorum. Nedense çok istediğiniz şeyin hayalini kurmak ve başkalarına planlarınızı anlatmak insana iyi gelse de gerçekleştirmeye gelince kişi aynı şevki bulamaz. 

Çünkü gerçek dünya genelde sıkıcıdır. 

Bir şeyi başarmak için fantezi dünyalarında olanlar gibi kılıç sallayıp ejderhalara binmemiz değil, sürekli bir iş yerine gidip yıllarca aynı işi yapmamız veya bir masada oturup ders kitaplarına bakmamız gerekir. 

Çok az bir kesim için bu saydıklarım ve benzeri eylemler eğlencelidir. Onlara zaten bravo yani ne kullanıyorlarsa bana da söylesinler lütfen. 

Ancak şöyle bir durum var: Motivasyon gerçekten gerekli mi? 

Dünya elle tutulur, fiziki bir yapı üzerine kurulu.

Netleşmiş gerçekler var. 

Aynı zamanda belirli sebep sonuçlar ve amaç sonuçlar var. 

Belirli şeyleri yaparsanız belirli şeyler yaşarsınız ve bu yaptığınız şeyler sizin yaşamınızda bulunduğunuz konuma gelmenizin sebebi olur. 

Kişinin motivasyonun aslında ne kadar gereksiz olduğunu fark etmesi için şunu anlaması gerekiyor: Eğer çalışıp çabalamazsa mutsuz olacak ve belki bulunduğu bağlama göre hayatının geri kalanını hiç istemediği şartlarda geçirecek. 

Ne gibi yani? 

Eğer çalışıp çabalamazsanız hayatınızdan şu an memnun değilseniz geri kalanı boyunca da memnun olmayacaksınız demektir. Ee bunu biliyoruz? Peki gerçekten farkında mıyız? 

Bütün hayatınız boyunca diyorum. Bir yıl veya beş yıl değil. Özellikle genç yaşta olan kişilerin bir çaba uğruna efor sarfetmeleri sonucunda olacaklar ile yataklarına uzanıp ellerinde telefonla sabahtan akşama kadar yatmaları sonucunda yaşayacakları arasında dağlar kadar fark var. Resmen hayatları baştan aşağı değişecek demek iki farklı eylem.

Yani yaşamak veya kazanmak istediğiniz şey bir istek değil. Bir şart.

Eğer hayatınızdan memnunsanız tamam hayal kurup oturabilirsiniz gerçekten bir sıkıntı teşkil etmez bu. 

Ancak memnun değilken yapabilme imkanınız olsa da hayal kurup oturursanız başınıza gelecek her türlü üzüntüyü ve hayal kırıklığını hak ediyorsunuz demektir.

Motivasyona falan ihtiyacınız yok aslında. Eğer hayatınızı gerçekten değiştirmek istiyorsanız bu sizin için nefes almak kadar gerekli olmalı. Çünkü yapacağınız bir seçim sonucu olarak kısa vadeli değil, dünya üzerinde olan vadenizin tamamının kökten değişmesi ile sonuçlanacak.

İşin ne kadar ciddi olduğunu kavrarsanız sizin motive olup olmamanızın pek de önemli olmadığını, hatta siz hariç kimsenin umrunda olmadığını göreceksiniz. 

Evinizde hep kullandığınız bir elektronik alet bozulsa en kısa zamanda tamirci çağırır hallettirirsiniz değil mi? Acaba çağırsam mı, çağırırsam doğru olur mu, yapabilir miyim gibi sorular sormazsınız kendinize. 

Hayalleriniz de bundan farklı değil. Bir gereksinim veya problem varsa strateji belirlenir, üzerine gidilir ve çözülür. 

16 Ekim 2023 Pazartesi

Hayatın Anlamı Yok. Eee?

Hayata karşı onlarca kez isyan etmiş ve sık sık anlamsızlığının içinde düşünceleri ile boğuşmuş olarak inanın bana ne kadar uğraşırsak uğraşalım, ne kadar kendi anlamlarımızı oluşturursak oluşturalım yine de bütün kutsalları kenara koyup her şeyi istisnasız eleştirirsek, saygı duyduğumuz şeylerden duygusal bağları koparıp hayatın amacına bakarsak işin özünde varacağımız gerçek şu:

Hayatın anlamı falan yok. 

Anlam bulmak için genelde ilk olarak dinlere sarılırız ve bir tanrıya yöneliriz. Bu tanrı genelde dediklerini yaparsak bir ödül ve bir de ceza vereceğini söyler. Kişi artık kendine bir amaç edinmiştir ve mutludur.

Halbuki bir saniye düşünüp böylesine anlaşılamaz ve akıl almayacak derecede kudretli olduğu söylenen ve bizi öldüğümüz zaman yargılayacak olan tanrının bizim gibi onun gözünde atomun elektronlarından daha küçük sayılabilecek varlıklara böyle vaatler verip yasaklar koymasının ne derece acınası ve aptalca olduğunu görmemek de imkansız açıkçası.

Bu örnek resmen haberlerde iri yarı bir adamın 3 yaşındaki çocuğunu basit bir hata yüzünden hastanelik etmesinden farksız. Bu kadar körü körüne babalarından duydukları dinlere inanan kişilerin televizyonda böyle bir haber görmesi durumunda o iri yarı adamı ayıplayıp küfürler edeceğini de biliyoruz bence.

Halbuki aynısını hemen hemen her din içerisinde bilgeliği sınırsız olan tanrının böylesine insani ve başka insanlarda görsek iğreneceğimiz bir özelliği gösterip sözünü dinleyenleri hediyelere boğup dinlemeyenleri sonsuza kadar ateşe atması ve sırf kendisi tapılmak istediği için bizi yaratması normal karşılanıyor. Pekalaaa. (Dine bakış açım böyle değil ancak genelin kabul ettiği tanrı fikri böyle garip bir tanrı kişiliğine dayalı) 

Ardından saçma sapan duygu yüklü kendini kandırmalar başlar. İnternet sitelerinde, televizyonlarda, kitaplarda kişisel gelişim ve pozitif enerji muhabbetlerinin parasının belini kıran bir takım kişiler kendilerinin bile inanmadıkları akılda kalıcı cümleleri kişilerin aklına sokmaya çalışırlar. 

Sonra da ortaya herkesin özel olduğundan ve hayata üst bir plan tarafından belirli bir amaç için gönderildiğimizi söyleyerek gezinen insanlar çıkar. 

Yanlış anlaşılmasın, hayatımıza giren herkesin küçük veya büyük bir amacı olduğuna inanıyorum ben. Kaosun içinde kesinlikle ve şüpheye yer bırakmayacak bir düzen var. 

Ancak bu bahsettiğim grup gerçekten dünyanın en rol yapan insan grubu olabilir. Kötü hissettiklerinde tepki vermemeye ve "frekanslarını düşürmemeye" çalışırlar, sinirli değilmiş gibi davranırlar, o zamanın en popüler spritiüel lideri ve çok satan kitabını kim yazarsa onu takip ederler. 

Bu da geçtikten sonra kendisini materyal hedeflerle uyuşturan grup var (benim yaptığım da büyük ölçüde bu).

Sürekli olarak hedefler koyup her şeyi tüketmeye çalışırız. Asla ve asla sonunun gelmeyeceğini bilmemize rağmen sürekli daha çoğunu ister ve ölüm gibi bir gerçek olduğunu bilmemize rağmen bir sonraki hedefin sonunda mutluluğa erişebileceğimizi düşünürüz. 

Bu da tamamen saçmalıktır. Materyal zevkler asla kişiye kalıcı zevk vermez ve üstelik bunun diğerlerinden daha beter olan tarafı bu yolu tutup hayatını idame ettiren kişiler genelde sürekli iş düşünmekten fazlasıyla streslidirler. Kafaları hep meşguldürler ve başarısız olmaları durumunda kafaları yerler.

Çünkü hayatta olan tüm derinliği kenara atıp kendilerini işe vermişlerdir. 

Ancak burada materyal şeyler derken sadece para, mal, mülk demiyorum. Kendisini çocuklarına adayan ve onları özellikle büyük çaba ile büyüten anne ve babalara dikkat ettiniz mi? Yaşları 60-70 bile olsa asla çocuklarının yuvadan uçmasını kabullenemeyip hala onlara bir şeyler katmaya ve yardım etmeye çalışıyorlar.

Özellikle de evleri, arabaları ve paraları olan anne ve babaların bunu yapmasının sebebinin sürekli olarak kendileri için yaşamaları gerekse ne yapacaklarını bilememelerinden dolayı olduğunu düşündüm yıllardır. Gerçi onca insan saydık, aralarında gerçekten saygı duyulmayı hak edecek tek grup bu olsa bile insanların kendi hayatlarına anlam ve amaç katma çabasının ne şekillere bürünebileceğini de görmüş olduk. En asil sayılabilecek hareket bile kişinin kendisi için bir amaç yaratmaktan ibaret olabileceği düşüncesi ile etrafımıza bakmak gerekir. 

Son olarak en sevdiğim ve en çok üyeye sahip olan ekibe geldik: Tamamiyle her türlü sorgulama ve farkındalıktan yoksun, nefes tüketmeye bile değmeyecek olan hiç bir şekilde düşünmeyen tayfa.

Bu kişiler hayatta bulunan derinlik ve düşünceden yoksun insanlardır ve bu kişilerin ciddi ciddi ortada olduğunu hiç görmedim. Bir insan bu kategoride sayılıyorsa gerçekten tamamen elle tutulur dünyada yaşamakta oluyorlar. Hani biraz olsun ben buraya neden geldim sorusunu sormuyorlar. Buna da anlayış gösteririm ama insan yaşlandıkça ve ölümün varlığını eskiyen ve daha sık hastalanmaya başlayan vücudundan dolayı bari ufak da olsa bir farkındalık kazanır ve sorgulamaya başlar değil mi?

Hayır işte. Bu insanların sorgulayışı "Zaman ne kadar hızlı geçti ya!" cümlesinin ötesine geçemez. Sadece anda yaşarlar ve genelde az önce bahsettiğim 3 gruptan biraz biraz alırlar. Ama özünde yine dışarıdan aldıkları anlamları kabul etmiş ve hepsinin özünde bulunan mantık hatalarını sorgulamamışlardır.

Ben buraya daha düşündükçe onlarca grup yazabilirim. Hiç bir kutsala da eleştiri yapmaktan çekinmem. Sadece başka insanların hayatlarına karşılıksız yapılan yardımların ve hayır işlerinin amaç edinilmesinin bu sahte anlamların arasında en saygı duyulabilecek olan seçenek olduğunu düşünüyorum. 

Yanlız şöyle bir durum var: Hayatın anlamı yok. Eee?

Ne var yani?

Hayat anlamsız dediğimiz zaman hemen gidip kafamıza mı sıkmamız gerekiyor yani?

Hayat anlamsız diye düşünüp hemen balkondan falan atlayıp oyunu bitirmemiz mi gerekiyor?

Alakası bile yok. 

Hayatın anlamının olmaması çözümü olmayan bir durum. Ne yaparsak yapalım beynimizin çözemeyeceği bir gerçek var karşımızda. Yapabileceğimiz çözüme en yakın şey bir şey bulup bunun bir amaç olduğuna dair kendimizi mümkün olduğu kadar inandırıp sorgulamadan buna inanmak. Şahsen bu benim için mümkün değil. 

Hatta bu kulağa negatif veya depresif bir fikir gibi gelse de aslında özgürleştirici ve rahatlatıcı bir düşünce. Kişi kendisine karşı tamamiyle dürüst ve aynı zamanda gördüğü dünyanın olması için hiç bir sebep olmamasına rağmen buraya gelmiş bir kere.

Kendisini nasıl uyuşturmak isterse uyuşturabilir. Ortada hiç bir kural yok aslında. Yalnızca sonuçlar var. Bu sonuçlara katlanmayı göze aldığı taktirde her türlü şeyi yapabilir.

Olay bu kadar. Hayatın anlamının olmamasını fark etmek kişiyi intihara eğilimli veya depresif yapmak zorunda değil ki. Sadece böyle bir gerçek var. Kabullen ve geç. Ne yaparsan yap. İstediğin kadar yırtın kendi kendine. Bu gerçek sana karşı kayıtsız bir şekilde var olacak.

Sen de ona karşı kayıtsız kal. Sadece hayatını yaşa. 

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...