19 Ekim 2024 Cumartesi

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var diyebileceğimiz tek şey o an tecrübe ettiklerimizdir.

Anılar gelip gider, insan unutur ve yaşadığı hisleri ve o an düşündüğü düşünceler ile inandığı inançların etkisinden çıkar. Farklı rollere bürünür yıllar ilerledikçe.

Çocuklukta başka bir rol oynarken ergenlikte asileşir, içine kapanır ve hayata farklı bakmaya başlar. 

Gençlik yıllarına adım atınca yaşadığı tecrübeler birikmeye başlar. Dünyaya bakış açısı önceden kafasında kurduğu düşüncelere uymaz ve yaşadıkları ile hayat felsefesini yeniden şekillendirmeye başlar. 

Acılar yaşar, mutluluklar tadar, kayıp ne demek onu öğrenir ve aşk hissini hissettiğini düşünür en az bir kere. Eğitimini bir yere kadar götürür, bağımsızlaşır, kimi zaman dünyanın zevklerine dalar ve kimi zaman çevresinde kimse kalmaz. Yapayalnız hisseder ve aradan bir süre geçtikten sonra o hissiyat gidip yerini başka bir his alır. 

Zihni hiç durmaz insanın. Bir dönem gündeminde bir iki düşünce ve hissiyat varken bir süre sonra gündemi değişir ve en önemli şey o an gündemde olan konulardır kişi için. 

Her şey geçip gider. Hisler, inançlar, düşünceler, problemler, arzular ve nice bizi meşgul eden şeyler bugün kafamızı kurcalarken yarın yok olur ve bizimle birlikte toprağa gömülürler. 

Kendi kendimize oyunlar oynamış ve kendi kendimizi yiyip bitirmiş oluruz. Sonunda bedenimiz toprağa karışıp döngüye tekrar katılırken bizim o geceleri gözümüze uyku girmemesine sebep olan problemlerimiz ve elde etmek için kafa çatlatıp deyim yerindeyse ibadet eder gibi çabaladığımız arzularımız ise gözlerimizi son kez kapatırken aklımızda olan son şey olurlar. 

Elimizde hiç bir şey olmadan beden denen vasıtaya hapsedilip bu dünyanın bize sunduğu hissiyatları tecrübe edip yine elimizde hiç bir şey olmadan beden ile olan bağlantımızı koparıp geri döneriz. 

Bugün bunu sabaha karşı yazan benim tenimdehayat hissettiğim havanın soğukluğu ve aklımda olan hayaller, istekler, problemler, özlemler ve planlar yarın tamamen önemini kaybedecek birer meşguliyetten ibarettir sadece. 

Bu dünyada turistlik yaparak bize sunabileceği tecrübeleri tek tek deniyoruz bize verilen süre zarfında o kadar. Üzerimize alabileceğimiz rolleri kıyafet gibi deniyoruz hayatta yönelimlerimize göre.

Bir çocuk, bir ergen, bir üniversiteli, aşkın peşinde koşup o aşk üzerine ölen bir kişi, her şeye sırt çevirip tek başına hayatını yaşayan bir kişi, kocaman bir aile kurup sevdiklerinin içerisinde vefat eden bir kişi, genç yaşta bir kazaya karışıp trajik bir şekilde ölen bir kişi, kendisini vatanına adayıp çatışmada şehit olan bir kişi. Ve daha milyarlarca nice rol ve her rol içerisinde bizi bekleyen hisler, düşünceler, duygular ve tecrübeler. 

Elimizde olan tek şey ise bunları tadımlarken yaşadığımız o an. Bütün her şeyin dışında, sebep ve sonuçlardan bağımsız olarak sadece bir şeye karşı verdiğimiz o reaksiyon. O hissiyat ve yaşadığımız rolün getirdiği olayın bize verdiği tecrübe etme anı. 

İşte elimizde olan tek gerçek şey o tecrübe. Tecrübeyi eden de O, edilen tecribeyi yaratan da O. Kendi kendisinde kendisini tecrübe eden ilahi bir tiyatronun oyuncularından ibaretiz ve rol yapan oyuncular olduğumuzu hepimiz unuttuk.

Gerçek olarak bildiğiniz her şeyi unutun. O an içinde bulunduğunuz rol ne olursa olsun o rolün içerisinde yaşadığınız tecrübe haricinde elinizde hiç bir şey yok. Her şeyimiz kiralık bir tiyatro kostümünden ibaret. Elimizdeki tek şey tecrübe.

4 Ağustos 2024 Pazar

Takıntılar, Ayakta Durmak ve Aşk

Bu kadar yazının içinde sürekli insanın bağımsız bir şekilde kendi ayakları üzerinde durması gerektiğinden bahsedip durdum. Çok içten inandığım için alakasız yerlerde bile ister istemez kendisini gösteren bir fikrim çünkü.
Ancak dikkatimi çekti de kendi ayakları üzerinde durmak derken sürekli olarak genel hayat tarzı ve fikir dünyamızın dışarıdan etkilenmemesi anlamında yazılar yazmışım. Yani tamam kendi ayaklarımızın üzerinde duralım, dışarıdan gelen fikir ve düşünceleri yargılamadan kabullenmeyelim, başkalarına muhtaç olmayalım falan ama önemli bir detay atlanmış sanki.

Tabii ki bu detay kişinin aşk hayatı. Çok subjektif ve kişiye özel olduğu için yazmaktan çekindiğim bir konu maalesef. Hiç bir çiftin ilişkisi bir diğer çiftin ilişkisi ile aynı şartlarda meydana gelmemiştir ve bu yüzden ilişkilere genel yorumlar yapmak zordur. Özellikle de insanların hissettikleri ile söyledikleri arasındaki farklılıklar hesaba katılınca. 

Ancak bana kalırsa bir şeyi büyük çoğunluğumuz benzer şekilde yaşarız. Sevgililerimiz farklı olabilir, evliliklerimiz birbirlerinden tamamiyle alakasız olabilir evet fakat tecrübe ettiğimiz bir şeyin birbirine benzer nitelikler taşıma olasılığı yüksektir:

Takıntılarımız. Saçma derecede fazla hoşlandığımız ve özünde bu kadar hoşlanmamız için bir sebep olmayan insanlar. Herhalde hepimizin ergenlik döneminde veya hatta sonrasında böyle bir duruma düştüğü olmuştur. Eğer olmadıysa sizi tebrik ederim tanıdığım hemen hemen herkesin bir tane takıntılı olduğu kişi vardı. Hiç birisi de mutlu bir sona ulaşmadı ayrıca. 

Takıntılı olduğumuz kişinin mantıklı bir açıklaması asla ve asla yoktur. Neden o kişiyi bu kadar elde etmek istediğinizi anlatamazsınız. İletişim ve kendine yalan söyleme yeteneğiniz gerçekten çok yüksek ise bir şeyler söyleyebilirsiniz ancak yine de nafile. Eğer bahsettiğiniz şey sevgi değil takıntı ise o an fark edemezseniz bile sonradan o etkiden kurtulunca aslında ne kadar sağlıksız bir durumdan çıktığınızı düşünürseniz anlarsınız. 

Ve maalesef takıntılı olduğumuz bu insanlar hayatımız üzerinde onların ruhu bile duymuyor olsa da güç kurmaya başlarlar. Kişi takıntılı olduğu insanın beğendiğini düşündüğü özellikleri sergilemeye çalışabilir, onun gideceğini düşündüğü yerlere gidebilir, onun sevdiği müzikleri dinlemeye başlayabilir veya hiç birini yapmazsa en saçma yerlerde bile aklına o takıntının gelmesi bile bir kontrol göstergesidir.

Bunlar daha ergenlik yaşlarında yapılan şeylerin örnekleri, yetişkinlikte devam eden takıntılarda olay gerçekten korkutucu yerlere gidebiliyor.

Ancak asıl olay bu takıntıların neden olabileceğine dair bir yorum getirmek. Bu konuda yorum yapan ve farklı fikirler veren sayısız insan oldu zaten ve insan psikolojisini alakadar eden her şeyde olduğu gibi bir tane sebep yoktur. Pek çok etki ve özellikle kişinin hayatının o döneminde yaşadığı duygusal durum bu takıntı hissiyatının oluşmasına sebep olur.

Ancak bana kalırsa takıntılara asıl sebep olan şey kendi kendimizi tanımıyor olmak. 

Takıntılı olunan kişiyi bir ilaç gibi düşünün ve takıntı yapan kişinin de o ilaca çok ihtiyacı olan, ilacını alamadığı için acıdan kıvranan bir hasta olduğunu düşünün. 

Fakat sorun şurada: Hasta hangi hastalık yüzünden acı çektiğinin farkında değil. Çaresiz olduğu ve sağlıklı bir şekilde hastalığına çözüm bulmaya çalışmadığı için önüne gelen ilk ilacı deneyerek acısını dindirmeye çalışıyor. Yani hem hastalığını bilmiyor, hem de gördüğü ilacın hastalığına iyi gelip gelmeyeceğini bilmiyor. 

Bunu düz anlatırsam takıntılı olan kişi içten içe bir şeyin eksikliğini hissediyordur fakat bu şey sevgi olmak zorunda değildir. Kişi çok sessiz ve diğerleri tarafından sözü dinlenmeyen bir kişi ise başka bir insanın diğerlerine sözünü dinletme özelliği çekici gelebilir. Veya kendisi çok olgunlaşmamış ve oturduğu yerde duramadığı için başkaları tarafından çocuksu görünen bir kişi başkasının olgun tavırlarından etkilenip takıntılı hale gelebilir. 

Diyeceksiniz ki "e bu bilinen bir şey zaten, şey değil mi işte zıt kutuplar birbirini çeker falan?" evet öyle ancak ben zıt kutupların birbirini çekmesini tamamen iki zıt karakterli insanın bir araya gelmesini çaresizce mantıkla açıklamaya çalışmak olarak görüyorum. Mıknatıs mıyız lan biz? İki kişinin bir araya gelmesini mantıkla açıklamak öyle basit bir yargı ile mümkün değildir. 

Benim düşüncem kişi takıntılı olduğu insanın o özelliğine takıntılı olmuştur. Kişinin kendisine değil. 

Sokakta geçerken gördüğünüz ve beğendiğiniz bir erkek veya kadın olursa durup düşünün: "Ben bu kişinin kendisini mi beğendim, yoksa üzerinde giydiği kıyafetleri mi?"

Bu da onun gibi bir şey. Takıntılı olunan insanın özelliğini söküp çıkarıp kendisine katmak ister insan. O kişinin kendisini değil. Çünkü orada sevgi olarak karıştırılan takıntı hissiyatı kişinin kendi içerisinde olan bir eksiklik hissini kapatma isteğinden ibarettir. Takıntı yaptığı kişiden de bir özelliği çıkarıp kendisine enjekte edemeyeceği için de o özelliğe yakın olmak ile yetinmek zorunda kalır. 

Takıntı ilk başladığı zamanlarda bu özellik takıntı yapılan kişi ile bağdaştırılmaya başlar ve bir zaman sonra insan ve fikir ayrıştırılması imkansız bir hale gelir.

Bu yüzden de takıntılı insan takıntısını elde ederse genelde herkesin düşündüğünün aksine kurdukları ilişki bir zaman sonra diğer tüm ilişkiler gibi heyecanını yitirmeye başlar.

Hani onların hissettikleri diğerlerinden farklıydı?

Hele hele o bağdaştırdıkları özelliği o kişide bulamazlar veya kişi zamanla o özelliği kaybederse iş çok kötü boyutlara gidebilir. Ama ne bekliyorsunuz ki? Bu durum en baştan sıkıntılıydı zaten.

Çünkü istenilen asıl şey o özellikti kişinin kendisi değil. Ne kadar saçma değil mi?

Başkaları tarafından beğenilmek istenen bir insanın içinde bulunduğu ortamın en çekici olan kişisini elde etme isteğini o kişinin güzel veya yakışıklı olmasına vurması olasılığını düşünün. Belki fiziksel görünüm onun için hiç önemli değil ancak başkaları tarafından beğenilmek arzusunu yanında gezdireceği bir kişi ile gidermek istiyor fakat bunu aşk zannediyor. 

Özellikle içindeyken nasıl farkına varacaksın ki böyle bir durumun? 

Kendini tanıyarak tabii ki. Bir insan hayatındaki ilişkileri yaşarken rüzgar nereye götürürse oraya gitmek yerine yaşadığı şeyleri gözlemleyerek kim olduğunun farkına varsa aslında neye ihtiyacı olduğunu, istek duyduğunu anlayabilir. 

Tabi kim bu kadar işle uğraşacak değil mi? 

Sadece 70 yılcık yaşıyoruz şu hayatta.

Fakat bunu yapıp kim olduğunu bulan kişi kendi içinde olan eksiklikleri kapatmak için başka insanları birer ilaç olarak görmez. Tamamen kendi ayakları üzerinde durmaya hazırdır ve hiç bir ilişkisi olmadan da yaşayabilir.

Bu konuma gerçekten gelebilen kişi başka bir insan ile sağlıklı bir ilişki veya "aşk" yaşamaya hazırdır. Çünkü o kişiye karşı bir çıkar sahibi olunmadığı için iki insan arasında oluşan sevgi iç problem ve eksikliklerin etkisi altında kalmadan doğal bir hızla meydana gelebilir. Takıntılı olan insanlar ise genelde doğal ilişki sürecini hemen geçip tanışma aşaması bile olmadan hemen ciddi bir ilişkiye adım atmaya çalışırlar. Adı üzerinde takıntı sonuçta.

Ne kadar ironik. Eğer bu yazdığım doğru ise bir insan ile düzgün bir ilişkiye başlangıç yapmak istiyorsak o kişiyi kafaya aşırı takmamamız gerekiyor. Her şey gerçekten denge ile yürüyor bu hayatta. 

2 Ağustos 2024 Cuma

Panenteizm'de Ruh

Evet inancım 6-7 yıldır hala değişmedi ve açıkçası bundan sonra da değişeceğini sanmıyorum. Dürüst olmak gerekirse gerçekten iyi bir his inandığın herhangi bir şeyden hiç şüphe duymadığını hissedebilmek. Benim için çok çok nadir bir durum bu.

Panenteizm'den bahsetmeyeli yıllar oldu ve üzerine de yeni bir şey araştırmadım çünkü bir şeyin doğruluğundan tamamen emin olduğum zaman arkama yaslanıp bilmediğim veya eksik gördüğüm kısımlarını bilmeden de rahat edebiliyorum.

Panenteizm ile ilgili ilk yazdığım yazıyı okumazsanız bunların pek anlam ifade etmeyeceğini de belirtmeliyim. 

Her neyse. Konuya girelim. 

Panenteizm inancı görülen ve görülmeyen her şeyin Tanrı'nın bir parçası (kendisi değil) olduğunu ifade eder iyi güzel de o zaman her bireyin evreni ayrı ayrı tecrübe etmesine sebep olan ruh nedir? 

Açık açık söyleyeyim: Kimsenin ruh nedir sorusuna cevap verebileceği falan yok. Ancak ve ancak ruhun çalışma mantığını anlatmaya çalışabiliriz o kadar. 

Bu evren bütün sorulara cevap verebileceğimiz bir yer değil maalesef. Özellikle bu zayıf insan beden ve beyinleri ile. 

Ruhu çok önceden bana bir örnek ile anlatan hocamın örneğini ödünç (ç)alarak anlatacağım. 

Öncelikle şunu anlamalıyız: Tanrı'nın ruhunun olmadığı hiç bir şey yoktur. Tanrı'nın ruhunun olmadığı bir şeyin varlığını iddia etmek o varlığın Tanrı olmadan yaşayabileceğini öne sürmektir. İslam dininde buna "şirk" denir. 

İlla başka bir Tanrı' nın varlığına inanmak zorunda değilsin şirk koşmak için. Eğer herhangi bir şeyin Tanrı'dan ayrı var olduğunu düşünürsen o varlığa Tanrı'nın yaratma ve can verme gücünü atfederek şirk koşmuş olursun. (İşte bu gerçek ile sürekli dikkat ederek yaşamaya da sırat köprüsü denir.)

Neyse bu konuya gelince gerçekten ekstra bir şeyler yazmamak zor oluyor. Her şey o kadar inanılmaz bir şekilde bağlantılı ki. 

Eğer yerdeki taş parçası dahil her ama her şeyin bir ruha sahip olduğunu kenara koyduysak ruhun bir beden ile sahip olduğu ilişkiye geçebiliriz.

Ruhu elektrik gibi düşünmeliyiz. Elektrik elektriktir ve kendi için kategori veya çeşitlere ayrılmaz. Bir elektrik diğer bir tür elektrikten daha farklı veya üstün değildir. Ruh da bu tarife uyar.

Ancak elektrik aynı olsa bile içine girdiği cihazın işlevi ne ise o işlevi yapmasını sağlar. 

Mesela siz bir çamaşır makinesine elektrik verirseniz bir televizyonun görevini yapmasını bekleyemezsiniz.

Aynı şekilde bir televizyona elektrik verirseniz o televizyon ile yemek pişirmeyi bekleyemezsiniz. 

Bu konseptin birebir aynısı ruh ve ruhun için girdiği varlık için de geçerlidir.

Tanrı'nın ruhu da hem insanlarda hem de çevrenizde gördüğünüz cansız varlıklarda vardır. Bu aynaya baktığınız zaman gördüğünüz insan ile yerden aldığınız çakıl taşı için de geçerlidir.

İki varlıkta da aynı ruh vardır ancak içinde bulundukları bedenden ötürü insanın içinde olan ruh gerçekliği birden çok duyu ile tecrübe edebiliyorken çakıl taşında olan ruh sadece bir insanın bütün duyularını kapatması durumunda tecrübe edebileceği gerçekliği tecrübe edebilir.

Bir hayvan düşünelim. Mesela bir kedi yavrusu düşünün kafanızda. Kedi yavrusu 4 bacağının üzerinde oradan oraya koşar, zıplar, tırmanır ve avlanır ancak bir insanın yaşayabileceği tecrübeleri yaşayamaz. Yine de ruh dünyaya geliş amacını tamamlamış olur. Bu amaç da Tanrı'nın kendi kendisini yine kendisinde tecrübe etmesidir.

Bunu bilmese de Tanrı'nın ruhunun bu dünyayı farklı şekilde tecrübe etmesi için bir aracı olan bizim "kedi" adını verdiğimiz beden yine Tanrı'nın ruhuna sahip olan diğer varlıklar ile etkileşime geçip maceralar yaşar.

İnsanlar için de bu böyledir. Hepimiz Tanrı'nın ruhuna sahip olsak bile bu bilgiyi unuturuz ve yaşamaya başlarız. 

Hangi insan var olan ve meydana gelen her şeyin Tanrı adıyla işaret ettiğimiz şeyin kendi kendisi ile oynarken ortaya çıkan olaylar olduğunu öğrense ve bu gerçeğe göre yaşasa aslında her şeyin bir tiyatro olduğunu kavrayıp dünya üzerinde huzura kavuşacaktır. Gerçekte kendi varlığının olmadığını anlaması da egosunun yok olmasına yani ölmeden önce ölerek hakikatini bulmasına doğru büyük bir adım olacaktır. 

Dünya üzerindeki ortalama bir insan öldüğü zaman inandığı Tanrı'nın yanına gideceğine ve onu göreceğine inanıyor. Sonsuz ve her yerde yüzü olan bir şeyin "yanına" nasıl gideceğini hiç sorgulamadan 70-80 yıl yaşayıp rolünü tamamlıyor genelde.

Garip.  

Halbuki Tanrı tamamiyle yalnız. Ona eşit olan hiç bir şey yok ve olması imkansız. Kendi kendisinin tanrı olduğunu unutup bu ve sonu olmayan türde dünyada kendi kendisine tiyatro oyunları çekiyor o kadar. Kendi ruhu ile kendi tasarladığı sınırsız sayıda olan bedenlere girip tek başına girdiği çeşitli rollerde oyunlar oynuyor. 

Bu arada konuyu bitirmeden her beden de aynı değildir unutmayalım. Bir insanın bedeni diğer bir insanın bedeninden sadece fiziksel olarak değil ama daha önemlisi kişilik olarak da farklıdır.

Yani bir beden fıtrat olarak agresif olabilir, zeki olabilir, düşük zekalı veya farklı bir şeyde yeteneği olabilir. Bunun sınırı yoktur. Ruh o bedenin sahip olduğu özelliklerin çalışmasını sağlar o kadar. Eğer  karakter veya davranışlarımız sadece ruhumuzdan etkilenseydi hepimizin aynı karaktere sahip olurduk. Sonuçta ruh tek bir kaynaktan geliyor. Aklıma şu an gelmedi ama herhangi bir dinde ruh kavramının türlerinin olduğunu hatırlamıyorum.

Dolayısıyla hepimiz aynı ruhun Tanrı olduğunu unutup farklı bedenlere girmesi ve etkileşimlere girerek kendisini tecrübe etmesinden ibaretiz.

Gündelik hayatta yaşamımızı sürdürebilmek ve hayatta kalabilmek için oluşturduğumuz davranışlar bütününe de ego diyoruz. Aslında gerçek olmayan fakat insanlığın varlığı için de gerekli olan bir davranış mekanizmasıdır ego.

Bu konularla ilgilenen çoğu kişi ego'nun "ölmesi" gerektiğini söylüyor ki içimizde ego tarafından baskılanan asıl kişiliğimiz, yani ilahi tarafımız ortaya çıksın. Buna İslam'da Allah'ın sevdiği kullarının el ve ayakları olacağını söylediği kutsi hadisten, Hinduism'in kutsal kitaplarından Bhagwad Gita'sında Krishna'nın (Tanrı diye işaret edilen için kullanılan bir başka isim daha o kadar) "Bu dünyada yaşayan varlıklar benim sonsuz parçalarımdır" cümlesine kadar pek çok kaynakta görebiliyoruz. Daha örnek verirdim de valla çok uykum geldi. Dün de doğum günümdü zaten. Yaşlandığımı hissediyorum yahu.

Panenteizm'de ruhun ne olduğunu açıklamaya çalıştım. Bu kitapta muhtemelen başka bu konu hakkında yazmasam da sonradan devam edeceğim. Özellikle Panenteist bakış açısında cennet ve cehennem mantığı çok bilindik normları zorlayan ve benim de uzun bir süre tam kafamda oturtamadığım bir şeydi. Tabi ne zaman yazarım bakalım. 

26 Temmuz 2024 Cuma

Bağımlılık Yapan Kaos

Bazı insanların huzurlu olmamaları için hiç bir sebep olmasa da yine de bir türlü keyifli olamadıklarını fark ettiniz mi?

Hani huzurlu olmaması için bir sebep olmasa bile yine de her gördüğünüzde şikayet edecek bir şey bulabilen o sinir bozucu şahıslar.

Maalesef bu özelliği sanki ekstra sigara parası çıksın diye yapılan part time bir iş gibi ara sıra ben de sergilediğimi fark ettiğim zaman sebebini araştırmaya başladığım bir durumdu bu. Bazı kişiler kabus gibi bir dönemden kurtulup huzurlu bir hayat düzenine erişseler bile yine de bulundukları yeni durumda oluşan minicik sorunları kafaya aşırı takıp olay yaratabiliyorlardı.

Bu bana çok ilginç geliyor. Dünya mükemmelin erişilebileceği bir yer zaten değil ve hiç birimiz kusursuz hayatlar yaşamak için gelmedik buraya. En kusursuz hayata sahip varlık bile ölüm gerçeği ile yüzleşip kusursuzluğu kaybetmenin korkusu ile mükemmelliğini kaybedecektir. Bunun kaçarı yok. 

Buna rağmen zor bir süreci atlatıp hayata yeniden pozitif bakmaya başlayan bir insanın en azından hayata karşı müteşekkir olmasını bekleriz değil mi? Maalesef ki yediği önünde yemediği arkasında olan bir insan bile bu bugün bahsettiğim huzuru iten kronik stresli kişiliklere sahip olabiliyorlar. 

Yaşam şartları ve genel olarak hayata bakış açısı bir kişiyi göğe de erdirir, yerin dibine de gömer. Bunun dışında genetiğimiz bile stres ile ilişkimize etki eder. Annesi babası gamsız olan birisinin dünyayı pek takmamasına şaşırmayın yani. 

Ancak işin psikolojik kısmını düşünürken etkisinin büyüklüğünü hala kestiremediğim bir şey fark ettim:

İnsanlar çoğunlukla çocukluklarında yaşadıkları ortamları yetişkin hayatlarında tekrar etmeye çalışırlar. Mesela anne ve babasından tecrübe ettiği yetiştirilme tarzını çocuğuna uyarlamaya çalışan kişi profili özellikle bizim ülkemizde tipiktir. Kendisini modern görüp öyle olmadığını düşünen bir kişi bile şöyle veya böyle kendi ailesinin ona olan davranışlarının izini taşır. 

Afrika kıtasında varlığını sürdüren bir hayvanı Afrika'yı andıran bir çevreye koyarsanız ölmese bile yaşama ihtimali adapte olma zorluğundan dolayı düşecektir. Ya o yeni yerde su bulamazsa? Avlanacak hayvan veya yiyecek bitki bulamazsa? Bu yüzden hayvan tecrübesi olduğu yerden uzaklaşmak istemez ve farkında olmadan oradan uzaklaşır. Siz hiç bilinçli bir şekilde denizden uzaklaşan bir balık gördünüz mü? 

Aynı durum bizim bilinçaltımız için de geçerlidir. Kişi çocukluğunda yaşadığı ortamı tekrar yaratarak alışkan ve tecrübeli olduğu sahaya geri dönmeye çalışır. Tecrübeli olduğu alan negatif ve kaotik bir ortam olsa bile. 

Yani çocukluğunda ailesi sürekli tartışmalı, her an her şeyin olabileceği ve güvende hissetmediği bir ortamda yaşayan insan kendi hayatında yine bu şartları yaratmaya çalışır fark bile etmeden. 

Huzursuz olmaya o kadar alışmıştır ki ne zaman huzura kavuşsa bir şeyler yine canını sıkar ve memnuniyeti elde edemez. 

Bu can sıkıcı şeyler "Her şey çok rutin ve sıkıcı" demek kadar küçük ve sebep bile olmadan sadece uzaktan gördüğü bir kişiye sinir olmak kadar saçma olabilir (ikisini de yaptım ve yapmaktayım). 

Huzurun olması durumunda nasıl yaşanır bilmeyen kişi düzenli bir hayata girdiği zaman ne yapacağını bilmez ve bu hissiyattan kaçmak için bir şeylere başvurur. 

Kimisi fark bile etmeden herkesi eleştirmeye başlar ve kimisi gelecek ne kadar umut dolu olsa da alakasız bir şekilde geçmişi özleyerek hayatın gidişine üzülmeye başlar. Bazıları görünüşüne takmaya başlayıp aynalara küser ve bazıları da ilişkisinde kendi kafasında senaryolar üretip paranoyaklaşır.

Ve böylelikle ona huzur veren şeylerden birini bir huzursuzluk kaynağına çevirerek yine kafa yoracak bir şeye sahip olmuş olur. 

Açık söylemek gerekirse yazdığım yazıların içerisinde yanlış olmasını en çok istediğim yazı bu. Psikoloji tamamiyle kanıtlanabilir bir alan olmadığı için asla doğruluğunu bilemeyeceğiz ancak kanıtlanmasına gerek yok. Sadece eğitim görmemiş iki kişinin sırf kısa süreli bir sevgi / takıntı / cinsel istek patlaması yaşaması sonucunda düşünmeden bir araya gelip toplumun evlenen insanlardan çocuk yapmaları beklentisini karşılamak ve "bebek sevmek" için dünyaya yeni bir ruh getirip ardından aralarında problemler çıkınca ortaya çıkan rahatsız soğuk savaş ortamında büyütülen çocuğun hayatı boyunca hep biraz bile olsa huzursuz yaşamaya mahkum edilmiş olması ihtimalinin varlığı bile oldukça olumsuz hissettiriyor. 

En kötüsü de ne biliyor musunuz? Şu an otobüsün pencerinden bakıp düşünüyorum da aslında ilk başta sandığımın aksine bu durumdan muzdarip olan insan sayısı beklediğimden daha çok olabilir aslında. Çevrenizde olan ve gerçekten huzurlu bir aileden çıkma kaç kişi tanıyorsunuz? Düşünün siz ben bekliyorum. Sayının azlığına şaşıracaksınız. 

Neyse. İnsanların sürekli olarak sebepsiz yere huzursuz olmalarının aslında çocukluklarında sürekli tartışmalı bir ortamda büyümelerinden dolayı yine öyle bir ortamı yaratmaya çalışmaları olduğunu düşünüyorum özetle. 

Bir insanın bugün olan mutluluğu geçmişe bakınca hissettiği huzur ve geleceğe dönünce hissettiği umuttan ibarettir (şu an uydurdum). Dolayısıyla eğer geçmişimiz huzur doluysa bugün yaşadığımız mutluluğun yarısını elde etmiş oluruz.

24 Haziran 2024 Pazartesi

İnsanlar Değişmez

Her insan bu gerçekliğe bir fıtrat üzere gelir. Belirli bir set özellik ve davranış biçimi sanki insan bir bilgisayarmış gibi o bedene yüklenmiştir ve hangi kurala veya neye göre bu özellikler bir bireye denk geliyor hiç bilmiyorum.

Kimileri geçmiş yaşamlarımız olduğuna ve o zamandan kalan özelliklerin toplamı olduğumuza inanıyor. Kulağa baya havalı gelse de tabii ki ortada bir kanıt yok. 

Bazıları ise "kan çekmesi" adı altında ailenin başka üyelerinin özelliklerinin yeni doğan çocuklara geçtiğini iddia ediyor. 

Bunlar ve daha nice örnek insanın doğuştan gelen özelliklerini yorumlamaya çalışsa da kimsenin bir halt bildiği yoktur gerçeği söylemek gerekirse. 

5 kardeşin olduğu bir aileye bakarsanız fiziksel özelliklerin benzerlikleri haricinde kardeşlerin karakterleri birbirlerinden hemen hemen tamamen alakasız olabiliyorlar. Henüz ikna edici bir şekilde bu farkları yorumlayabilen kimse ile karşılaşmadım maalesef. 

Üstelik bu farklar daha 4-5 yaşlarında bile fark edilebiliyor çoğu zaman. Bu farkın sebebi yaşanmışlık olamaz yani küçücük çocuk ne yaşamış olabilir ki? İşte tam da bu noktada bize önceden sebebi ve nasıl olduğu bilinmeden yüklenen özellikler yani fıtrat geliyor. 

Bu fıtrat her bireye belirli bir temel karakter veriyor ve yaşanan olaylar kişinin karakterinin üzerine farklı davranış şekilleri inşa ediyor. Konuşma tarzı, ilgi alanları gibi şeylerden bahsediyorum. 

Sonradan gelen bu özellikler farklı gibi görünse de özünde olan insana dış dünya dokunamaz. 

Ne demek istiyorum?

Bir insanın bir davranışı asla ve asla o an ve zamana mahsus değildir. O davranış tekrar eden bir döngünün parçasıdır. Mutlaka ve mutlaka tekrar farklı görünen bir şekilde bile olsa tekrarlanacaktır. 

Karşımızdaki kişi bir hareket sergilediği zaman aslında size o şartlar altındayken nasıl davrandığını açığa çıkarır. 

Sinirli bir fıtrata sahip insan istediği kadar terapiye gitsin. Bu sadece onun bilinçli bir şekilde kendi doğasını bastırmasıdır. Bastırılan her şey gibi o da bir gün patlayacaktır ve kişi yine başladığı yere dönecektir. 

Sergilenen bir davranış kişinin o an yaptığı bir şey olmaktan ziyade önceden şans olsaydı hep yapacağı ve gelecekte benzer bir durumun içine girmesi halinde yine yapacağı bir davranıştır. 

Bunu siz bilmiyordunuz ve belki de o kişi de bilmiyordu. Ancak artık biliyorsunuz. Gördüğünüz bir hareket, bir ses, bir bakış veya basit bir el hareketi bile kişinin nasıl davranacağının önünde duran perdenin kaldırılmasıdır. O hareket 100 yıl bile geçse bir yerde tekrar karşınıza çıkacaktır. 

Çünkü insanlar ne kadar değişiyor ve farklılaşıyor gibi gözükse de yaptığımız tek şey belli bir temelin üzerine bina yapmaktır. Temel yerin altında gözlerden uzak olsa da bina temelde olan hammaddenin aynısından yapılmış olmak zorundadır.

25 Mayıs 2024 Cumartesi

Ben Bu Beden Olamam

Kesinlikle mümkün değil.

Geçen gün eve dönerken köprü üzerinden geçiyordum derken kollarım dikkatimi çekti. Şöyle bir baktım. 

Bir süredir spora gittiğim için kollarım biraz kalınlaşmıştı. Hoşuma gitti tabi bu durum. 

Ancak bir yandan ara sıra gelip kaçan ve tamamen sporadik bir şekilde ortaya çıkan bir düşünceye sonunda odaklanmama ve dolayısıyla güç vermeme sebep oldu:

"Ben" diye adlandırdığım şeyin bu vücut olmadığı. 

Bunun gerçekliğine 17 yaşım civarından beri inansam da hissiyat olarak da tecrübe etmek çok daha farklı bir his.

Peki ne demek bu? Şizofren falan mıyım? Dissosiyatif kimlik bozukluğum mu var? Sıyırdım mı sonunda?

Pek sayılmaz. Şöyle ki "ben" diyerek işaret ettiğimiz şey ile hissettiğimiz arasında çok fark var. Bir insanın ben dediği şey tamamen kendi kontrolü altında olması gerektiğini düşünebiliriz. Sonuçta "o" diye işaret ettiğimiz bir varlık ben dediğimiz varlığı kontrol edemez. 

Pekala. Madem bilinçli olarak kendi bedenimizde kontrol ettiğimiz şeyler ben olarak işaret ettiğimiz şeyler bütünüdür, neleri kontrol ediyoruz biz? 

Aslında şaka yaptım asıl soru neleri kontrol etmiyoruz olmalı. 

Başta nefes almak, bu yazıyı okuyana kadar tamamen otomatik bir şekilde nefes alıyordunuz ve aktif olarak bir şey yapmıyordunuz. Göz kırpışınız da öyle. Bu yazıları okurken aktif olarak bir şey yapmıyorsunuz da, beyniniz "sizin" için otomatik çeviriyor. Buyrun herhangi bildiğiniz bir dilden olan bir kelimeye bakın ve onu anlamamaya çalışın. Deneyin. 

Her hücremizin kendisini sürekli olarak yenilediğini biliyor muydunuz? 7 yılda bir insan vücudu tamamen değişmiş oluyor. Bu sürecin herhangi bir aşamasında siz karar aldınız mı? Sanmıyorum. Bakın tırnaklarınız uzuyor. Bakın kestiğiniz parmak iyileşmiş. 

E iyi hoş anladık bedensel sistemimizin işleriminde bir karar sahibi değiliz. Peki davranış şekillerimize ne demeli? Bir insanın davranışları ile diğerinin davranışları birbirinden ayrı. Demek ki kişiler bilinçli olarak kendi istedikleri şekilde davranmayı tercih ediyorlar. 

Pek sayılmaz. Aslında hiç sayılmaz. 

Kişilik dediğimiz şey insanın genetiğinden tutun yetiştirilme şekline, hayatında denk geldiği tecrübelerden içinde büyüdüğü ortama kadar pek çok faktörün çevresinde şekillenen bir hayatta kalma mekanizmasıdır. 

Doğuşta getirdiğimiz fıtrat en önemli temel yapıdır ve onun üzerine inşa ettiğimiz karakter her zaman dışarıdan aldıklarımız ile 25 yaş civarına kadar şekillenir. 

Bu ses tonuna, konuşma şekline ve hatta bir kişinin konuşurken kullandığı en ufak beden dili ögelerine kadar iner. Daha minicik bir bebek anne ve babasının konuşma şekillerini taklit etmeye başlar ve bu hareketler aralarında elenerek kişinin sonunda "benim" dediği konuşma şekillerine dönüşür. Halbuki hepsi dışarıdan çalıntıdır çünkü her canlı atalarından gelen içgüdüler ve taklit yöntemi ile öğrenir. Bir kedinin doğduktan 1 gün sonra sinirlenince tıslama sesini çıkarabilmesi ve sonradan annesini taklit ederek avlanmayı öğrenmesi gibi. 

Yahu ben diye işaret ettiğimiz şeyin ismi bile kendi seçtiğimiz bir şey değil. Kendi isminizi değiştirin başka bir şey diyin. Fark eder mi? Siz hala aynı sizsiniz.

Neyse bunlar iyi güzel de benim en başlarda kafamı kurcalayan şey ciddi ciddi insan vücudunun bir arabaya ne kadar benzediğiydi.

Bir kere ikisi de bir şekilde bir noktadan diğerine gidiyor, ikisi de bu işlemi yapmak için yakıta ihtiyaç duyuyor ikisinin de bu yakıtları attığı bir boşaltım sistemi var, ikisinin de fiziksel görünümünü değiştirmek için çeşitli modifikasyon seçenekleri mevcut, ikisi de çok hareket ederse daha çok yakıta ihtiyaç duyuyor ve en önemlisi bir noktadan sonra ikisi de ne yaparsak yapalım eninde sonunda hurdaya çıkıyor.

İnsan vücudu organik olduğu için yeni bir parça takamıyoruz ancak teknolojinin gelişimi ile artık kalp naklinden yüz nakline her türlü değişim de yapılmaya başlandı. Bundan 50 yıl sonraya bakınca bu sürecin ne kadar yaygınlaşacağını hayal bile edemiyorum.

İnsan vücudu bir binekten ibarettir. Biz kendimizi bu vücutlardan ibaret görsek de aslında hepimiz esarette nereden geldiğini unutmuş ruhlarız. Ve her ruh özünde aynı olduğu için aslında hepimiz aynıyız. 

O yüzden köprüden geçerken gözüm kollarıma kaydığında irileştiklerini gördüğüm zaman sanki arabamın inmiş lastiklerini şişirmiş gibi hissediyorum. 

Asıl soru ise eğer bu yazdıklarım doğru ise gerçekte kimiz? 

19 Nisan 2024 Cuma

Sen Sadece İnsansın

Ne olursa olsun, ne yaparsak yapalım, hayatımızda her zaman aksilikler olacak. Bir o kadar başarılar ve iyi hissettiğimiz anlar da olacak.

Kimi zaman dünyanın zirvesinde hissedip kimi zaman dibinde hissedeceğiz. Çevremizde olan insanlar bizleri alkış tufanına tutacak ve hemen ertesi gün başka bir olaydan ötürü yuhalayacaklar.

Felaketler başımıza yağmur gibi yağacak ve sonrasında güneş öyle bir doğacak ki dünyamız parlayacak ve sıcacık olacak. 

Bütün bunların ortasında oradan oraya mücadele vermeye çalışan bizler olacağız. Hayatta çabalayıp deyim yerindeyse bir savaş vermekte ve yolumuza çıkan türlü türlü zorluğun altından kalkmaya çalışacağız. Alkışlar ve yuhalamalar devam edecek.

Kendimizi duygusal açıdan bir orada bir burada bulacağız. Bir şey başaracak ve sevinçten everestin tepesinde çırılçıplak dans edeceğiz. Bir kaç saat sonrasında bir şeyi başaramadığımız için hayal kırıklığına uğrayacak, sokak arasında çöplerin arasında kendi kafamıza sıkacağız.

Yani istediklerimiz olunca mutlu olup zirvede hissedeceğiz ve istediklerimizin olmaması durumunda yataklara düşeceğiz. 

Bütün bunlar saçmalık. Hepsi birer zırva. Kişi yaşam çizgisi içerisinde bir aşağı bir yukarı gidip durur. Hayatta her zaman bir çatışma vardır. İnsan yaşamında yaşadığı olaylara göre bazen dünyanın en aşağılık varlığı gibi hissettiği gibi her şeyin tepesinde de hissedebilir. İki hissiyat da yanlıştır. 

Önemli olan etkilenmeden hayatın akışı içerisinde ilerlemeye devam etmektir. Kimse suçlu değildir ve kimse tanrı değildir. Yaşanan şey yaşanmıştır. Bu hem başarıda, hem de başarısızlıkta geçerlidir. 

İşleriniz yolunda gittiği zaman herkes sizi överek göklere çıkarmaya çalışır. Tersi olduğunda da yermeye ve ne kadar değiştiğinizden veya saldığınızdan bahseder. 

Ne durumda olduğunuz önemli değildir. Önemli olan bir şeyi yapma cesaretini gösterebilmektir. O aksiyonun sonunda ortaya çıkacak sonucun pozitif veya negatif olması bir yere kadar kişinin kontrolündedir. Kişi dünyanın en aşağılık varlığı da olsa tanrı da olsa fark etmez. 

Marcus Aurelius Roma İmparator'u olmasına rağmen ne zaman birisinden övgü alsa ona "Sen sadece insansın" demesi için hemen arkasında bir kölesini gezdirir. İmparatorlarını tanrılaştırmaya eğilimli olan Roma halkı ne zaman övgüler yağdırsa Marcus'un kölesi kulağına eğilip "Sen sadece insansın" diyerek imparator bile olsa sadece bir insan olduğunu hatırlatırdı. 

Bunun aynısı şayet Marcus zamanının en başarısız ve en önemsiz insanı olsa da değişmeyecekti. O zaman da Marcus sadece bir insan olacaktı.

Nasıl başarının gözümüzü boyaması ile insanlığımızı unutmamalıysak hata yaptığımız zaman da insan olduğumuzu unutmamalıyız. Çünkü hepimiz sadece insanız. 

Elimizdeki Tek Şey Tecrübe

Hayatta ne yaparsak yapalım ve nereye giderse gidelim, neler yaşarsak yaşayalım, hangi rollere bürünürsek bürünelim, elimizde gerçekten var ...