Yaklaşık 2 buçuk ay önce yani Haziran ayının ilk günlerinde Bodrum'da ismini hatırlayamadığım bir otelin odasında o zamana dek hiç olmadığım kadar sarhoş bir şekilde uzanmaktaydım.
Sessiz yaz geceleri nasıl güzeldir bilirsiniz, insan yapayalnız olsa bile sanki gözle görünmeyen bir varlık hemen yanınızdadır. Kolunu omzunuza atmıştır ve arkadaşlık ediyordur size. Kendi kendinize olan düşüncelerinize cevap veriyordur rüzgarın fısıldamalarının ardından.
İşte ben o varlığı duyamıyordum aşağı katta bağıra çağıra konuşan bir grup ruh hastası yüzünden. Açtım müziğin sesini sonuna kadar. Kapattım balkon kapısını ve düşüncelerin gelmesini bekledim.
2017-2018 yıllarında yeni oturtmaya başladığım Panenteist düşüncelerimi mantık ile birleştirebilmiş ve hayatımda yaptığım bir dizi başlangıcın da sağladığı rahatlama ile varoluşsal krizlerimi neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştım.
Tanrı ve hayatın amacı gibi soruları kenara atmıştım çünkü en saçma soruya bile bir cevap bulunuyordu eninde sonunda. Önemli olan aramaya devam etmekti.
Böyle güzel bir kaç yıl geçmiş olsa da karantina beni de etkiledi ve görmezden gelmeye çalıştığım düşünceleri su yüzüne çıkarmayı başardı.
Hatta daha iyi bir terim kullanırsak beni "Eşek sudan gelinceye kadar dövdü." Çünkü uzun bir süre dile getiremediğim bir gerçek vardı ve isyan edene kadar uzun uzadıya direndim.
Ve sonunda, o sıcak Bodrum gecesinde bir gerçeği kabul ettim:
Tanrı, düzen, sistem, plan veya adına ne koyarsanız koyun. İnsanlar ve varlıklar acı çekiyor ve bu gerçek ortada dururken hiç bir şey bunu olduğundan şirin gösteremez.
İsterse Tanrı yukarıda bizi bekliyor olsun veya olmasın, isterse Tanrı her varlığın asıl yansıması olsun veya olmasın, isterse her yaratılmış varlık mükemmel olsun veya olmasın, isterse bu düzen bir hayalden ibaret olsun veya olmasın, isterse insanlar Tanrı'nın çocukları olsun veya olmasın, isterse bütün bu yaşananlar bir imtihan olsun veya olmasın, isterse her şey bir simülasyon olsun veya olmasın.
İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, bebekler, yavrular acı çektiği sürece bu düzenin bir kutsallığı, hayran olunacak, saygı duyulacak, tapılacak veya ibadet edilecek bir tarafı yoktur.
"Ya saygısız herif Tanrı acı hissini yarattı ama o da gerçek değil ki beyinde üretiliyor bilmiyor musun? Burada Tanrı suçlu değil."
Acı hissi beyinde yaratılan bir histir. Yani aslında gerçek değildir. Kolunuza iğne batınca aslında acı hissetmenizin sebebi beyninizin sizi uyarmasıdır. Kolunuza verilen hasar sizi ölüme sürükleyemez belki, ancak beyin işi garantiye almayı sever. En çok istediği şey hayatta kalmaktır. Yani acı hissi aslında yoktur. (Araştırmak isteyenler cüzzam hastalarının nasıl acı hissini yitirdiğini inceleyebilir)
İyi hoş güzel. Fakat.
İstediğimiz kadar ilahileri güzel bir şekilde söyleyelim, huşu hissini dua ederken iliklerimize kadar hissedelim, evrende olan yaratımlara bakıp hayret edelim, kutsal kitaplarda şifreler bulup kendi dinimizin doğru olduğunu iddia edelim.
Ve istersek acı hissinin aslında gerçek olmadığını, bir illüzyondan ibaret olduğunu iddia edelim.
ÖNEMİ YOK.
İnsanlar ve özellikle çocuklar daha isimlerini söyleyemeden ne acılar çekiyor. Üstelik hiç bir inanç bunun bir çeşit "imtihan" olduğunu bana kanıtlayamaz. Daha tuvalete gidemeyen ufacık çocuk gözünün önünde anne ve babasını kaybediyor, hadi buna sınav dedik tamam. Peki o çocuk anne ve babasını kaybettikten kısacık bir süre sonra öldü. E neyin sınavını neden vermiş oldu bu çocuk? Eline ne geçti? Bu sınava girmeyi istemiş miydi? Bu ne saçma iş ya?
Evrenin yaratılma amacı ne olursa olsun umurumda değil. Gerekirse Tanrı'nın bilinmeyi istemesi, sevgisinin dolup taşması, egoist olması veya her ne ise işte.
Hiç bir amaç, çocukların ölüp acı çektiği bu dünyanın yaratılmasını haklı çıkaramaz.
Bakın hırsızlıktır, zinadır yani çoğu dinin günah saydığı şeylerden bahsetmiyorum onlar büyük ölçüde kişiyi ilgilendirir ve affedilebilir niteliktedir.
Ancak ölümün geri dönüşü ve telafi edişi yoktur.
Özellikle çocukların ve hayvanların ölümlerini diyorum.
Çünkü onlar oyuna dahil değiller.
Üstelik şu an sadece fiziksel acıdan bahsediyorum.
Psikolojik acı (vicdan azabı dedikleri olay) konusu daha açılmadı bile.
Hala inancım Panenteizm ve yüksek olasılıkla bu ölene kadar böyle kalacak. Tanrı'nın bilindik anlamda olmasa bile varlığına dair hiç bir şüphem yok. Ancak düşüncesiz, arsız ve tamamen pislik olduğuna dair de pek şüphem yok.
Panenteizm inancında Tanrı'nın görülüp görünmeyen her yerde olup kendinden bihaber olarak farklı hayatlar tecrübe ettiğini bilmek de ironik. Bu durumda şu an fark etmeden kendi kendine pislik diyen depresif ve uykusuz birinin rolünü üstlenmiş durumda.
Ama herneyse. Bu gerçekle yaşamak aslında biraz özgürleştirici gibi. Tanrı'ya karşı bayağı ilgisiz kalıyorsunuz ve hayali ahlak parmaklıkları büyük ölçüde zayıflıyor.
Tabii ki nehir her zaman akmalı. Şu an böyle düşünüyor olsam da bir gün buraya inanılmaz iç açıcı ve Tanrı sevgisi temalı (neredeyse kusar) yazılar da yazabilirim. Sonra ikiyüzlü demeyin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder