8 Eylül 2021 Çarşamba

Kale ve Burç Hipotezi

Uzun süredir bulunduğum şehirden ayrılacağım için içimde olan garip üzüntü duygusunu bastırarak gecenin son sigarasını yakma vakti.

Günümüzde yaşadığımız dünyanın her geçen gün zorlaşmakta olduğunu düşünmeden edemiyorum. 

Başta sıradan insanlar için yaşam şartları zorlaşırken ayakta durmak hem psikolojik hem fiziksel açıdan giderek zorlaşıyor ancak özellikle karantina döneminde yaşadığım bazı olaylardan sonra artık kafamda oluşturduğum şeyi yazıya dökme vakti.

Şimdiye kadar canı gönülden güvenecek kadar yakın gördüğüm ve iletişimimin kopmadığı sadece bir kaç arkadaşım oldu.

Karantina döneminde zaten herkesin toplumsal olarak değişen psikoloji sayesinde çevresi hakkında bir aydınlanma yaşadığını düşünüyorum.

Ben de minik bir aydınlanma yaşadım.

Dünya üzerinde ciddi anlamda güvenecek ve saygı duyacak insan sayısı gerçekten ama gerçekten çok az.

Çıkarlara dayanmayan ilişkileri kökünden kessek yalnız kalacak insan sayısı milyarlar seviyesinde resmen.

Özellikle psikoloji ve gözlem yeteneğinizi geliştirince çevrenizde olan kişilerin gerçek niyetleri kolaylıkla anlaşılabiliyor. Genelde üzüntü verici ancak gerekli bir farkındalık.

Ben de bunu iliklerime kadar yaşadım maalesef.

O yüzden genel olarak gerçekten yakınınıza alıp endişe etmeyeceğiniz bir insan bulduğunuz zaman saçma sapan şeylerden dolayı kavga etmeyin lütfen.

Herneyse. Bahsedeceğim teori de tam olarak böyle insanlar ile hayata karşı nasıl dimdik durabileceğinizin bir yolu. Baştan söylemek gerekirse özveri ve çaba gerektiriyor ancak değer bilen insan için fazlasıyla basit.

Orta çağda belirli insanların diğerlerinden üstün olmasının bir numaralı sebebi kendilerini uzun ve yıkılamayan duvarlar ardında korumalarıydı.

Dışarıda olan insanlar hastalıktan, açlıktan ölürken onlar kale kapılarının ardında yaşamlarını zevkle idame ettirmekteydi.

Ve kalelerin üzerine güçlü bir ordu geldiği zaman savunulması için çeşitli yöntemlere başvuruluyordu.

Genel ve en basit strateji de şuydu: Eğer düşman bir kalenin batı duvarından saldırıyorsa doğu, kuzey ve güney duvarlarında bulunan askerler batı yakasını savunmaya koşarlardı. 

Şayet duvarda bir delik açılırsa hemen duvarı kapatarak dışarıdan girmeye çalışan askerlere engel olunurdu. 

Böylelikle yüzyıllar boyunca bir yığın taşın ardından nice krallıklar yönetildi.

Şimdi bu savunma taktiğini yakın arkadaşlıklarınıza uyguladığınızı düşünün. 

Eğer bir arkadaşınız zor duruma düşerse ki hayatın düzenli olarak bizi farklı yönlerden törpülemek için her türlü şeyi üzerimize fırlattığını düşünürsek bu fazlasıyla muhtemel, ailesinden bile önce destek isteyebileceği ilk duvar siz olmalısınız.

Gerekirse kendi duvarınızda tek bir asker bırakacaksınız ancak sadece gerekli olan kadarı kalacak ve gerisini arkadaşınızın duvarını korumaya göndereceksiniz. Belki gönderdiğiniz askerler ile birlikte hepsi birden yenilecek ancak bunun önemi yok. Siz yapmanız gerekeni yaptınız.

Dünya üzerinde ölüm hariç her problemin bir çözümü şöyle veya böyle var. Arkadaşınızın duvarı yardımlarınıza rağmen yıkıldıysa tekrar inşa etmesi için yardım edeceksiniz.

Onlar da sizin duvarınıza saldırı olduğu zaman desteğinize koşacak ve mümkün olduğu kadar dimdik ayakta duracaksınız.

Bu savaş sırasında yapılacak şeydir. Peki ya barış?

Tarih boyunca barış dönemlerinde en uzun ömürlü olan krallıklar hiç bir zaman durmayarak zamana ayak uydurup savunmalarını geliştirmeye devam ederlerdi.

Şimdi bir duvarda ellerinde tüfekli askerlerin olduğunu ve bir diğer duvarda ellerinde yayları ile ok fırlatan askerler olduğunu düşünün. Burada saçma bir düzen olduğu gayet bariz.

Yapılacak şey basit: Teknolojisi ileri silahları kullanan duvar diğer duvarda bulunan askerlerin ilerlemesini beklemek yerine onların gelişmelerini sağlayacak.

En basit örnekle gidersek size piyangodan 1 milyon lira çıkarsa çekip en az yüz bin lirasını dost gördüğünüz insana vereceksiniz ki o da kendi parası ile gelişime ve zenginleşmeye odaklansın ve yarın siz yanlış yaptığınız bir yatırım esnasında para kaybettiğiniz zaman elini uzatarak sizi tekrar kaldırabilsin.

Çünkü kalenin bir burcu düşdüğü zaman diğerinin destek verebilmesi için her burcun kendini savunabilecek kadar güçlü olması gerekli.

Böylelikle hem sürekli gelişim, hem de olabilecek en optimal savunma gerçekleştirilmiş olur. Tek bir duvarın koruduğu kalenin etrafından düşmanlar nasıl elini kolunu sallaya sallaya geçecekse her duvarının son derece güçlü ve desteklenmiş olduğu bir kaleyi de o kadar zor geçecektir.

İnsanlar en yakınında olan kişilerin bile arkasından olabilecek en basit çıkarlar uğruna iş çevirirken siz insanlığın bu kadar uzun süre hayatta kalmasının en büyük sebebi sayesinde her problemi çok daha kolay bir şekilde atlatacaksınız: Dayanışma. 

6 Eylül 2021 Pazartesi

Ted Kaczynski ve Mobbing

Çok büyük bir kesime göre Amerika tarihinin en bilinen suçlusu büyüklü küçüklü bombalar yaparak kurbanları arasında hemen hemen hiç bağlantı bulunamadığı ve çok dikkatli olduğu için 17 yıl boyunca aranan "Unabomber" ismi ile bilinen Ted Kaczynski abimizdir.

Kendisi hala hapiste hayatını sürdürmektedir.

Peki mobbing ne alaka diyeceksiniz bir bombacının hayatı ile. 

Ted Kaczynski fotoğraflarına falan bakarsanız gençlik yıllarında karizmatik şekil şukul biri olsa bile sonraki hayatında tek başına kulübede yaşayan, yüzüne gözüne dikkat etmeyen bir orman adamına dönüşmüştür (hayatının sonra ki kısmı muhtemelen benim de sonum olucak).

Bunun neden böyle olduğuna dair pek çok uzman yorum getirse bile kestirmek tam olarak mümkün değil. Kaczynski için şizofreni teşhisi de koyulduğu için ona da soramayız maalesef. 

Ancak neden bu adamın böyle kafayı sıyırdığına dair bilinen teorilerin içerisinde en destek toplamış olanlarından biri üniversite günlerinde üzerinde uygulanan mobbingdir.

Üstelik deneyle yapılmış bir mobbing. 

CIA tarafından sorgulama konusunda çalışmalarından faydalanılan Dr. Henry Murray IQ testi 163 yani dahi seviyesinde çıktığı için daha 16 yaşında Harvard Üniversitesine giren genç Ted Kaczynski kardeşimizin üzerinde insanların stres altında nasıl tepki vereceğini öğrenebilmesini sağlayacak olan bir araştırma yapmaya başlar. 

Deneyler 3 yıl boyunca devam eder ve basit anlatırsam Dr. Henry sizden herhangi bir konuda yazı yazmanızı ister ve sonra masaya oturtup yazdığınız yazıyı, fikirlerinizi, karakterinizi ve davranışlarınızı yerden yer vurur. 

Bir annenize küfür edilmediğiniz kalır yani öyle bir aşağılamadan bahsediyorum. 

Ted'in hayatı hakkında izlediğim belgesellerden birinde bu deneyler hakkında eski bir CIA çalışanı Doktor Henry'nin çalışmalarının sorgulanan El Kaide yandaşları üzerinde olan etkilerini anlattığı zaman tüylerim diken diken oldu resmen. 

Sorgulama teknikleri kişinin zihnini ve karakter biçimini yıkarak sorgulayan insana her türlü bilgiyi verecek şekilde yeniden inşa ediliyordu. 

Bambaşka birine dönüştürmek gibi yani.

O yaşa kadar biraz içine kapanık olsa bile normal bir insan olan Ted Kaczynski kimsenin haberi olmadan girmişti bu deneylere. 

3 yıl boyunca hakarete uğrayıp sürekli stres altında tutulmuştu. Dersten bırakılmakla tehdit edilmişti ve nefes bile aldırılmamıştı. Bu yaşadıklarının üzerine önce arkadaşlarından tamamen uzaklaştı ve kısa bir süre sonra medeniyeti tamamen terk edip bombalar yaparak önüne gelene yollamaya başladı. O zamana kadar şiddete eğilimi hiç gözlemlenmemiş bir adam kimya kitapları okuyup bomba yapmaya başladı. 

Şu mobbing kelimesini her yerde duyuyoruz ve ne anlama geldiğini bence bunu okuyan herkes biliyordur zaten. 

Herkesin dilinde olduğu için değeri ve anlamı azaldı ancak doğru kişiye yanlış zamanda (Ted daha ergenlik çağındaydı) yanlış kişiye (Ted annesinden bir dönem ilgi göremediği için empati kurmakta zaten zorlanan birisiydi) yapılırsa nasıl bir etki yaratabileceğini görmenizi istedim. Daha 2 gün önce intihar eden bir öğretmen gördüm mobbing yüzünden. İntihar ettiği için o mobbing uygulayanların pek vicdan azabı çekeceğini sanmıyorum. Peki kadın soyadını Kacynzski olarak değiştirip sizin ailenizi ve çocuklarınızı bombalasaydı? Bunun da dolaylı sebebi siz olsaydınız nasıl hissederdiniz acaba? (Böyle yazınca sanki çok sinirliymişim gibi gelmesin diş çektirdim onun ağrısından gözlerim yarı açık yazabiliyorum) 

İnsanlarla iletişim kurmak yerine tehdit etmek falan bir işe yaramaz. Korku ile kurulan düzen uzun ömürlü ve faydalı olmaz. Bunu kafanıza sokun ve çıkarmayın lütfen. 




2 Eylül 2021 Perşembe

Saygıyı Hak Etmek

Yaşadığım hayatın 7703. gününün gecesine gelene kadar neredeyse sayısız kere ne kadar saygısız biri olduğumu duydum ve son 3-4 yıldan beri cevabım kelimelerin dizilimi olarak değişmiş olsa bile vermek istediğim mesaj aynı:

Saygı ünvanlara ve lakaplara verilmez. İnsanın sahip olduğu kişilik özelliklerine verilir.

Bir insan sırf bir ünvana sahip oldu diye saygılı davranma zorunluluğunun toplum tarafından zorla insana dikte edilen davranış şekillerinden bir diğeri olduğundan eminim.

Sizi bilemem ama şahsi fikrime göre önemli olan ünvana sahip olmak değil. İnsanın o ünvana sahip olana kadar yaşadığı olaylarda verdiği kararlar, davranış şekilleri ve hayata bakış açısıdır.

Şahsi kriterlerimize rağmen kişinin mesleğinden, yaşadığı evden, sahip olduğu servetten dolayı saygı duymak çocuksu ve açık söylemek gerekirse alçak bir davranış gibi geliyor. 

Kibar olmak değil saygı duymak diyorum. 

Karşınıza biri çıkınca suratına tokat atıp annesine babasına küfür etmeliyiz demiyorum tabii ki. Gerekmediği sürece yani. 

Aile üyeleriniz bile dahil. Bildiğimiz kadarıyla kimse bize bu dünyaya getirirken isteyip istemediğimizi sormadı. Şayet kişisel olarak saygı duyma isteğini içinizde uyandırmıyorsa duymanıza gerek yoktur.

"Ben senin üstünüm saygı duymak zorundasın."
"Benim senden daha çok param var saygı duymak zorundasın."
"Ben senin öğretmeninim saygı duymak zorundasın."
"Ben senin babanım saygı duymak zorundasın."
"Ben bu ülkenin Başkanıyım saygı duymak zorundasın."
"Ben bir Tanrı'yım saygı duymak zorundasın."

Sonuncusu gerçek bile olsa hepsi birer çöp.

Şahsen şimdiye kadar saygı duyduğum insanların genel özellikleri hep aynı olduğunu fark ettim ama buraya yazmak yerine size de aynı şeyi yapmanızı önereceğim.

Sevgi duymaktan çok saygı duyduğunuz ve neredeyse her söylediğini karakterinize saldırılmış gibi hissetmeden yapacağınız kişileri düşünün. Eğer bu bir elin parmaklarını çok fazla geçiyorsa sıkıntı var demektir onu da not edeyim.

Şu an aklıma sadece 4 kişi geliyor. Hepsi de hayatımın sonralarında tanıdığım ve hemen hemen tamamen birbirinden alakasız konularla ilgilenen kişiler. Ama hepsine saygım sonsuz. 

Hayat hikayeleri, fiziksel özellikleri ve hatta etnik özellikleri bambaşka olsa bile onlara içten içe saygı duymama sebep olan belirli özellikler var. 

Bu özellikleri taşımayan insana saygı duymam imkansız ve zorla saygı duymamın istenmesi bunu değiştiremez. 

O yüzden belki de saygı dediğimiz şeyi başkalarının kriterlerine göre değil kendi kriterlerimize göre vermeyi tekrar öğrenmeliyiz. Tıpkı çocuklukta sevip sevmediğimiz kişilere aklımızda ne varsa söylediğimiz gibi. 

Her geçen gün özgürlüğümüzü dünyanın elinden geri almamız dileğiyle. 

29 Ağustos 2021 Pazar

Anılarımızda Seçicilik ve Sahte Özlem

Maalesef ki insan bedeni ve hislerinin oldukça kalın illüzyon perdelerinin ardında aslında hemen hemen tamamen yapay ve bir düzene bağlı olduğuna yıllar içerisinde tamamen ikna olmuş olsam da, benim de bu güne kadar yaşadığım hayat içerisinde unutmakta zorlandığım insanlar ve olaylar var.

Nostaljik birisi olduğum için bunun büyük ölçüde normal olduğunu bilsem bile artık geride bırakmam gereken şeyleri kesip atamamak gerçekten sinir bozucu geldi şimdiye kadar.

Bu durumu çözmek için pek çok şey düşünüp denesem bile bir adet fazlasıyla basit yöntem kadar etkili olan çok az şey gördüm.

Çoğu etkili olsa bile neredeyse hepsi tamamen geçici çözümler oldu maalesef.

Ancak görünüşe göre anılarımızın ne kadar doğru olup olmadığını bir kaç dakika içerisinde oturduğumuz yerde kontrol etmek çok daha etkili oluyor.

(Gelecekten yani 20 dakika sonra yazıyı bitirdiğim andan geldim ve buraya not düşüyorum bu bahsedeceğim şey kesinlikle herkes için geçerli değildir; ancak bir kişiye veya zamana özlem duyup bu durumun mantıksızlığını bilip yine de aklına gelince istemsizce özleyen biriyseniz faydalanabilirsiniz)

Arapça "Nisyan" kelimesinden gelen "İnsan" kelimesi unutan anlamına gelir derler.

"Nimet-ül nisyan" ise Arapça bir deyimdir. "Unutmak nimettir" anlamına gelir.

İnsanın unuttuğu ve pek çok anıyı kaydetmediği taktirde belki ölene kadar hiç hatırlamadığını biliyoruz ve tecrübe ediyoruz zaten. 

Kısa bir dönem günlük tutup bir kaç yıl sonra okursanız anlayacaksınız emin olun. 

Ancak bu insanın unutma olayının hoş olmayan yanları da var işte. 

Şöyle ki: İnsan hayatından artık çıkmış olan birine özlem duyuyor ve onu aklından çıkaramıyorsa bunun sebebinin bizzat kendi beyninin o kişi hakkında olan negatif anı ve detayları silmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. 

Veya hayatınızın bir dönemini özlüyorsanız aslında o günler o kadar güzel geçmemiş olsa bile kötü detayları zihin geriye attığı için size hoş geliyor olabilir. 

Bakın anıların detaylarını siliyor demiyorum, geriye atıyor.

Çünkü beyin gerçekten ama gerçekten çok kurnaz bir organ.

Negatif olan ve kişiye üzüntü veren şeyleri şöyle veya böyle görmezlikten geliyor. Aşırı üzüntünün depresyona, depresyonun umutsuzluğa, umutsuzluğun intihara sürüklediğini biliyor. Ve beynin korktuğu bir tek şey varsa o da kontrol ettiği bedenin ölümü oluyor. Hatta bu asla olmaz dediğimiz şeylere bile yol açabiliyor.

Hala fazla bilinmese ve doktorların büyük bir kısmı alzheimer hastalığını sadece kafaya alınan hasarlar veya genetik yatkınlığa bağlasalar da son bir kaç yılda yapılan araştırmalar sürekli olarak çocukluk döneminde yaşanan travmaların sonradan alzheimer hastalığına sebep olabileceğini gösteriyor.

Nörolojik açıdan dışarıdan bir hasar almamış, sadece sevgi görmeyip ailesi tarafından azarlanıp değersiz hissettirilmiş bir çocuğun büyüdüğü zaman alzheimer olmasına sebep olacak hiç bir şey yok. Ancak oluyor. 

Bu yüzden günümüzün önde gelen psikologları bunu beynin geçmişte yaşadığı kötü anıları unutma çabasının ekstrem versiyonu olarak görüyor.

Beyin bu derece kurnaz ve negatif hislerden kaçmaya çalışırken siz şu an özlediğiniz kişinin gerçekten kafanızda hatırladığınız kadar mükemmel birisi olduğuna inanıyor musunuz gerçekten?

Yoksa sadece mükemmel olan taraflarını mı görüyorsunuz?

Kafanızda bu kişiyi canlandırın desem ilk oluşan görüntü muhtemelen oldukça güzel veya yakışıklı bir görüntüdür. Eli ayağı düzgün, hoş falan.

Şimdi zorlayın bakalım bu kişinin gerçekten rezil göründüğü bir halini hatırlamaya çalışın.

Eğer öyle bir halini görmediyseniz kafanızda canlandırın.

Unutamadığınız kişinin hoş bir görüntüsü yerine berbat bir görüntüsü kafanızda canlandığı zaman canınız onu o kadar istemiyorsa sizi tebrik ederim, libidonuz sizi sevgi duyduğunuza inandırmış. 

Eğer özlediğiniz bazı günleri gerçekten detaylı hatırlamaya çalışırsanız da belki o kadar güzel olmadıklarını göreceksinizdir. 

Şahsen aynı durumdan muzdarip olmuş olsam da bu yöntem ile gereksiz sözde "özlem" hissinin etkisiyle sigara içme olayını neredeyse tamamen yok ettim. Umarım siz de faydalanırsınız. Daha da iyisi faydalanmak zorunda kalmazsınız. 


25 Ağustos 2021 Çarşamba

Aşk Fikrinin Sonlanışı

"Teknolojik Tekillik" terimini belki ilk kez burada duyacaksınız ancak bu kadar zıtlık ve kafa karışıklığını üzerinde taşıyıp yörüngesine hareket çekip güneşe süzülerek intihar etmemeyi milyarlarca yıldır başarabilen bu gezegenin üzerinde 35 yıldan daha az yaşadıysanız algıda seçiciliğin de etkisiyle bundan sonra her geçen yıl daha sıklıkla duyacaksınız demektir.

Basit bir anlatımla teknolojik tekillik yapay zekanın bu gidişle insan zekasını eninde sonunda geçeceği zaman çizgisi içerisinde iki türün eşit düzeyde olduğu noktayı gösterir. 

İnsan ve robotların ayırt edilemez olduğu bir zamanı düşünün, yarı robot yarı insanların varlığını falan. İşte bu teknolojik tekilliktir. Dönüm noktası. 

Bu olay gerçekleştiği zaman insanların karşılaştığı her şeyi istatistik ve neden sonuç olarak göreceğini düşünen bir grup var. Ben de o grubun gururlu bir üyesiyim.

İnsan bedeni et, kan, nöronlar gibi bir yığın ıvır zıvırın omlet yapılması ile meydana gelmiştir ve itiraf etmek gerekirse fazlasıyla etkileyici bir işçiliktir.

Ancak bu bedeni hayvanların ve diğer canlı/cansız nesnelerin bedenlerinden ayıran asıl şey duygular ve düşüncelerdir.

Düşünceler tamam, yapay zeka ile birleşmiş bir insan bizim şu an anlayamayacağımız kadar hızlı bir düşünce kapasitesine sahip olacaktır.

Peki duygular?

Açıklaması zor olacak ancak şöyle düşünün:

Duygular devasa bir ölçüde insan vücudunda üretilen hormonlar tarafından yönlendirilir. (Detaylıca duyguların gerçek olmayışını anlatacağım sonra.)

Bilgisayarlar ve yapay zeka ise hormonların kontrolünde değildir. Vücutları metaldir ve sadece sebep ve sonuçlara odaklanır.

İnsan = Ya abi ben Ahmet'ten/Zeynep'ten çok hoşlanıyorum sanki ne bileyim o diğer hiç bir insana benzemiyor sanki birbirimiz için yaratılmışız gibi geliyor. Onunla evlenmek ve yuva kurmak istiyorum. (Oksitosin, dopamin, serotonin ve androstadienone gibi aşırı uzun isimli milyon tane hormon ve feromonun etkisinde olan bir insanın hormonların etkisi yok olmadan bir kaç yıl önce yaptığı tipik konuşma şekli) 

Yapay zeka = Ahmet/Zeynep mevcut bulunduğum medeniyetin erişebildiğim kısmında yer alan kişilerin içerisinde düzenli bir şekilde çiftleşmeye anlaşarak türümün dünya üzerinde varlığını devam etmesini sağlamam için uygun en fayda getiren kişi. (Hormonlardan uzak, tamamen faydacı bir bakış açısıyla evlilikte karar veriş) 

Demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi?

Aşk diye bir şey olduğuna inanmasam da inanan milyonlarca insan var. Saygı duyarım ve var olduğuna inanmak isterim. 

Ancak yapay zeka ile insanlık bir araya gelirse, yapay zeka katlanarak ilerlediği için insan zekasına baskın gelip her ne kadar duyguları farklı yöntemlerle yaşamaya çalışsa da her zaman taklitten ibaret olacağı için aşk denilen şeyin gerçek olma fikri yok olabilir. 
 
Herkes kendi yaşadığına aşk diyebilir ki belki de hepsi yanlıştır. Belki hepsi doğrudur. 

Ve belki de yapay zeka aşk veya sevginin gerçeğe çok çok yakın halini hissedebilecek kadar gelişir. Robotlar evlenme programlarına falan çıkıyor böyle düşünsenize. 

Umalım da robotlaştığımız zamanlarda da bizi farklı yapan şeyleri tamamen kaybetmeyiz. Ve yine umalım ki benim düşündüğümün aksine hiç bir sebebe bağlı olmayacak şekilde aşkı başka bir varlığa karşı hissedebiliyoruzdur. 



20 Ağustos 2021 Cuma

Uyuşturucu Neden Yasal Değildir?

İnsanoğlu tarih boyunca bizzat kendi doğası gereği yasak olan şeye çekilmiştir. Ve mutlaka her dönem toplum üyelerinin çekildiği bir şey olmuştur. Kapalı kapılar ardında dışarıda sorsan asla yapılmaması gereken şeyler hiç düşünülmeden gerçekleştirilir ve bir sır olarak kalır.

Yaratılış hikayesinde olan yasak elma aslında varlığını farklı şekillerde sürdürmektedir yani.

Günümüzün yasak elması ise beynin kimyasını ters düz edip bağımlılık yapan uyuşturucu maddelerdir.

Her uyuşturucu farklı etkiler gösterse bile çok büyük bir kısmı depresyona girip intihar etmemizi önlemek için var olan beynin mutluluk hormonu (serotonin) ve motivasyon veren ödül hormonu (dopamin) üreten kısımlarını parmağında oyuncak ettiği için, kişilerde bağımlılık yaparlar.

İnsana kendini ağırdan sat derler ya hani biri biriyle flört edince, orada olan mantık karşınızdaki kişiye ilgiyi yavaş yavaş vererek beyninde her ilginizi çektiğinde dopamin ve serotonin salgılanmasını tetikleyerek kendisini aşık olduğunu zannetmesini sağlamaktır.

Çok kötü bir ilişki içinde olsa bile ayrılamayan kişiler genelde harcadıkları zaman ve emeğe kıyamazlar ve sürekli zincirli kalacak kadar bağımlı olurlar "aşık" oldukları kişiye.

İşte bu etkiyi alın 12836816273617 sayısı ile çarpın. Bazı uyuşturucular o denli bağımlılık yapıcı.

Su, yemek ve kokain verilen farenin kokaini seçtiği onlarca araştırmada görülmüştür.

Şimdi uyuşturucunun ne kadar bağımlılık yaptığını tekrar hatırladığımıza göre uyuşturucuların serbest olması gerektiğini savunanların sık sık dediği bir argümanı söyleyeyim:

"Ya abi alkol ve sigara da zararlı görmüyor musunuz uyuşturucu içen kendisine içer başkasına zarar vermediği sürece sıkıntı yok özgürlüğümüz kısıtlanıyor." 

Bre cahil, bre gafil, bre akılsız arkadaşım benim. 

Uyuşturucu tamamen serbest bırakılırsa kullanımının durdurulamayacağını, belki çok az kişiyle başlayıp zamanla içine girdiği toplumu tamamen ele geçirebilecek kadar çekici olduğunu, sigara ve alkolün aksine tek kullanımın bile beynin işleyişinde kalıcı değişikliklere sebep olabileceğini göremiyor musun? 

Bir insan sırf iyi hissetmek için tek kullanımdan sonra en az 2 hafta klinik depresyona girecek kadar ağır bir şeyi vücuduna sokabiliyorsa zaten o maddeye bağlıdır, özgür değildir. Bu kişinin özgürlük kavramını ağzına alıp yaptıklarını savunması ise dikkate bile alınmamalıdır. Kişisel özgürlük ancak toplumun güvenliği ve sürdürülebilirliği garantiye alındıktan sonra söz konusu olmalıdır.

Peki gerçekten bir ortak nokta mı istiyorsunuz?

Tüketilen bu zevk veren maddelerin bağımlılık yapma yüzdeleri belirlenerek belli bir miktarın üstünde olan şeylerin kullanımı, üretimi, taşınması yasak olsun.

Sigaranın bağımlılık oranı %70 olmasına rağmen bağımlılık oranı %10 olan esrarın yasaklanmasını hiç bir zaman anlayamamışımdır mesela. Pek araştırmadığım için bir bildikleri vardır deyip geçiyorum artık.

Herneyse. Genel olarak uyuşturucuların neden yasaklı olması gerektiğini ve gerekirse nasıl orta yolun bulunabileceğini artık biliyoruz.

Biraz uzanayım. 

18 Ağustos 2021 Çarşamba

Panenteizm'de İbadetlerin Amacı

Daha iki gün önce dayanamayıp "Tanrı'ya İsyan" diye bir yazı yazıp şimdi bahsedeceğim konuya geçmek çok garip bir deneyim olacak ama napalım. Bir kaç tahta eksik doğmuşum yeryüzüne. 

Panenteizm konusunu hocam ilk anlattığı ve Tanrı'nın aslında görülen görünmeyen her şeyin varlığını kapsadığını, her vücutta ve maddede kendi kendisini deneyimlediğini söylediği zaman içimden saçmaladığını düşünüp küfür etmeyi bıraktığım saniye ilk sorularımdan biri bu olmuştu diye hatırlıyorum:

"Yahu Tanrı zaten her şeyi kapsıyorsa neden ibadet ediyor insanlar?" 

Dün olduğum covid aşısı yüzünden biraz halsizim ama elden geldiği kadar öğrendiklerimi yazayım bakalım.

Süper basit özet: Hani en bilinen dinlere göre ibadetler öldükten sonra cennet veya cehenneme gitmemizi belirliyor ya, ibadetleri yapınca sevap kazanıyoz ya, ölünce de o sevaplarla deyim yerindeyse Tanrı ile ticaret yapıp arsa satın alıyoz ya? 

Panenteist düşünceye göre insan belirli ibadetleri yaparak kötü huylarından arınıyor, kafasında yarattığı ve gerçek olmayan egosunu yavaş yavaş eriterek vücuduna Tanrı'nın dolmasını sağlıyor. Sonunda her maddenin özünü görerek aslında sadece Tanrı'nın olduğunu görüyor. Matrix finalini hatırlayan? 

Hani Ömer Hayyam'ın şarap iç dediği şiirler var ya? O şarabın ne olduğunu sanarsınız be kardeşim? 

ŞARAP İÇ, BİRE BİRDİR DERDE TASAYA;
NE BU DÜNYA KALIR, NE ÖTEKİ DÜNYA,
NE SERİN ATEŞTİR O, NE CAN DOLU SU;
ÇABUK OL, BULUP İÇEMEZSİN MEZARDA.

- Ömer Hayyam 

Adamın yapttığı sembolizmi bu anlattıklarımdan sonra bile göremiyorsanız tanıdığım optikçiler var bu arada. 


Meditasyon / Namaz

Bunun neden yapıldığını tamamen yazmaya kalksam sanırım ufak çaplı bir ansiklopedi olur. 

Ancak en bilinen faydası, yani insanın dünya hayatından kısa bir süreliğine uzaklaştırılması en yüzeysel yararıdır. 

Asıl bahsetmek istediğim faydası ise insanın içe dönmesini sağlamasıdır. 

İnsan Tanrı'yı içinde bulacaktır. O'nu dışarıda araması, cennette bir tahtta oturduğunu falan hayal etmesi saçmadır. 

Hem sonsuz, hem doğurmamış, hem bölünmeyen bir şey olacak, hem de bir bedenin içine sığacak. Yahu bu denklemin saçmalığını neden göremiyor insanlar? 

Dışarıda aramak kafaları karıştırmaktan başka bir şey yapmaz. 

Tanrı'nın krallığı içinizdedir. 
-Luka 17:21

Ben, kainata, yere, göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım. 
-Kutsi Hadis

İnsan gerekirse meditasyonunu çıplak yapsın, gerekirse amuda kalksın, içine dönüp düşüncelerinden uzaklaştığı sürece o ibadet boşa olmayacaktır. 

Meditasyon veya namaz uygulandıkça insanın yavaş yavaş düşüncelerinin arasından sıyrılıp bir çeşit trans haline geçmesi amaçlanır. 

İslami literatür buna "Vecd" hali der. Vecd halinin en üst noktasına ise "Vücud". Çünkü sürekli içine dönerek vecd halini deneyimleyen insanın artık egosu tamamen yok olmuştur ve gerçek vücuduna, evrenin ta kendisine erişmiştir. Egosu yok olduğu için deyim yerindeyse kendisini öldürerek bu hali deneyimleyene "Müntehi" yani sona gelen, nihayete ermiş kişi denir. "Müntehir" yani intihar etmiş kişi kelimesine benzerlik boşuna değildir. 

Vecd haline girmeye sebep olan faktörlerin en önemlilerinden biri alnımızın tam ortasında bulunan epifiz bezinde üretilen DMT molekülüdür. 

Meditasyon esnasında bolca üretilir. Bu kısmı unutmayın. 

Aslında meditasyonda olan her hareketin, her sözün özetini bildiğim kadarıyla geçmek isterdim ancak bu sayfa aşırı uzun olacağı için belki başka sefere. 


Oruç
 
Ne kadar gariptir, neredeyse bütün ileri gelen dinler takipçilerinden bir süre besin ve sıkı tüketimini kesmelerini ister. 

Her din aynı yola çıkıyor ve şöyle veya böyle oruç mutlaka şart gibi. Peki neden? 

Öncelikle söyleyeyim en basit sebep olan insanların açlık ile nefslerini terbiye etme ve kendilerinden aşağıda olan kişiler ile empati kurma yeteneklerini arttırarak toplum içinde daha adil ve sevgi dolu bir düzen kurma amacı kesinlikle geçerli. 

Onun derinine inince ise az önce bahsettiğim epifiz bezi ve DMT hormonu geliyor. 

Son araştırmalar ile DMT aslında sadece epifiz bezinde değil beynin pek çok bölgesinde üretilen bir madde olduğu artık kanıtlanmış olsa bile 2000 yılında Rick Strassman'ın "DMT: Ruh Molekülü" isimli kitabının popülerliği sayesinde görmezden gelinen bir gerçek. Kitapta epifiz bezinde üretiliyor denildiği için artık bu bilginin yanlış olduğunu kanıtlamak neredeyse imkansız. 

Neyse konudan sapmayayım. 

DMT insanın farklı bir bilinç seviyesine geçmesinde önemli bir rol oynar. Kimisi ona "Ruhun kapısı" adını verir fiziksel evren ile ruhsal evreni bağladığı için. 

Ve bilin bakalım DMT ne zaman üretilmez? 

Sabah, güneş açtığı zamanlarda. 

Peki bilin bakalım sabah bile DMT üretilmesini ne sağlar? 

Midenin tamamiyle boş olması. 

Evet saçma gelebilir ancak hem su hem yemek orucu birleşince DMT hormonu üretilmeye devam ediyor beyinde. 

Şimdi şunu düşünün:

Ramazan ayında 30 gün boyunca günışığında yemek yemeyi bırakıp güneş battıktan sonra hayatına devam eden ve bu DMT'nin üzerine bir de bilinçli bir şekilde meditasyonla içine dönen insanın hakikati bulma olasılığı ne kadar yüksektir farkında mısınız? 

Bunun üzerine bir de peygamberlerin gece namazını ne çok dile getirdiğini ve aydınlanmışların gece karanlıkta meditasyona olan düşkünlüğünü hesaba katın. Her şey bir hedefe yönelmiş gibi değil mi? 

Kurban

Kurban hakkında geçen Kurban bayramında yazmıştım "Panenteizm ve Kurban" yazısında ancak yine de özet geçeyim.

Hemen hemen her medeniyetin uzak veya yakın tarihinde kurban ibadeti gerçekleştirilmiştir. Azteklerde insan kurban etmeye kadar ilerlemiştir. 

Kurban belki de en yanlış anlaşılmış ibadet olabilir.

İnsanın kurban etmesi gereken bir şey varsa o da kendi içindeki hayvani duygu ve hisleridir.

Düşük frekanslı olan ne varsa her şeyden kurtulmaktır. Bunu cennet ve cehennem konuları hakkında yazarken daha çok bahsedeceğim.

Daha çok bilgi almak için "Panenteizm ve Kurban" yazısını okuyabilirsiniz. Ellerim acımaya başladı yazarken.

Zekat

İsim olarak direkt bir ibadet olmasa da elinizde olan mal ve mülkten insanlara vermek Hıristiyanlıkta da mevcuttur. 

İslam'da var olduğunu da biliyoruz. 

Ve daha sayamayacağım kadar çok din başkalarına mal ve mülk ile yardım etmeyi emrettiğini biliyoruz. 

Ancak zekat sıradan bir insan için belirli kişilere para vermek.

Peh.

Semazenlerin dönerken el hizalarına hiç dikkat ettiniz mi? Sağ el yukarıya sol el aşağıya dönüktür. Hakk'tan alıp halka vermek anlamına gelir.

İnsan zekat verirken hesabı yapıp birine para verip geçebilir.

Veya para verdiği kişinin yüzünde halk yerine Tanrı'yı görebilir. Verdiği paranın maddesel olarak önemsizliğini görebilir. Hem verenin, hem alanın, hem de verilenin aslında Tanrı olduğunu anlayabilir. Bu bilinçle eylemi gerçekleştirebilir.

Zekat vermemek de insanın içinde bulunan Tanrı'nın varlığından bihaber olmaktır.

Her biri bağlantılı ve bir amaca hizmet ediyor.

Eğer bu yazıda aradığınız şeyi bulamadıysanız aramaya devam edin. Şahsen mantık insanı olduğum için her hareketin, her kelimenin bir sebep ile ilgili olduğunu görene kadar araştırdım. Gerçekten sebepsiz bir tek şey bile yok. Cevaplanması imkansız olan tek bir soru buldum onun dışında her şeyin bir sebebi var. Araştırmaktan asla bıkmayın. Bilenle bilmeyen asla bir değildir.

O cevaplanamayan soruyu belki bir ara yazarım. 

15 Ağustos 2021 Pazar

Tanrıya İsyan

Sabah 6 olmak üzereyken yine düşünceler üstüme geldi ve yenik düştüm. Şimdiden uyarıyorum, eğer dindar birisiyseniz bu yazı kesinlikle size göre olmayacak.

Yaklaşık 2 buçuk ay önce yani Haziran ayının ilk günlerinde Bodrum'da ismini hatırlayamadığım bir otelin odasında o zamana dek hiç olmadığım kadar sarhoş bir şekilde uzanmaktaydım.

Sessiz yaz geceleri nasıl güzeldir bilirsiniz, insan yapayalnız olsa bile sanki gözle görünmeyen bir varlık hemen yanınızdadır. Kolunu omzunuza atmıştır ve arkadaşlık ediyordur size. Kendi kendinize olan düşüncelerinize cevap veriyordur rüzgarın fısıldamalarının ardından. 

İşte ben o varlığı duyamıyordum aşağı katta bağıra çağıra konuşan bir grup ruh hastası yüzünden. Açtım müziğin sesini sonuna kadar. Kapattım balkon kapısını ve düşüncelerin gelmesini bekledim.

2017-2018 yıllarında yeni oturtmaya başladığım Panenteist düşüncelerimi mantık ile birleştirebilmiş ve hayatımda yaptığım bir dizi başlangıcın da sağladığı rahatlama ile varoluşsal krizlerimi neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştım.

Tanrı ve hayatın amacı gibi soruları kenara atmıştım çünkü en saçma soruya bile bir cevap bulunuyordu eninde sonunda. Önemli olan aramaya devam etmekti.

Böyle güzel bir kaç yıl geçmiş olsa da karantina beni de etkiledi ve görmezden gelmeye çalıştığım düşünceleri su yüzüne çıkarmayı başardı. 

Hatta daha iyi bir terim kullanırsak beni "Eşek sudan gelinceye kadar dövdü." Çünkü uzun bir süre dile getiremediğim bir gerçek vardı ve isyan edene kadar uzun uzadıya direndim. 

Ve sonunda, o sıcak Bodrum gecesinde bir gerçeği kabul ettim:

Tanrı, düzen, sistem, plan veya adına ne koyarsanız koyun. İnsanlar ve varlıklar acı çekiyor ve bu gerçek ortada dururken hiç bir şey bunu olduğundan şirin gösteremez. 

İsterse Tanrı yukarıda bizi bekliyor olsun veya olmasın, isterse Tanrı her varlığın asıl yansıması olsun veya olmasın, isterse her yaratılmış varlık mükemmel olsun veya olmasın, isterse bu düzen bir hayalden ibaret olsun veya olmasın, isterse insanlar Tanrı'nın çocukları olsun veya olmasın, isterse bütün bu yaşananlar bir imtihan olsun veya olmasın, isterse her şey bir simülasyon olsun veya olmasın. 

İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, bebekler, yavrular acı çektiği sürece bu düzenin bir kutsallığı, hayran olunacak, saygı duyulacak, tapılacak veya ibadet edilecek bir tarafı yoktur. 

"Ya saygısız herif Tanrı acı hissini yarattı ama o da gerçek değil ki beyinde üretiliyor bilmiyor musun? Burada Tanrı suçlu değil." 

Acı hissi beyinde yaratılan bir histir. Yani aslında gerçek değildir. Kolunuza iğne batınca aslında acı hissetmenizin sebebi beyninizin sizi uyarmasıdır. Kolunuza verilen hasar sizi ölüme sürükleyemez belki, ancak beyin işi garantiye almayı sever. En çok istediği şey hayatta kalmaktır. Yani acı hissi aslında yoktur. (Araştırmak isteyenler cüzzam hastalarının nasıl acı hissini yitirdiğini inceleyebilir)

İyi hoş güzel. Fakat. 

İstediğimiz kadar ilahileri güzel bir şekilde söyleyelim, huşu hissini dua ederken iliklerimize kadar hissedelim, evrende olan yaratımlara bakıp hayret edelim, kutsal kitaplarda şifreler bulup kendi dinimizin doğru olduğunu iddia edelim.  

Ve istersek acı hissinin aslında gerçek olmadığını, bir illüzyondan ibaret olduğunu iddia edelim. 

ÖNEMİ YOK.

İnsanlar ve özellikle çocuklar daha isimlerini söyleyemeden ne acılar çekiyor. Üstelik hiç bir inanç bunun bir çeşit "imtihan" olduğunu bana kanıtlayamaz. Daha tuvalete gidemeyen ufacık çocuk gözünün önünde anne ve babasını kaybediyor, hadi buna sınav dedik tamam. Peki o çocuk anne ve babasını kaybettikten kısacık bir süre sonra öldü. E neyin sınavını neden vermiş oldu bu çocuk? Eline ne geçti? Bu sınava girmeyi istemiş miydi? Bu ne saçma iş ya?

Evrenin yaratılma amacı ne olursa olsun umurumda değil. Gerekirse Tanrı'nın bilinmeyi istemesi, sevgisinin dolup taşması, egoist olması veya her ne ise işte. 

Hiç bir amaç, çocukların ölüp acı çektiği bu dünyanın yaratılmasını haklı çıkaramaz.

Bakın hırsızlıktır, zinadır yani çoğu dinin günah saydığı şeylerden bahsetmiyorum onlar büyük ölçüde kişiyi ilgilendirir ve affedilebilir niteliktedir. 

Ancak ölümün geri dönüşü ve telafi edişi yoktur.

Özellikle çocukların ve hayvanların ölümlerini diyorum.

Çünkü onlar oyuna dahil değiller.

Üstelik şu an sadece fiziksel acıdan bahsediyorum. 

Psikolojik acı (vicdan azabı dedikleri olay) konusu daha açılmadı bile. 

Hala inancım Panenteizm ve yüksek olasılıkla bu ölene kadar böyle kalacak. Tanrı'nın bilindik anlamda olmasa bile varlığına dair hiç bir şüphem yok. Ancak düşüncesiz, arsız ve tamamen pislik olduğuna dair de pek şüphem yok. 

Panenteizm inancında Tanrı'nın görülüp görünmeyen her yerde olup kendinden bihaber olarak farklı hayatlar tecrübe ettiğini bilmek de ironik. Bu durumda şu an fark etmeden kendi kendine pislik diyen depresif ve uykusuz birinin rolünü üstlenmiş durumda.

Ama herneyse. Bu gerçekle yaşamak aslında biraz özgürleştirici gibi. Tanrı'ya karşı bayağı ilgisiz kalıyorsunuz ve hayali ahlak parmaklıkları büyük ölçüde zayıflıyor. 

Tabii ki nehir her zaman akmalı. Şu an böyle düşünüyor olsam da bir gün buraya inanılmaz iç açıcı ve Tanrı sevgisi temalı (neredeyse kusar) yazılar da yazabilirim. Sonra ikiyüzlü demeyin. 

8 Ağustos 2021 Pazar

Hayalgücünün Sınırları Vardır

İnsanın cehaletinin ve hayal kurma yeteneğinin sınırı yoktur. İkisi de dipsiz bir kuyu gibidir.
-Nikolay Gavriloviç

Birinci kısıma can gönülden inansam ve katılsam da ikinci kısıma hak veremiyorum.

Hayal gücünün sınırsız olduğu ve insanın her şeyi kafasında canlandırabileceği dünya üzerinde neredeyse bütün insanlara söyleniyor uzun süredir.

Hayal gücünün zeka göstergesi olduğundan falan da bahseder pek çok kişi.

Özellikle çocuklara eğitim veren kişilerin favori sloganlarından biridir eğitim konusunda ne kadar yenilikçi olduklarını göstermek için.

Ve evet, hayal gücü bence de gerçekten zeka belirtisidir. Buna kesinlikle katılıyor ve destekliyorum. 

Ancak sınırsız olması? Bilimsel olarak bunun yanlış olduğu çok da duyulmamış bir gerçek.

Anlaması aşırı kolay olmasına rağmen sanırım insanların pek merak etmediği bir konu hayal gücü. Fakat araştıran birisi olursa ve gerçekten derinlere inerse karşısına çok basit bir inceleme alanı çıkacaktır:

Rüyalar.

Rüyalar Dünya üzerinde olan en büyük gizemlerden biri düşüncesindeyim. Ne kadar açıklamaya çalışsalar bile sanki bir şeyler eksik gibi. Bir şeyler yarım kalıyor gibi.

Kör insanlar ve körlük bana çok ürpertici ancak ilgi çekici gelmiştir uzun süredir. Özellikle doğuştan kör olanlar.

Kör olmaları ile barışık insanlar gerçekten çok sevecen kişiler oluyorlar. Kendi tecrübelerini paylaşmaya ve aynı soruları tekrar tekrar almalarına rağmen kibar davranmaya çalışıyorlar. İlham verici ve örnek alınması gereken insanlar.

Rüyalarından da bahsediyorlar.

Garip bir şekilde kör doğmuş birisi hemen hemen hiç görüntü içeren rüya görmüyor, daha çok dış dünyadan aldıkları koku ve sesler ile hisleri stimüle oluyor rüyalarında. 

Eee, hayal gücü nerede? 

Eğer hayal gücü insanların beyinlerini kullanarak sınırsız derecede şey yaratabilmeye olanak sağlayan bir yetenek olsaydı bu insanlar hem kör, hem sağır, hem de koku alamayan kişiler olmalarına rağmen rüyalarında bir şeyler canlanırdı. Dış dünya ile uzaktan yakından alakası olmayan şeyler. 

Ancak gerçek şu ki hayal gücümüz dışarıdan hislerimizi stimüle eden herhangi bir şeyi alıp diğer hislerimizi stimüle eden herhangi bir şey ile bir araya getirip yeni evrenler elde etmemizi sağlar. 

Gün içerisinde sesi çok yüksek olan bir şarkı duydunuz. Bir kaç gün önce iki kişinin restoranda konuştuğu bir film sahnesi izlediniz. Eski bir arkadaşınızla sokakta karşılaştınız. 

O gece rüyanızda restoranda oturup eski arkadaşınız ile şarkının yavaş versiyonu çalarken yemek yediğinizi gördünüz. 

Beyin görüp şahit olduğu farklı şeyleri aldı, şişenin içinde çalkalayıp zihne geri döktü. 

Stimülasyon olmazsa hayal gücü dışarıdan malzeme gelmesini bekler. 

Kağıt yapan bir fabrikaya selüloz ve su gelmezse o fabrikadan kağıt çıkmaz arkadaş. 

Yapılamaz yani. 

İnsanın hayal gücü yoktan bir müzik besteleyemez. 

Ancak kozmik orkestranın dört bir yandan farklı yüzlerin ardından çıkan sesinden çok güzel remixler çıkarır. 

Gerçi dürüst olmak gerekirse ben insanoğlunun bütün fikir ve düşüncelerinin dışarıdan alıntı olup özelde kendisinin boş bir bardak olduğunu düşünüyorum (bu düşünce de dışarıdan bir alıntı). O konu üzerine yazacağım yazı bunun üzerine daha çok katacak. 

Görüşmek üzere. 




5 Ağustos 2021 Perşembe

Fizyoloji ve Psikolojinin Buluşma Noktası: Ayna Nöronlar

Şu toprak parçasının üzerinde ve ne olduğunu hala anlayamadığımız gerçeklikte pozitif olan sadece bir tane özellik varsa o da hayret edecek sayısız şey olmasıdır. Buna her geçen gün daha da inanıyorum.

Psikolojiyi ne kadar çok sevdiğimi yazdıklarımınn başlıklarına sadece 2 buçuk saniye bakarsanız fark edeceksinizdir. 

Uzun bir süredir insan vücudunun bir makineden ibaret olduğunu, his ve en derin duygularının bile fiziksel olarak hormonlar, nöronlar, bilinçaltı, travmalar ve frekanslar aracılığı ile kontrol edilebileceğine inanmışımdır. 

Bugün de yıllar önce İngilizce seviyemin şimdi olduğu kadar iyi olmadığı zamanlarda gördüğüm bir konu tekrar yoluma çıktı ve araştırmaya daldım. 

Ayna nöronlar.

Bu şeyler gerçekten mükemmel bir şey hatta harika ötesi bir şey.

Aşırı basit özet:

Bir üniversitede maymunların beyinlerini gözlemlerken hiç bir şey yapmayan bir maymunun belli yerlerinde beyin aktivitesi görüyorlar. Sonra o maymunun baktığı diğer maymunun beynini gözlemleyince ikisinin de aynı beyin bölgelerinin çalıştığını anlıyorlar. 

Yani oturduğu yerde karşısında kendisine benzeyen diğer bir canlıyı, bir maymunla empati yapıyordu. 

Bu demek oluyor ki siz oturun, hiç bir şey yapmayın. Eğer siz izlerken bir başka insan karşınızda yürürse onun beyninde hangi nöronlar çalışıyorsa sizde de çalışıyor. 

Yani kardeşim sen iste veya isteme eğer psikopat değilsen bu nöronlar otomatik çalışıp sana empati yaptırıyor. 

Şey gibi düşünün: Bir grup insanın öldüğünü yazı olarak okuyan insanlar genelde pek umursamadan geçer, ancak o ölen insanların kanlı vücutlarını videolarda, fotoğraflarda görünce nasıl da mideleri bulanır, onları bu duruma sokanlara nasıl da küfür ederler değil mi? 

Şimdi aklınıza bencil birisini ve bir de sürekli başkaları için merhamet hissedip yardım eden birini hayal edin. 

Psikopatlar yani diğer insanlar gibi duygu hissedemeyen insanlar da ayna nöronlara sahiplerdir. Ancak bir farkla. 

Eğer bir çocuğun ölüm videosunu görürseniz normal şartlar altındayken üzülürsünüz veya ölümüne sebep olan nesneye/varlığa öfke hissedersiniz değil mi? Psikopatlarda öyle olmuyor işte. Beyin nöronları aktive olmuyor. 

Ne zaman ki birisi gelip ona empati yapmasını söylerse ve psikopat olan birey empati yapmak için bilinçli bir şekilde uğraşırsa ayna nöronları çalışmaya başlıyor. 

Bizden tek farkları nöronlarının bir açma kapama düğmesi olması. Bizim otomatik onların manuel. 

Sonuca gelirsek:

Hani bazı kişilere başka kimseyi düşünmediği için bencil sıfatını layık görürüz, kimisine ise başkaları için yaşayan, cömert insan deriz ya, aslında o karakter özelliklerine sahip olmalarına sebep olan psikolojiye nasıl sahip olduklarını dokunabileceğiniz, görüp inceleyebileceğiniz yani soyut olmayan bir kaç beyin nöronunun ne derecede çalıştığını inceleyerek öğrenebiliyoruz. 

Ve Fizyoloji / Nöroloji alanına giren ayna nöronların insanların psikolojilerine nasıl etki yaptığını gözlemleyebiliyoruz. 

Aynı zamanda insanı farklı yaptığını düşündüğümüz şeylerin açma kapama düğmesi bulunursa aslında vücudumuzun bir makine olduğunu da.

Sigaraya ara verdim bir ay, benim yerime siz yakın. 



20 Temmuz 2021 Salı

Panenteizm ve Kurban

Kurban bayramına girdik ama hiç öyle bir hava yok corona sağolsun.

Ama şahsi olarak pek umrumda olduğunu da söyleyemem.

Binlerce hayvan ibadet adı altında öldürülüp başkalarına dağıtılıyor.

Yüzyıllar önce hayvanların ve az da olsa bazı toplumların insan kurban etmesi tanrılara bir çeşit hediye verilmesi olarak görülürdü.

Şimdi kurban ibadetinde ise bunun böyle olmadığı, diğer insanlara yardım amacıyla yapıldığı söyleniyor.

Anlaşılır bir durum.

Panenteist düşüncede ise kurban edilen şey aslında insanın kendi nefsinde bulunan kötü huylardır.

Dünya kötü huylarımızdan arınmak için geldiğimiz bir sınav yeridir ve hedef negatif davranış ve düşünceleri atıp güzel ahlaka sahip olmaktır.

Gerçek kurban bayramı da nefsin kurban edilmesinden sonra olur.

Neden bilmiyorum ancak insanlar daha iyi bireyler olmaya çalışmak yerine bir hayvan kesip hayatlarına devam ediyorlar. 

Halbuki her yıl herkes kendi negatif davranışlarından (kibir, şiddet, açgözlülük, yalan gibi) birini atsa dünyanın bir süre sonra ne kadar yaşanabilir bir yere dönüşeceğini bir hayal edin. 

2 Temmuz 2021 Cuma

Asiliğin Kişiliği Fethedişi

Aykırılık, asilik, başkaldırı.

Ergenlik döneminde insanlar neden bu derece her şeye ters gitme ihtiyacı duyarlar, neden bu kadar inatçı olurlar şimdiye kadar ne kadar araştırsam da hiç tam olarak kavrayamamışımdır.

Evet, ergen yaşta olan insanlar kendilerini bir birey olarak göstermek istiyorlar, evet haklarını savunmak istiyorlar, evet kişiliklerini belirlemek istiyorlar ve bunun gibi binlerce başka sebep.

Fakat bu geçici asilik döneminin sonunda eğer ki herhangi bir otorite figürü yeterince dikkatli olmazsa yetişkinliğe adım atmaya yeni başlamış kişinin hayatı, karakterin ve davranışları sonsuza kadar değişebilir.

Eğer ki kişinin fıtratında veya kanında asilik zaten varsa, babası (bu seferlik örnek otoriite figürü olarak baba figürünü vereceğim ancak bu anne de olabilir, bir öğretmen de olabilir, genel olarak kişinin değer verip düşüncelerini önemsediği yaşça büyük kişi) ona yeterince sevgi aşılayamazsa, çocukluğunda yeterince değer verilmez ve önemsenmezse, doğru yerde doğru bir cümleyi işitirse bütün her şey değişebilir.

Kişinin karakteri tamamiyle kafasında belirlediği otorite figürünün fikir ve düşüncelerinin zıttını benimsemeye başlar.

Çocuk yaşlarda başlayan asilik bir hedefe odaklanmış öfke ve önemsenmeme hissi ile birleşirse, kişide takıntılı ve inatçı olmaya da eğilim varsa bu yazdıklarım herkeste aynı olmasa da belirli düzeylerde geçerli olabilir.

Kişi 50 yaşına gelmiştir ve fark bile edemese de aslında yarım yüzyıl boyunca tek yaptığı onu umursamayan birisinin tam zıttı olması olur. 

Çoğu kişi bunun farkına bile varamaz ender olsa bile bu duruma eğilimi olan insanlarla karşılaşmak hep heyecan verici olmuştur benim için.

İnsan oturup bir sigara yapıp düşünmeli, fikirlerim gerçekten deneyler ve hislerim üzerine mi kurulu yoksa başkasının ödevini biraz değiştirip öğretmene veren bir öğrenciden farkım yok mu diye. 


1 Temmuz 2021 Perşembe

Sosyal Medyanın Ruh Hali Üzerinde Etkisi

"Ya bir dakikam diğerine uymuyor, bir an mutluyum sonra üzgünüm. Her şeyden hemen etkileniyorum. Artık ağız tadıyla mutlu veya üzgün olayım bir aşağı bir yukarı inip çıkmayayım ya. Problemim var heralde."

Bu cümleler size tanıdık geliyorsa ve sosyal medyayı bolca kullanıyorsanız belki de modunuzun neden böyle olduğunu açıklayabilme ihtimalim var.

Sosyal medyanın her yeri ama her yeri reklamlarla dolu. Dikkatinizi sürekli oradan oraya sürüklüyor ve ilginizi yakasından tutup bir köşeden diğerine fırlatıyor.

İnsanın odak noktası ne ise o şey kişinin hayatını etkiler ve bu etki sürekli olarak büyür.

Peki odak noktasını bir noktada tutamayan bir insanın bilinçaltı ne alemde olur sizce?

Oradan oraya koşturup parkta oynayan bir çocuk gibi davranmaya başlar.

Bir an gidip kaykayda kayar sonra salıncakta sallanır.

Hemen ardından yerdeki taşa takılır ve yere düşer. 

Bilinçaltınızda bir köşeye koşturur ve güzel bir anıyı hatırlar, mutlu olur.

Kötü bir anıyı ziyaret eder ve üzgünleşir.

Oradan oraya koştura koştura giderken yorgun düşer ve boşluk hissinin kucağına bırakır kendini.

Reklamlar, ilgi çekici renkler ve cümleler odaklanma yeteneğimizi yok etti. Bilinçaltımız zaten kontrol edilemeyen bir şey, artık hepten zincirlerini kırdı. Bilinçüstü duygularımız da buna dahil. Güzel bir anıyı düşünürken ufak bir detay veya nesne yüzünden kötü bir anı aklınıza hiç geldi mi?

Şahsi düşünceme göre insanlarda bu sürekli olarak artan duygu durumunun değişimine odaklanma yeteneğinin zamanla aşınmış olması sebep olmuş olabilir. 

2 Haziran 2021 Çarşamba

Kwai Köprüsü Filmi ve Aşırı Milliyetçiliğin Körlüğü

Haziran ayına girdik, normalde geçen seneler bu tarihlerde tişörtle gezen ben havanın soğukluğuna karşı şaşkın bir şekilde sigaramı içiyorum. Dünya giderek garip bir hal almaya başladı.

Kwai Köprüsü filmi 1957 yılında yapılmış, Alec Guinness abimizin baş rol oynadığı, esir düşmüş İngiliz askerlerinin Japonlar için bir köprü yapmaya zorlanmasını konu alan bir film. Bu yazıda bolca spoiler var demedi demeyin.

Filmi çok basit bir şekilde özetlemek gerekirse Alec Guinness'in karakteri Albay Nicholson'ın ilk başta ideal bir lider görüntüsü vermesine rağmen sonradan Japonlara İngiltere'nin büyüklüğünü ve kabiliyetini göstermek amacıyla onlardan daha iyi bir köprü yapma hevesinin sonunda aslında tam da onların istediğini yaptığını ancak filmin sonunda köprüyü havaya uçurmaya gelen diğer İngiliz askerlerinden birisini öldürmesi ile fark edişini konu alıyor.

Filmin ilk yarısında İngiliz insanını kötüleyen Japon kumandanına cevap olarak haksız olduğunu göstermek için stratejik ve yapısal olarak çok daha iyi bir köprüyü yapıyor. Japonlarla ters gitmemek için iyi geçinmeye çalışıyor. Askerleri ona çok saygı duyduğu için kesin bir planı vardır diye düşünüyor ancak Albay Nicholas'ın aklından geçen tek şey halkının dehasını Japonlara kanıtlama çabasından ibaret kalıyor.

Kendi halkının ne kadar üstün olduğunu kanıtlama çabası ona köprünün üzerinden geçecek trenin başka İngiliz askerlerinin ölmesine yol açacağını unutturuyor ve sonunda köprüyü patlatmaya gelen kendi halkından olan bir askerin ölmesine sebep oluyor.

"Ne yaptım ben?" diye kendi kendine sorsa bile iş işten geçmiş oluyor. Ayağı takılıp patlayıcıları ateşleyerek köprüyü yok etse de yapmış olduğu hainliğe diğer askerler çoktan şahit olmuş oluyor. 

Milliyetçilik güzel bir şey. İnsanların kendi halkları ile gurur duyması iyi bir şey. Neden duymayalım ki?

Ancak her şey gibi bunun da fazlası kötü. Hiç bir insan, hiç bir halk her şey de en iyi olamaz. Bunu kanıtlama çabası tamamen boşuna ve anlamsızdır.

Aşırı milliyetçilik insanlara pek çok şey yaptırır ancak bugün bahsettiğim şey aşırı milliyetçiliğin kendi halkını kör bir şekilde göklere çıkaran, kendi kendine yalan söyleyip anlamsızca böbürlenen tarafı.

Aşırı milliyetçilik ile gelen bu kendini kandırma olayı hiç bir milleti ileriye götürmez, zaten mükemmel olduğunu düşünen bir halk daha ileriye gitmeye çabalar mı?

Bu filmde Albay Nicholson kendi halkının üstünlüğünü düşmana yardımcı olacağını unuttuğu bir köprüyü yaparak kanıtlamaya çalışıyor. Şu an bir İngiliz olarak onların esiri olduğunu kendi üstünlüğünü kanıtlamaya çalışırken yaptığı köprü ile unutuyor.

İşte bu yüzden kendimize dürüst olmalı ve negatif ve pozitif yönlerimizin farkına varmalıyız. Şayet varmayıp zaten her şeyimizin mükemmel olduğunu düşünürsek bunun sonuçları bizi nereye sürükleyebilir kimse bilemez. 

29 Mayıs 2021 Cumartesi

2 Tür Duygu

Duyguların doğasını tam olarak anlayabilen bir insan ayak basmış mıdır acaba şu dünyaya merak ediyorum.

Çok hızlı sinirlenip çok hızlı sinirini atan türden insanlar var ya, ben de onlardan biriyimdir. Kin falan tutmak nedir bilmem ama anlık öfkeleri çok yaşadım.

Özellikle bir başarısızlıkla karşılaştığım zaman gelen sinir ve öfke.

Kendimi ve dünya tarih sahnesinde olan bitenleri gözlemledikçe duyguların iki farklı yöne çıktığını anladım:

Reaksiyon veya motivasyon.

Herhangi bir şey sizi sinir etti, öfkelenip gidip duvarı yumrukladınız. Bravo eliniz kırılmış oldu. 

Bir şey sizi mutlu etti ve sevinçten günlerce yüzünüzde gülümsemelerle dolaştınız. 

Bir şey sizi öylesine şaşırttı ki geceleri bu olayın gerçek olup olmadığını düşünürken uykusuz kaldınız. 

Böyle bir şey olduğu zaman duygu sizde reaksiyon yaratmıştır. Yaşadığınız olay sizde bir duygu oluşturmuştur ve bu duygunun etkisi ile aslında normalde yapmayacağınız bir eylemi gerçekleştirmişsinizdir. 

Aksiyona reaksiyon göstermişsinizdir. 

Her insan bunu yapar, doğamızda var fakat bazen bu duygular her insanın ihtiyacı olan bir şeyi kolay yoldan etmelerine sebep olacak bir kapıyı aralar. 

Motivasyon. 

En son sinirlendiğiniz zaman ne kadar agresif ve güçlü olduğunuzu hatırlıyor musunuz? Sanki o an karşınıza kim çıksa ağız burun girme cesareti vardı içinizde.

Bu cesaret ve agresifliğin istediğiniz hedefe yönlendirilmesinin o yolda ne kadar yol kat etmenize yardım edebileceğinin farkında mısınız? 

Enerjiyi yapıcı bir yere yöneltmek. Hepsi bu. 

Sözde kolay eyleme dökmesi zor. 

Duyguların insanlara neler yaptırabileceğini bilmeyen yoktur, onlar yüzünden krallıklar bölünmüştür, keşifler yapılmıştır, icatlar geliştirilmiştir, milyonlar kurtarılmış ve milyonlar öldürülmüştür. 

Maalesef ayaklarımızın üzerinde durma olayını sadece finansal bağımsızlıkla karıştırıyoruz. Daha sonra değineceğim bu konuya. 

Eğer ki ayaklarımızın üzerinde gerçekten durup duygularımızın eylemlerimizi kontrol etmesine engel olursak bu enerjiyi elde etmek istediğimiz bir şeye yönlendirme fırsatını kazanabiliriz. 

Çocuğu bir ayı tarafından saldırıya uğradığı zaman koşup ciddi ciddi ayıyı tekme tokat döven Lydia Angyiou, Stamford Köprüsünde koskoca İngiliz ordusunu elindeki balta ile durdurup 40 kişi öldürmeyi başaran, bulunduğu toplumdan dolayı öfkesini kullanarak savaşta daha güçlü olmak için eğitim görmüş isimsiz Viking savaşçısı, veya belki de en güzel örnek, Çanakkale Savaşı sırasında Ocean gemisi boğazı geçmek üzereyken yüzlerce kiloluk top mermisini sırtlayan Seyit Onbaşı. 

En negatif duygu olan öfke ve korkunun insana aynı zamanda en büyük gücü vermesi hayatın bir diğer ironisi olsa gerek. Hatta bu yazıyı birisine sinirlendikten sonra yazdığımı da itiraf edeyim. Ancak her duygunun kişiye farklı miktarlarda azim ve motivasyon verebileceğine gönülden inanıyorum. 

Görüşmek üzere. 



19 Mayıs 2021 Çarşamba

İkili İlişkilerde Manipülasyon: Ayrılıkla Tehdit Etmek

Yazının ismi oldukça açık olsa gerek.

İtiraf edeyim bunun yapıldığına bir süre inanmadım bile. Bir kişinin güya sevdiği insanı istediği bir şeyi yapmadığı zaman ayrılmakla tehdit etmesi durumunda nasıl hala bir arada kalabilirler, nasıl manipüle edilen taraf ayrılmaz çözememiştim.

Ardından arkadaşlarımla yollarda uzun uzun yapılan sohbetlerin arasında sessiz sessiz dinlerken aslında böyle ilişkilerin olduğunu anladım. Algıda seçicilik de devreye girince aslında etrafta böyle tehditkar insanların bayağı çok olduğunu fark ettim. 

Sonra ismini vermeyeceğim ancak gördüğüm en aptalca dizilerden biri olmasına rağmen ancak bu hafta final yapma kararı almış olan bir dizide sevgilisini ayrılmakla tehdit eden bir karakter karşıma çıktı. 

Dizinin devasa bir kısmı iki insanın evlenmesi üzerine kurulmuş bir dram/komedi tarzı ilerledi. Ardından evlendiler. Evliliklerinin ikinci gününde biri diğerini ciddi bir şekilde ayrılmakla tehdit etti. 

Diziler içerisinden çıktığı toplumun hayalgücü seviyeleri, ilgilendikleri konular ve psikolojik durumlarını gösterir. Ülkemizde dizilerin aynı olmasından şikayet etmek yerine belki de farklı şeylerle ilgilenmeye başlamalıyızdır. Film yapımcıları bunun farkına varacak ve değişim başlayacaktır. 

Neyse, bunun üzerine biraz düşünüp araştırınca ilk başta dalgayla başlayan durumun zamanla ne kadar şiddetlendiğini fark ettim.

Birinci elden gözlemleme fırsatım olduğu zaman da tam olarak anladım.

Bir kişi gerçek anlamda ve basit konularda bile ayrılmakla tehdit ediyorsa o ilişki aylar belki yıllar önce bitmiştir. Devam etmek için bir sebep bulmuş ve ilerliyorlardır.

Bir taraf istediği şeyi yaptırmak için uzun uzun yapılmış o kadar çaba, zaman ve maziyi çöpe atmayı göze alır.

Böyle bir şeyin yapılmasından etkilenmeyecek insan hemen hemen hiç yoktur. Çok insan "Ne olacak krdşm hemen bırakır giderim." demesine rağmen kabul edelim, o iş zor. 

Kişi biraz bağımlı kişilikse, sevgi duyuyorsa, iradesi eksikse, çocukluğunda birisi tarafından terk edildiyse, önceden reddedildiyse, başka fırsatı olacağından şüpheliyse, başka birini bulmaya üşeniyorsa, partnerinden aşağıda hissediyorsa, ayaklarının üzerinde duramıyorsa, veya uğraşmaya üşenip tamam diyip geçme eğilimindeyse, bu işe yarar. 

Liste bundan daha uzun ama arkadaşların sesinden artık düşünemiyorum. 

Bu insanlarla ilişkimizi tamamen kesmeliyiz fikrindeyim. 

Tatlı geceler, iyi sigaralar. 


Duyabilmek

Dinlemek.

Duymak. 

Sanırım bu yazıyı bulup da en azından bir kere başka birisine herhangi bir şey anlatıp o kişinin sadece dinlemesini istemeyen yoktur.

Hadi o olmadıysa bile bir başka insan sizden dert tasa falan dinlemenizi istemiştir heralde.

İşinde en iyi psikiyatristlerin videolarını izleyip çalışmaları hakkında araştırma falan yaparken dikkat etmiştim de aslında tek yaptıkları hastalarını dinleyip onların söyledikleri cümlelerden, yaptıkları hareketlerden çıkarımlarda bulunmaktı. 

Çoğu insan kendilerini ifade etmekte zorlanır. Kelimelere dökmekte güçlük çekerler ve sonunda bir şeyler söylemeyi başardıkları zaman bile aslında her şeyi anlatabilmiş olamazlar. 

Karşılarında olan insanın yani dinleyicinin görevi de aslında kendini ifade edemeyen insanın söyleyemediği şeyleri söyleyebildiği cümlelerden anlayıp ona söylemektir. 

Tek yapması gereken bu. Çözüm bulmasına bile gerek yok. 

Herkesin bir başkası tarafından anlaşıldığını hissetmesi gerekir. İstisna yok. 

Tekrar diyorum bakın çözüm sunmasına bile gerek yok, sadece onu anladığını, probleminin ne olduğunu ifade etmesi bile sıkıntı çeken kişiyi öyle iyi hissettirir ki.

Önemli olan anlaşıldığını hissetmek. 

Ve inanıyorum ki insanlar birbirlerini gerçekten dinlemeyi denese, sözlerin şekline bakmak yerine alttan alttan verilmek istenen mesajlara odaklansa, gerçekten dinlediği kişinin bulunduğu durumu algılayıp farkına varabilir. 

Ama malesef kendi yaşamlarımıza o kadar odaklanmış ve kendi sıkıntılarımızın dünyanın en büyük sıkıntısı olduğu düşüncesine koparılmaz bir şekilde bağlanmış olduğumuz için başkalarını duyamıyoruz. 

İşte dinlemekle duymak arasında olan fark bu. 

Taksi Şoförü 1976 yılında Martin Scorsese reisin yaptığı yalnız ve sosyal olarak uyum sağlamakta güçlük çeken birisinin psikolojisini anlatan, izlediğim en iyi film olmamasına rağmen favorim olan film. 

Bir sahnesinde ana karakter yani Travis Bickle iş arkadaşıyla konuşurken gerçekten dinleyen birisi için açık açık psikolojik destek istediğini söylemesine rağmen arkadaşı bunu anlamayıp kendi sıkıntıları ile bir şeyler söyleyip yoluna gönderiyor. 

Sonra Travis gidip 3 kişiyi öldürüyor.

Binlerce gerçek iletişimin kurulmadığı sohbetten birinin daha sonucu. 

İnanın bana bir kişinin konuşurken belli bir yerde sadece gözünü kaçırması bile çok şey ifade edebilir. 

Psikoloji, fizyonomi, parapsikoloji ve psikanaliz pek çok bilgi verebilir insanların iç dünyası hakkında. 

Fakat bunların hiç birine bakmayıp sadece konuşan kişinin ilgilendiği konuları bilmenin ve 6. hissi kullanmanın bile yeterli olabileceğini düşünüyorum. 

Her insandan çok iyi çıkarımlarda bulunmasını ve detaylara dikkat etmesini bekleyemeyiz. Ancak her insan dinlemeyi biraz daha iyi bilse aslında ne kadar çok problem büyümeden çözülür kim bilir. 

Görüşmek üzere. 





18 Mayıs 2021 Salı

Vatanseverlik ve Fanatiklik

Vatanseverlik vatanını desteklemektir. Bir başkanı ya da devlet yetkilisini desteklemek değil.
- Theodore Roosevelt

Milyoner falan olsaydım 26. Amerikan başkanının söylediği bu sözü ülkelerde seçimler yapılmadan önce uçakların arkasına bağlayıp herkese göstermek isterdim sanırım.

Çok değil bakın internette siyasetle azıcık ilgisi olan bir konuyu herhangi bir platformda şöyle bir araştırın.

Yorumlarda 3. Dünya savaşının olduğunu ve herkesin bir şeyler hakkında tartıştığını gözlemleyebilirsiniz. Bayağı komik oluyor ciddiyim. Bazıları tamamen dalga geçip karşısındakini sinirlendirmek için konuşuyor ama anlamayanlar paragraf paragraf cevaplar atıyor falan. 

Ancak ciddi bir gözle okuyunca fark ettim ki normal tartışmaların çoğunluğunda insanlar ülkeleri ve politikaları değil, kişileri savunuyorlar. 

Hem de gözleri dönmüş bir şekilde. 

Daha da düzgün açıklamak gerekirse bir insan düşünün, o güne kadar siyaset falan hiç bir şeyle alakası olmamış ve ilk kez adım atıyor. Amacı ülkesine en çok faydayı sağlayacak politikalara sahip olan insanı bulup ona destek olmak. Eğer ki desteklediği kişi sonradan onun düşüncelerine ters bir şey yaparsa 4-5 yıl sonra oy vermeyi keser, bu kadar basit. 

Günümüzde aradan 4-5 yıl sonra bu abimizi tekrar bulduğunuz zaman desteklediği kişi dediği şeylerin tam tersini yapmış olsa da gözleri kapalı bir şekilde arkasında durmaya devam edebilir.

Önceden konuştuk zaten, toplum nereye giderse insanların huyu ona çekiliyor ister istemez. Bu da onun sonuçlarından biri ve yine bir gruba ait hissetme isteği. 

Malesef bunun dünya üzerinde olmadığı bir ülke hemen hemen hiç yok. Belli yerlerde daha az, belli yerlerde daha çok ancak genel olarak dünya giderek uç noktalara gidiyor. Her şey aşırı uç noktalarda yapıldığı için sevgi ve öfkenin de en uçlarına gidebiliyoruz.

Ancak unutmamalıyız ki yönetimle ilgili karar vereceğimiz zaman bu oylamaların ve seçimlerin amacının ne olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. 

Fanatiklik yerine desteklemek istediğimiz kişilerin önce geçmişine, sonra eylemlerine, sonra çevresine ve en son olarak da sözlerine bakmamız gerekli. 

Diyelim desteklediğimiz kişi bir başkan veya devlet yetkilisi oldu. Önceden söylediği sözleri unutmamalıyız ki yalan söyleyip söylemediğinin farkına varalım. 

Belki böylelikle fanatikliğin yönettiği insanların içinde ufak da olsa bir fark yaratabiliriz. 


Panenteizm

Son 3 yıldır hiç şüphe etmeden doğru kabul ettiğim ve 4 yıl önce olan halime söyleseniz asla inanmayacak olduğum inancın ismi Panenteizm'dir.

Panteizm değil, Panenteizm.

Panteizm inancında evrenin ve içindekilerin tanrı olduğuna inanılır.

Panenteizm inancında Tanrı evrenin içindekileri, evrenin kendisini ve evrenin dışında sonsuza kadar uzanan her şeyi kapsar. Onlardan ayrı değil ancak onların kendisi de değildir. 

Tanrı kelimesi özünde insandan ayrı ve tapılan bir varlık olarak görüldüğü için doğru kelime değildir fakat anlaşılması daha kolay olduğu için onu kullanacağım. 

Panenteizm inancına göre tek olan Tanrı kendi içerisinde olan gücün farkındayken buna şahit olmak istemiş. 

Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim. 
-Kutsi Hadis

Ve ardından kendi içerisinde zaten bulunan varlıkları açığa çıkarmış. 

Her biri kendi içerisinde bizzat tanrının ruhunu, bilincini taşıyan varlıklar (aklınıza gelebilecek görünen görünmeyen her varlık) ortaya çıkmış. 

Fakat altını çizerim, Tanrı kendi varlığından ayrı bir şey yaratmamıştır. Kendi varlığını, yine kendi içerisinde açığa çıkarmıştır. 

Var olan her şey Tanrıdır. 
-Ernest Holmes

Ve bu varlıklar gerçek kimliklerini unutarak evrene dağılmışlardır.

Hiç bir ama hiç bir varlık Tanrının kendisi değildir, ancak Tanrıdan ayrı da değildir. 

Ferisiler İsa'ya, “Tanrı'nın Egemenliği ne zaman gelecek?” diye sordular. İsa onlara şöyle yanıt verdi: “Tanrı'nın Egemenliği göze görünür bir şekilde gelmez. İnsanlar da, "İşte burada" ya da, "İşte şurada" demeyecekler. Çünkü Tanrı`nın Egemenliği içinizdedir.”
-Luka 17:20-21

Sizin vücudunuzdan bir hücre alınsa ve bu hücre tek başına siz olduğunuzu iddia etse güler geçersiniz değil mi? Ancak bu hücre sizden ayrı da değildir.

O yüzden etrafınıza, bulunduğunuz ortama bir bakın. Nereye bakarsanız O'nu göreceksiniz. Uzakta aradığınız şey aslında her an size bakıyor. Aynaya baktığınız an bile. 

Her şey Brahman'dır. 
- Çandogya Upanişad 3:14:1

Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü işte oradadır. 
- Kuran-ı Kerim 2:115

Tanrının tapınağı olduğunuzu, Tanrının Ruhunun sizde yaşadığını bilmiyor musunuz?
- İncil, Korintliler 13:16

Panenteizmde tanrıya herhangi bir isim verilmez. Ona sadece "O" denir. Çünkü herhangi bir isim O'na sınır koyar. İslami anlayışta da "Hu" yani "O" anlamına gelen ismin Sufilerce "Allah" isminden önce kullanılan tek isim olmasına şaşırmamalı. ("YaHu bu da geçer" cümlesi aslında orijinal anlamı kaybolmuş bir cümledir) 

İnsan bütün varlıkların içerisinde tek ve her yeri kuşatmış olan O'nun sonsuzluğunu daha dünya üzerindeyken tecrübe edebilecek varlık olduğu için özeldir. 

Evet, aslında panenteizm inancında insanlar her dinde farklı şekillerde adlandırılan ve genel bilinen anlamıyla "aydınlanma" denen tecrübenin gerçekliğini kabul eder. 

İslam - Fenafillah
Budizm - Nirvana
Hristiyanlık - Göğe yükseliş 
Taoism - De Dao
Hinduizm - Moksha 
Jainizm - Kevala Jnana
Teotl - Yolteotl 

Farklı dinler, farklı kültürler, farklı insanlar, farklı kelimeler, aynı anlamlar. 

Çünkü kaynak tek, prensipler aynı. Sadece o tecrübeyi yaşamaya götüren yollar farklı. İbadetler, yapılan aktiviteler, isimler ve tarihi figürler yani. 

Eğer tanrıyı bilmek isterseniz, bilmece çözmeye girişmeyin. Onun yerine çevrenize bakın, O'nu çocuklarınızla oynarken göreceksiniz. 
-Halil Cibran

Evet bu tanımlar neredeyse sayısız sorunun kapısını araladı fakat yavaş yavaş vakit buldukça Panenteizm'in farklı yönleri ile ilgili yazmaya devam edeceğim. 

Pek iyi yazamadıysam kusura bakmayın. Son iki sigaram kaldığı için içemiyorum yani gücümün yarısı gitmiş durumda. 

15 Mayıs 2021 Cumartesi

Ülkelerden İnsanlara

Bir ara Hasan Sabbah ve haşhaşinlerin toplum tarafından aşırı ilgi odağı olduğu dönem vardı bundan bir kaç yıl önce.

Benim ilgim de bayağı önce, 11-12 yaşlarındayken halamın kitaplarına öylesine bakarken bir kaç yıl önce hayatını kaybeden tarihçi Bernard Lewis'in "Alamut Kalesi" kitabının kapağında bağımlısı olduğum bir bilgisayar oyununun ana karakterinin resminin kullanıldığını fark edince başlamıştı.

O konudan sonra zamanla amaçlarından sapan "Tapınakçı" grubunu okuduğum şeylerin yarısını anlamadan araştırmaya başlamıştım. Dürüst olmak gerekirse okumamın tek sebebi oyunda geçen karakterlerin bazılarının gerçek olduğunu öğrendiğim zaman gelen şok etkisiydi.

Aradan yıllar geçti ve bu kişilerin yaptıkları şeyleri neden yaptığını anlamlandırmak ve nasıl değiştiklerini saptamakla uğraşırken günümüze kadar geldim. Şu an okuduklarımı hatırlayınca dikkat ediyorum da toplumun düzeni temel olarak aynı olsa bile o kadar çok şey değişmişti ki.

Sanırım gün ışıklarının görülmeye başladığı bu sabahın beş buçuğunda biraz çözümlemeye başlayabilirim. 

Yüzyıllar önce sınırlar yoktu, insanlar hangi ülkenin sınırının tam olarak neresi olduğunu bilmiyordu. Ciddiyim, eğer bilinen yolların dışında dümdüz yürürseniz farklı bir ülkeye girebilirdiniz. Sınırlarda gezinen devriyeleri saymazsak vize falan da soran olmuyordu yani. Ha yakalanırsanız öldürülüyordunuz da o konu ayrı. 

Ancak insanların güvenlik ve ait olma hissine ihtiyacı vardı. O yüzden tanımadığınız birisine o günlerde soracağınız ilk soru nereli olduğuydu. Hangi ülkeden olduğu yani. 

Dünyayı ülkeler sarmıştı. Orta çağdan birinci dünya savaşı sıralarına kadar bu düzen böyle işledi. Ülke en önemlisiydi ve dünya içerisinde savaşlar, ticaretler, iletişimler yani genel olarak her türlü etkileşim ülkeler arasında olurdu. 

Eğer güçlü olmayan bir ülkedenseniz siz de güçlü olarak görülmezdiniz. Kültür ve bilim seviyesi ile övünebilen bir ülkeden değilseniz genelde barbar veya aşağılık gözüyle bakılırdınız. Makro olan mikronun da bir aynası gibiydi. 

Birinci dünya savaşı sonrası ise dengeler değişmeye başladı. Artık ülkeler varlıklarını sürdürseler de onlara yön veren farklı bir kavram yeterince güç toplamıştı. 

İdeolojiler. 

Milletler cemiyeti işi batırdığı için ikinci dünya savaşı ile dünya bir kere daha sarsılmışken daha insanlar nefes alamadan Amerika ve Rusya arasında savaş ihtimali ortaya çıkmıştı. 

Ondan sonra önceden zaten var olan ideolojileri artan okuma yazma oranları ve propagandanın silah olarak kullanılması ile çok daha hızlı bir şekilde sahiplenmeye başladı insanlar. 

O zamana kadar bu ideolojiler zaten vardı bakın altını çiziyorum ciddi anlamda. Ancak insanlar bu ideolojilerin varlığından haberdar bile değillerdi ki. 

Özellikle radyonun ve televizyonun icatı ile artık köyde kahvehanede oturup tek bir ekranı izleyebilen insanlar bile bu ideolojileri alttan alttan anlamaya başlıyorlardı. Ki zaten savaşlara odaklanma mecburiyeti yüzünden eğitimin götürülemediği yerlerde yaşayan, kendi düşünceleri sığ olan saf insanlar, onlara söylenilen her şeye inanıp, biraz bilgili hissedip gurur duymaya da hazır durumdaydılar. 

Bunlar ve daha pek çok sebebin etkisiyle farklı ideolojiler kendilerine bolca destekçi buldu. Ve önümüzdeki yıllar boyunca dünyayı ideolojiler yürüttü. 

Kapitalizm
Komunizm
Populizm (anlamı aşırı derecede kaymış olsa da halk için halk düşüncesini benimsemeye çalışan, kolayca kötüye kullanılacak ideoloji)  
Anarşizm
Radikalizm
Liberalizm
Marksizm
Konfesyonalizm (Laiklik olmayan devlet gibi) 
Faşizm
Sovyetizm 
Ekolojizm
Konservatizm (muhafazakarlık) 
Sosyalizm

Ve daha bunlar gibi onlarca "izm" diye biten ideoloji. 

İnsanlar araştırıp düşünmeye başladıkça kendi ideolojilerini de üretti ve ortaya çorbaya dönmüş bir dünya çıktı. 

Fakat bu ideolojiler ülkelerin hareketlerini kontrol ederken çok önceden, yaklaşık 1600 yılı civarında Hollanda Doğu Hindistan Şirketi'ne Kraliçe Elizabeth'in desteği ile başlayan, ve ondan da önce 528 yılında kurulan Kongo Gumi isimli şirket gibilerinin (2006 yılına kadar tam 1428 yıl iş gören bir şirket bu) büyüme hızı katlanarak artıyordu. Şirketler bir konuda para kazandıkça para getirecek bir başka piyasaya el atıyor ve domino etkisi ile giderek güçleniyorlardı. 

Neredeyse bakkaldan sakız alsanız bu şirketlerin cebine para gidecek seviyeye gelinmişti artık. İnsanlar ideolojilerle debelene dursun, bu zenginleşen kişiler sürekli olarak geleceği olduğunu düşündükleri konulara yatırım yapıyorlar ve biraz yükselmeye başlayan kişileri daha yükselemeden aşağı düşürüyorlardı. 

Bana kalırsa 1930 yılında yani ideolojilerin hüküm sürmeye yeni yeni başladığı sıralarda özel şirketler de kendilerini çok belli etmeden işlerini yürütüyorlardı. 

Ve şu an tam da o durumdayız, bir grup milyarder ülke ve ideolojileri her yere uzanan kollarıyla kontrol ediyorlar. 

Merak etmeyin bunu insanlığın zenginlere köle olduğu tipik bir felaket senaryosuna veya komplo teorisine çevirmeyeceğim. 

Çünkü bu düzende bir şey daha fark ettim. 

Dikkat ettiniz mi düzen sürekli büyükten küçüğe doğru yavaş yavaş ilerliyor. 

Yani önce ülkeler vardı, pek çok insanın ve grubun tek bir çatı altına gelerek meydana getirdiği toplumlar. Sonra ideolojiler çıktı, bir ülke içerisinde en çok takipçisi olanın yani deyim yerindeyse yakıtı insan olan bölünmüş, birbirlerinden çok farklı fikirler. Ondan sonra ise fazla zenginleşmiş insanlar. 

Peki ya bundan sonra eninde sonunda gelecek olan düzen her insanın kendinden sorumlu olabileceği, kendi fikrini kontrol edebileceği, istediği düşüncelere sahip olup farklılıkları yüzünden yargılanmayacağı bir düzen olacaksa? 

Bir an krallık sistemi tekrar gelir de düzen bir grup şirketten tek bir kişiye gelirse daha makrodan mikroya dönüş olmaz mı diye düşündüm ancak hem bu sistem zaten geldi geçti hem de şirketlerin yaptığı da bir bakıma o. Her birinin görevi farklı ülkelerin farklı kralları olmak. 

O yüzden belki de ülkeden insana doğru olan yolculuğun en kritik safhalarından birisindeyizdir. Değişimden kaçmak imkansız ve her an hücreleri ölüp yenilenen insan vücudunun 7 yıl içerisinde tamamen değiştiğini düşünürsek bunun makro boyut aynasında yansıyan hali yavaş yavaş hücreleri yenilenen düzenin bir süre sonra tıpkı insan bedeni gibi tamamen değişecek olmasıdır. 

Sanırım bunu yaşayarak görmekten başka çaremiz yok. Özellikle pandemi ile önümüzdeki süreç aşırı eğlenceli bir hız treni gibi olacak eminim. 




Vazgeçemediklerimiz ve Kangren

Biz insanların veya bir hocamın deyişi ile "insansı" varlıkların doğumdan ölene kadar sahip olduğu veya sahip olduğuna inandığı şeylerin sayısı sanırım üç haneli rakamlara ulaşır hatta geçer.

Çocukluğumuzda çok sevdiğimiz bir oyuncak olur ve yaşımız gelince gözümüzde değeri azalır, bırakırız. Biraz büyüyünce sürdüğümüz bisiklet can yoldaşımız olur, havalar soğuduğunda bodruma kapatırız ve unuturuz. Biraz daha büyüyünce gelecekte evleneceğimizden hiç bir şüphemizin olmadığı, ruh eşimiz olan lise aşkımızın verdiği küçücük bir hediye vazgeçilmezimizdir. Ayrılık kapıya dayanınca o da çekmecelerden birine kaldırılır. Ve bu rutin böyle gider.

Şimdi bahsedeceğim şey neredeyse her yaşta olabilse de özellikle ileri ki yaşlarda tam olarak neden anlayamıyorum fakat hemen hemen her insan için bu durumun biraz değişmesidir. 

Artık kişi sahip olduğu şeyleri sadece elinde tutmaz, göğsüne iplerle bağlayıp sıkı sıkı sarılır.

Her türlü varlıktan bahsediyorum, canlı veya cansız, insan veya hayvan her ne olursa olsun sahip olduğu şeye sanki vücudundan bir parçaymış gibi davranır.

Bu konuyu seçmemin sebeblerinden biri izlediğim eski bir filmde kendisine her türlü kötülüğü ve ihaneti yapsa da sırf babası olduğu için yanından çekip gidemeyen bir çocuğun hikayesinin anlatılması. Buna benzeyen hikayeleri kendi hayatımda da defalarca kez görmemi de kenara atmamalı tabi.

Sorun şu ki insan herhangi bir şeyi o olmadan yaşayamayacak hissi gelircesine severse nereden bakarsam bakayım büyük bir problem ortaya çıkıyor. 

Eğer bir başkası bu şeyi kontrol edip bir yere çekerse kişi de onun arkasından gitmek zorunda olacak.

Eğer o şey kişinin kontrolü dışında olan sebepler yüzünden yok olursa depresyon kapıyı çalacak. 

Eğer bu şey bir insansa seven kişiye istediğini yaptırabilir konuma gelecek. 

Ve yine eğer bu sevgi odağı bir insan ise kişiye her türlü kötülüğü yapıp hiç bir tepki görmeden yaşamana devam edebilecek. 

Peki vazgeçilmez olarak görülen şeyin açısından bakarsak ne olur? Ya herhangi birisinin vazgeçilmezi olmak istemeyip kendi yolunu çizmek istiyorsa? 

İşte o zaman kadın cinayetlerinin ve kıskançlık kaynaklı ölümlerin bir diğer sebebini de bulmuş oluyoruz. Bağını koparmak isteyen kadın ondan vazgeçemeyen bir erkek tarafından öldürülüyor. 

Burada birisinin canını almaktan söz ediyorum. Sırf vazgeçemediği için kendini hapise, öldürdüğü kişiyi de mezara göndermek. 

Birisinden hayatını alırsanız geriye ne kalır? Yapılabilecek daha büyük bir kötülük var mıdır? 

Yani bir kişinin herhangi bir şeye vazgeçilmez olarak bakması bu fırsattan istifade etmek isteyenler hariç hemen herkes için büyük bir problemdir. Özellikle vazgeçemeyen için. 

Bu takıntılı kişinin göğsüne iplerle bağladığı nesne zamanla onun bir organı haline gelir. 

Bu organ bir mikrop veya iltihap falan kaparsa bir şekilde halledilebilir. İlaç alınır bir şey yapılır ve verdiği acıya rağmen çözüm getirilebilir.

Fakat organa can veren kan akışı durursa, yani kangren olursa kesilmesi gerekir. Aksi takdirde kangren olan organdan bütün vücuda yayılır ve ölüm kaçınılmaz olur. 

İşte bu yüzden vazgeçilmez olan şey yavaş yavaş gelişmekte olan bir kangrendir. 

Yaşamamızı sürdürmek için zaten çok fazla şeye ihtiyacımız var. İnsanların susuz ve aç kaldığı zamanlarda bu kaynakları onlara verebilecek bir liderin toplumu nasıl parmağında oynattığını görmek tarih sahnesinde defalarca nasip olmuştur okuyup araştıranlara.

Henry Kissinger gibi birisinin meşhur kontrol yol haritasının ilk cümlesinin "Yiyeceği kontrol eden insanı kontrol eder." olmasına hiç şaşırmamıştım.

Önceleri savunma yapan askerlerin çok güçlü olduğu kaleleri direkt saldırı ile yenmek yerine kuşatmacı ordu yiyecek ve su kaynaklarını keserek teslim olmalarını beklerdi. Ancak bu taktiğin sıkıntısı evlerinden uzak olan kuşatmacıların da yemek ve su kaynaklarının azalmasıydı.

Yıllarca kılıç kalkan çalışıp kilolarca ağırlıkta zırhları giyen, zorluğa alışmış askerler ve bütün bu özelliklere sahip olup bir de kale duvarlarının arkasında güvende olan kişilerin bile insani bağımlılıkları onları güçsüz bırakıyordu. 

İnsanın doğuştan gelen gereksinimlerinden ikisi su ve besin ihtiyacıdır ve normal kiloda bir kişi su olmadan en fazla 10 ile 14, yemek olmadan 2 ay kadar hayatta kalabilir. Ancak istediğimiz zaman yemek yiyip su içebildiğimiz için bir gün aç kalmak günümüz insanına işkence gibi gelebilir. (evet bunu da denemek için 2 kere 3 gün boyunca yemek yemeden sadece su içtim, gerçek bir işkenceydi)

İşte zaten insanlar olarak manipüle edildiği zaman bizi zayıf bırakan yeterince vazgeçilmezimiz varken neden daha fazlasını isteyelim ki? 

Herneyse, diyeceğim o ki eğer herhangi bir şey insana vazgeçilmez gibi görünüyorsa o şey sevgiden bağımlılığa dönüşmeye başlamıştır. Bağımlılıkların nasıl kullanılabilir ve kişinin psikolojisinde yaralar bırakabilir olduğunu bildiğimiz için uzak durmalıyız fikrindeyim.

Kangren olanı kesip atacaksın. Özgürce akan bir ruh için dünya üzerinde vazgeçilmez diye bir şey yoktur. 

14 Mayıs 2021 Cuma

Bilinçli Bağnazlık

Balkona çıkıp soluklanırken oksijen fazla geldiği için başlayan baş ağrımı daha sağlıklı olan sigara dumanı ile dengelemeye çalışırken yazıyorum bunu. İyi okumalar. 

Şimdi hayal edin, zıt düşüncelere sahip olduğunuz birisi ile hararetli bir münazara içerisindesiniz. Ne siz geri adım atıyorsunuz ne de rakibiniz. Argümanlar havada uçuşuyor ve dışarıdan bakan 3. bir şahıs konuşmayı dinlese sizin haklı olduğunu açıkça görebilecek olsa da laf anlatmaya çalıştığınız kişi tınlamıyor, inançlarının doğruluğundan hiç şüphe etmiyor.

Bu insanlardan zaten "Neden Bazı İnsanlar Başka Fikirleri Kabullenemez ve Laftan Anlamazlar" isimli yazıdan bahsettik.

Bugün aklıma gelenler sizin argümanınızı duyup, anlayıp, görüp, haklı olduğunuzun farkına varıp sonra hayatında en ufak değişikliğe gitmeyen insanlar.

Bir gün gece saat üç civarı Tanrı'nın doğası ve dinlerle ilgili tartıştığım birisi ile tamamen zıt fikirlerdeydik. İkimizin neredeyse hiç bir düşüncesi benzer değildi ve konu nereye gitse tartışmaya devam ediyorduk.

Kahvelerimizi bitirmeye yakınken sonunda argümanlarında bir açığını yakalayıp kılıcımı çektim. Sohbetimizin içinde sonunda bir taraf Büyük Taarruz'da savaşıyormuş gibi hücuma geçmişti.

Sonunda ben kazanmıştım. Karşımda olan kişi haklı olduğumu kabul edip çocukluğundan beri inandığı, hayatını tepeden tırnağa şekillendiren inançların pek çoğunun geçerli olmadığını anlamıştı. Bu kişi çok yakınımdan biri olduğu için mutluydum ve artık hayatının daha farklı bir yola girece-

Ertesi gün aynı şekilde yaşamaya devam etti.

... 

Evet inanamıyordum fakat sanki bir gün önce bütün inanç sistemine benzin döküp ateşe vermemişim gibi aynı şekilde yaşıyordu. O yaşa kadar nasıl yaşadıysa, her şeye nasıl bir bakış açısı ile yaklaştıysa öyle devam ediyordu.

Sadece bu da değil aradan bir süre sonra aynı konu hakkında tekrar konuştuğumuz zaman sanki önceden bu konuşmayı yaptığımızda bana hak vermemişcesine düşüncelerini savunmaya tekrar başlamıştı.

Zaten o günlerden beri yaşı ileri sayılacak olan, bütün hayatı aynı inanç üzerine kurulup kendi fikirleri dışında başka bir dünya göremeyen insanlarla tartışmaktan elimden geldiği kadar uzak durdum.

Sonradan karşıma böyle çok insan çıktı. Gerekirse kişiye dünyanın en kabul edilebilir fikrini kabul ettirin, kişi algılamak istemiyorsa söylediklerinizin hiç bir tesiri olmayacaktır. Bundan artık eminim. 

Çünkü bazen insanların neden bu kadar sığ yaşadıklarını ve derin fikirlerden uzak olduğunu anlamak için gizli bir bilgi öğrenmeye, gizli bir örgütün uzaydan uydular aracılığı ile insanların epifiz bezlerini köreltecek frekanslar yolladığını düşünmeye gerek yoktur. Bazı insanların sadece hayatlarını değiştiremeyecek kadar tembeldir.

Bu kişiler bilinçli olarak bağnazlıklarını kucaklamışlardır. Bağnaz insan bir fikri körü körüne savunurken farkına varmaz. Fakat bir şekilde bağnazlık yaptıkları konuda haksız olduklarına inandırmayı başarabilirseniz bile (bunu gerçek bağnazlarda yapmak epey zordur) yine de kafa yapıları aynı kalıyorsa bilinçli bir bağnazlık içerisindedirler.

Böyle insanlar böyle yaşamak istiyorlarsa bırakın öyle yaşasınlar.

Aslında yaşadıkları şeylerin bir hayalden ibaret olduğunu görüp gerçeklerle yüzleşmek yerine rüya görmeye devam etmeyi tercih etmişlerdir.

Peki siz neyi tercih ederdiniz? Güzel bir hayal mi yoksa gerçekle yüzleşmek mi? 

11 Mayıs 2021 Salı

Bir Hayatın Değeri ve Bakış Açısı

Uzun süredir tanıdığım bir arkadaşım var ve neredeyse hiç aralıksız sohbetimiz yıllardır devam ediyor.

Birbirimizle şimdi geriye bakınca çok küçük gözüken fakat o an dünyanın kaderi buna bağlıymışcasına önemli gördüğümüz olayları saatlerce konuşur ve tartışırdık. Eskisi kadar olmasa da hala da öyle yapıyoruz.

Genelde hayat koşulları ile başı belaya giren ben ve daha çok çevresindeki insanlardan sıkıntı çeken bu arkadaşla harcadığım saatlerin ne kadar çok olduğunu 6-7 yıl önceki halime söylesem inanmayacağından eminim.

Ama kader bizi hep bir şekilde bir araya getirdi.

E haliyle konu sürekli geçmişten açılmaya başladı artık. 

Virüs yüzünden yeni anılar yaşayamayınca insan eski anıları ile başbaşa kalıyor ister istemez.

Fakat yine geçen telefonda konuşurken dikkatimi çeken bir şey oldu.

Ben en ama en stresli, en kötü günlerimi bile gülümseyerek ve mutlu bir şekilde "güzel günlerdi" diye anlatırken o resmen hayatının hemen hemen hiç bir bölümünü "iyi zamanlar" olarak görmüyordu.

Aynı günde aynı şeyi yaptığımız zaman bile bakış açımız tamamen farklıydı. 

O rahatken benim binbir çeşit sıkıntıyla uğraştığım bir dönemi dahi ikimiz farklı bir şekilde yad ediyorduk. Sıkıntıyı çeken ben olsam bile o günleri daha çok özleyen ve yaşadığı için mutlu olan bendim.

Peki neden?

Aramızda devasa bir fark yok. Yaşımız da aynı genel kafa yapımız da.

Ancak sanırım bir kritik detay var.

Neden bilmesem bile daha genç yaşıma rağmen zamanın çok hızlı akıp gittiğini ve tecrübelerin iyi veya kötü fark etmeksizin insanı değiştirip geliştirdiği fikrindeyimdir son üç yıldır.

İzolasyon, yani olaylardan ve yaşamın zorluklarından kaçış ve güzelliklerinin alışılmış olanlarından denemek yerine hem zorluklarına göğüs gerip (yeri geldiği zaman yenilgiyi tadıp) hem de güzelliklerin her türlüsünü yaşamak, bir insanı içsel olarak zenginleştirir diye düşünüyorum yani.

Peki düşünsenize böyle bir insan yaşadığı herhangi bir olayın üzerinden yıllar geçtiği zaman geçmişe döndüğünde o günlerden pişmanlık duyması mümkün müdür?

Hayatın ona fırlattığı her şey aslında başrolü oynadığı bir dizinin başka bir bölümüdür. Kimi olaylar çok önemlidir ve üzerlerinde tekrar tekrar düşünüldüğü için izlenme rekorları kırarlar ve pek çoğu ise sıradan şeyler olarak dizide hızlı hızlı geçilen kesimlere dönüşürler.

Fakat bu bahsettiğim arkadaşın hayatı bir Hint dizisi gibi. Bir kişi yürürken tökezlese 2 dakika boyunca karakterler birbirlerine şok geçirmiş gibi bakıyorlar ve dramatik müzik eşliğinde ağlıyorlar.

Çünkü hafızası sadece negatife odaklanmış bir şekilde çalışıyor. 

Böyle bir insan 10 tane pozitif anısının olduğu bir günü anlatsa en çok zamanını alan ve anlatmaktan yorulmayacağı kısım günün sonunda yaşadığı negatif bile denmeyecek, sadece can sıkıcı olan bir olaydır. Çünkü hayatın ona attığı olayları gözünde çok büyütüyor ve her dönemde hayatının ne kadar kötü olduğuna kendini ikna edecek bir detay bulabiliyor.

Aslında biliyor musunuz şimdi hatırladım ben bu arkadaşa bayağı bi öfkelenmiştim bir keresinde.

Bir gün o kadar çok hayatının kötü olduğundan falan bahsetti ki ona ne kadar saçmaladığını ve sokakta olan çocuklara falan bakıp gerçek sıkıntıyı görmesini söyledim ancak nafile. Kısa bir süre konuşmayıp aynı rutin devam ettik.

Bunca yıl boyunca sadece bir dönem gerçekten mutlu olduğunu anlattı bana. Onun dışında her zaman bir sebep vardı üzülmesi için. Ya bir olay, ya bir insan, ya bir eksiklik.

Hayatın zorluklarının içindeyken öfkelenip sinirden deliye dönmemiz anlaşılabilir fakat geriye bakıp geçtiklerini gördüğümüz zaman neden o günler hakkında gülüp eğlenmiyoruz ki?

Sonuçta geçti.

Peki sizce benim bu dostum ileride geçmişe döndüğü zaman yaşadığı için müteşekkir mi olacak yoksa negatif anıları güzel anılarını boğup yok ettiği için acıların çocuğu modunda sinirli, somurtkan ve herkesin konuşmaktan çekindiği bir dede / nene mi olacak? (cinsiyetini vermiyorum ki bir gün bunu okursa ondan bahsettiğimi anlayıp sinirden beni bıçaklamasın) 

Kişinin pozitif veya negatif bakış açısına sahip olması aslında bütün bir hayatının değerini belirler yaşlandığı zaman. Kişi pozitif bakarsa geçmişini iyi veya kötü bitmesi önemli olmadan romanlara layık bir maceraymışçasına görürken negatif bakarsa acı ve boşa harcanmış bir hayat görür. Öleceği güne kadar rezil bir şekilde yaşar. 

Unutmayın insanların okumaya doyamadıkları romanların bir çoğu kötü başlar ve kötü biter fakat insanlar sırf karakterin yaşadıkları ve olayların onun üzerindeki etkisi için bile yüzyıllar sonra dahi bu kitapları okumaya devam edip başkalarına tavsiye ederler. 

Sonuç olarak öyle bir yaşamalıyız ki hikayemiz okuyan kişiyi oradan oraya sürüklesin, her şeyi tecrübe ettirsin, aklını karıştırsın, şüpheye düşürsün, zirvelere çıkarsın, en alçaklara düşürsün, öğretsin, yozlaştırsın,ağlatsın sevindirsin, sevdirsin, bıktırsın, öldürsün, yaşatsın.

Ve en önemlisi de hikayeyi yazmayı bitirirken bize "Ben bu hikayeyi neden yazdım ki? Ana karakteri zorlukları aşamayıp mağlup olan bir hikaye mi olur?" dedirtmesin.

Hikayelerin nasıl bittiği önemli değildir. Önemli olan sonuca giden yolda yaşanan tecrübelerdir. 

İkili İlişkilerde Manipülasyon: Kişilik Varsayım

Mümkün olduğu kadar farklı bakış açılarından bakmaya çalıştığım için bugün yazacağım şey inanması zor gelebilir fakat önceden dediğim gibi bunların hiç birini gözlemlemeden veya denemeden yazmayacağımdan emin olabilirsiniz. 

"Çevre ve İnsanın Kimliği" isimli yazıda insanın girdikleri çevreler ile üstlendikleri rollerin nasıl değiştiğini konuşmuştuk.

Ve sonunda bir insanın bunu nasıl kullanabileceğinden de bahsetmiştik.

Maalesef ki insan zekası uzaya gidecek kadar yüksek olmasına rağmen inanılmaz derece de basit psikolojik yöntemler tarafından kolaylıkla alt edilebiliyor.

Kişilik varsayma da onlardan biri.

Acaba insanların diğer insanların sözlerinin kişilerin karakterleri üzerindeki etkisini fark eden bir kişi bunu nasıl kullanabilirdi?

Acaba hedefledikleri insanlara koydukları sıfatların onların davranışlarını da koyulan sıfatlara doğru çekeceğini bilen kişi bunu yapar mıydı yapmaz mıydı?

Yapar mıydı yapmaz mıydı bilmem ama eğer kararı yapmak olursa sonucun ne olacağını kestirmek çok çok zor.

Peki bunu bir insan nasıl yapar? 

Üzerimize yapıştırılan sıfatlar tıpkı bir asalak gibidir, ilk temasta koparmak kolaydır ancak fark edilmediği zaman insana yapışık kaldıkça onun bir parçası olur. Sonunda sıfat ile insanın karakteri arasında bir fark görülemez olur. 

Bunun farkında olan insan ve birini yönlendirmek isteyen insan için olay gün gibi ortadadır: Kişi bir insanın iyi kalpli olmasını istiyorsa ona ne kadar iyi kalpli birisi olduğunu söylemesi gereklidir. 

Kişi bir insanın 5 gün sonra isteyeceği parayı vermeye daha eğilimli olmasını istediği için onun ne kadar cömert biri olduğundan bahsetmesi yeterlidir. 

Kişi bir insanın ona edeceği çeşitli teklifleri kabul etmeye daha yatkın olması için onun nasıl özgür düşünceli biri olduğundan söz edebilir. 

İhtimallerin sonu yok ve ben henüz çok kötü sayılabilecek bir ihtimalden bahsetmedim. 

Ancak niyetleri gerçekten kötü olan bir insanın saf ve kolayca inanmaya yatkın birine bununla neler yapabileceğini düşünün. 

Ayrıca zeki insanların sosyopat olmadan da çok iyi bir şekilde saf taklidi yapabileceklerini de göz önünde bulunduralım.

Saf, hemen herkese güvenen birisi gibi görünüp aslında ortalamadan yüksek zekaya sahip olan birisinin ortalamadan yüksek zekaya sahip olduğunu düşünüp aslında saf ve hemen herkese güvenen birisini nasıl parmağında oynatabileceğini anlatmama gerek yok heralde.

İşin kötü yanında bu bahsettiğim kendini normalden daha zeki sanan insanların toplumun devasa bir kısmını kapsıyor olması. Gerçekten zekilerin ise kendilerini genelde belli etmemeleri.

Manipülasyon her taraftan gelebilir ki gelmek ve gitmek zorundadır. İletişim kurulduğu sürece bir çeşit manipülasyon dünyada mutlaka var olacaktır.

Fakat bir insan iletişimi sizin karakterinizi yontup kendi istediği emelleri gerçekleştirecek şekilde kullandığı zaman işin rengi değişir. Çevremizde zaten yeterince bizi yönlendiren faktör varken bir de çevremizdeki insanların da mı kuklası olacağız?

O yüzden insan kendisini ve iç dünyasında olan biten konuşmaları çok iyi bilmelidir.

Böylelikle bir başkası sizin aslında olmadığınız birisi gibi olduğunuz varsayımını yaptığı zaman kim olduğunuzu unutarak bir başka kuklaya daha dönüşmenizi durdurabilirsiniz. 

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...