Bu kadar yazının içinde sürekli insanın bağımsız bir şekilde kendi ayakları üzerinde durması gerektiğinden bahsedip durdum. Çok içten inandığım için alakasız yerlerde bile ister istemez kendisini gösteren bir fikrim çünkü.
Ancak dikkatimi çekti de kendi ayakları üzerinde durmak derken sürekli olarak genel hayat tarzı ve fikir dünyamızın dışarıdan etkilenmemesi anlamında yazılar yazmışım. Yani tamam kendi ayaklarımızın üzerinde duralım, dışarıdan gelen fikir ve düşünceleri yargılamadan kabullenmeyelim, başkalarına muhtaç olmayalım falan ama önemli bir detay atlanmış sanki.
Tabii ki bu detay kişinin aşk hayatı. Çok subjektif ve kişiye özel olduğu için yazmaktan çekindiğim bir konu maalesef. Hiç bir çiftin ilişkisi bir diğer çiftin ilişkisi ile aynı şartlarda meydana gelmemiştir ve bu yüzden ilişkilere genel yorumlar yapmak zordur. Özellikle de insanların hissettikleri ile söyledikleri arasındaki farklılıklar hesaba katılınca.
Ancak bana kalırsa bir şeyi büyük çoğunluğumuz benzer şekilde yaşarız. Sevgililerimiz farklı olabilir, evliliklerimiz birbirlerinden tamamiyle alakasız olabilir evet fakat tecrübe ettiğimiz bir şeyin birbirine benzer nitelikler taşıma olasılığı yüksektir:
Takıntılarımız. Saçma derecede fazla hoşlandığımız ve özünde bu kadar hoşlanmamız için bir sebep olmayan insanlar. Herhalde hepimizin ergenlik döneminde veya hatta sonrasında böyle bir duruma düştüğü olmuştur. Eğer olmadıysa sizi tebrik ederim tanıdığım hemen hemen herkesin bir tane takıntılı olduğu kişi vardı. Hiç birisi de mutlu bir sona ulaşmadı ayrıca.
Takıntılı olduğumuz kişinin mantıklı bir açıklaması asla ve asla yoktur. Neden o kişiyi bu kadar elde etmek istediğinizi anlatamazsınız. İletişim ve kendine yalan söyleme yeteneğiniz gerçekten çok yüksek ise bir şeyler söyleyebilirsiniz ancak yine de nafile. Eğer bahsettiğiniz şey sevgi değil takıntı ise o an fark edemezseniz bile sonradan o etkiden kurtulunca aslında ne kadar sağlıksız bir durumdan çıktığınızı düşünürseniz anlarsınız.
Ve maalesef takıntılı olduğumuz bu insanlar hayatımız üzerinde onların ruhu bile duymuyor olsa da güç kurmaya başlarlar. Kişi takıntılı olduğu insanın beğendiğini düşündüğü özellikleri sergilemeye çalışabilir, onun gideceğini düşündüğü yerlere gidebilir, onun sevdiği müzikleri dinlemeye başlayabilir veya hiç birini yapmazsa en saçma yerlerde bile aklına o takıntının gelmesi bile bir kontrol göstergesidir.
Bunlar daha ergenlik yaşlarında yapılan şeylerin örnekleri, yetişkinlikte devam eden takıntılarda olay gerçekten korkutucu yerlere gidebiliyor.
Ancak asıl olay bu takıntıların neden olabileceğine dair bir yorum getirmek. Bu konuda yorum yapan ve farklı fikirler veren sayısız insan oldu zaten ve insan psikolojisini alakadar eden her şeyde olduğu gibi bir tane sebep yoktur. Pek çok etki ve özellikle kişinin hayatının o döneminde yaşadığı duygusal durum bu takıntı hissiyatının oluşmasına sebep olur.
Ancak bana kalırsa takıntılara asıl sebep olan şey kendi kendimizi tanımıyor olmak.
Takıntılı olunan kişiyi bir ilaç gibi düşünün ve takıntı yapan kişinin de o ilaca çok ihtiyacı olan, ilacını alamadığı için acıdan kıvranan bir hasta olduğunu düşünün.
Fakat sorun şurada: Hasta hangi hastalık yüzünden acı çektiğinin farkında değil. Çaresiz olduğu ve sağlıklı bir şekilde hastalığına çözüm bulmaya çalışmadığı için önüne gelen ilk ilacı deneyerek acısını dindirmeye çalışıyor. Yani hem hastalığını bilmiyor, hem de gördüğü ilacın hastalığına iyi gelip gelmeyeceğini bilmiyor.
Bunu düz anlatırsam takıntılı olan kişi içten içe bir şeyin eksikliğini hissediyordur fakat bu şey sevgi olmak zorunda değildir. Kişi çok sessiz ve diğerleri tarafından sözü dinlenmeyen bir kişi ise başka bir insanın diğerlerine sözünü dinletme özelliği çekici gelebilir. Veya kendisi çok olgunlaşmamış ve oturduğu yerde duramadığı için başkaları tarafından çocuksu görünen bir kişi başkasının olgun tavırlarından etkilenip takıntılı hale gelebilir.
Diyeceksiniz ki "e bu bilinen bir şey zaten, şey değil mi işte zıt kutuplar birbirini çeker falan?" evet öyle ancak ben zıt kutupların birbirini çekmesini tamamen iki zıt karakterli insanın bir araya gelmesini çaresizce mantıkla açıklamaya çalışmak olarak görüyorum. Mıknatıs mıyız lan biz? İki kişinin bir araya gelmesini mantıkla açıklamak öyle basit bir yargı ile mümkün değildir.
Benim düşüncem kişi takıntılı olduğu insanın o özelliğine takıntılı olmuştur. Kişinin kendisine değil.
Sokakta geçerken gördüğünüz ve beğendiğiniz bir erkek veya kadın olursa durup düşünün: "Ben bu kişinin kendisini mi beğendim, yoksa üzerinde giydiği kıyafetleri mi?"
Bu da onun gibi bir şey. Takıntılı olunan insanın özelliğini söküp çıkarıp kendisine katmak ister insan. O kişinin kendisini değil. Çünkü orada sevgi olarak karıştırılan takıntı hissiyatı kişinin kendi içerisinde olan bir eksiklik hissini kapatma isteğinden ibarettir. Takıntı yaptığı kişiden de bir özelliği çıkarıp kendisine enjekte edemeyeceği için de o özelliğe yakın olmak ile yetinmek zorunda kalır.
Takıntı ilk başladığı zamanlarda bu özellik takıntı yapılan kişi ile bağdaştırılmaya başlar ve bir zaman sonra insan ve fikir ayrıştırılması imkansız bir hale gelir.
Bu yüzden de takıntılı insan takıntısını elde ederse genelde herkesin düşündüğünün aksine kurdukları ilişki bir zaman sonra diğer tüm ilişkiler gibi heyecanını yitirmeye başlar.
Hani onların hissettikleri diğerlerinden farklıydı?
Hele hele o bağdaştırdıkları özelliği o kişide bulamazlar veya kişi zamanla o özelliği kaybederse iş çok kötü boyutlara gidebilir. Ama ne bekliyorsunuz ki? Bu durum en baştan sıkıntılıydı zaten.
Çünkü istenilen asıl şey o özellikti kişinin kendisi değil. Ne kadar saçma değil mi?
Başkaları tarafından beğenilmek istenen bir insanın içinde bulunduğu ortamın en çekici olan kişisini elde etme isteğini o kişinin güzel veya yakışıklı olmasına vurması olasılığını düşünün. Belki fiziksel görünüm onun için hiç önemli değil ancak başkaları tarafından beğenilmek arzusunu yanında gezdireceği bir kişi ile gidermek istiyor fakat bunu aşk zannediyor.
Özellikle içindeyken nasıl farkına varacaksın ki böyle bir durumun?
Kendini tanıyarak tabii ki. Bir insan hayatındaki ilişkileri yaşarken rüzgar nereye götürürse oraya gitmek yerine yaşadığı şeyleri gözlemleyerek kim olduğunun farkına varsa aslında neye ihtiyacı olduğunu, istek duyduğunu anlayabilir.
Tabi kim bu kadar işle uğraşacak değil mi?
Sadece 70 yılcık yaşıyoruz şu hayatta.
Fakat bunu yapıp kim olduğunu bulan kişi kendi içinde olan eksiklikleri kapatmak için başka insanları birer ilaç olarak görmez. Tamamen kendi ayakları üzerinde durmaya hazırdır ve hiç bir ilişkisi olmadan da yaşayabilir.
Bu konuma gerçekten gelebilen kişi başka bir insan ile sağlıklı bir ilişki veya "aşk" yaşamaya hazırdır. Çünkü o kişiye karşı bir çıkar sahibi olunmadığı için iki insan arasında oluşan sevgi iç problem ve eksikliklerin etkisi altında kalmadan doğal bir hızla meydana gelebilir. Takıntılı olan insanlar ise genelde doğal ilişki sürecini hemen geçip tanışma aşaması bile olmadan hemen ciddi bir ilişkiye adım atmaya çalışırlar. Adı üzerinde takıntı sonuçta.
Ne kadar ironik. Eğer bu yazdığım doğru ise bir insan ile düzgün bir ilişkiye başlangıç yapmak istiyorsak o kişiyi kafaya aşırı takmamamız gerekiyor. Her şey gerçekten denge ile yürüyor bu hayatta.